Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
AN: En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
AN-I SEYYALE: Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
AN-I VÂHİD: Aniden, birdenbire, bir an.
ÂN: f. Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O.
Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik.
Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. Tersân: Korkak.Kelimeyi zarf yapar. Güyân: Söyliyerek.
AN: Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı "den, dan" diyebiliriz. Bedel için olur. Meselâ: $Ona bedel ben geldim, cümlesinde olduğu gibi. Tâlil için olur. Bu'd yerinde kullanılır. Zarfiyyet için, mücâveze için ve harf-i cerr olan "min" mânasına, "bâ" mânasına, istiâne için, zâid olur. (Te'kid için) Temim kabilesinin an'anesine göre, hemzeyi, ayn harfine benzeterek "En: "yerinde (An: ile telâffuz edilir. Cânib (taraf, cihet, yan) mânasına da gelebilir.
AN-İL İMAN: İmandan.
AN-KARİBİN: Yakın vakitlerde.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsusen.
AN-KÜMÂ: İkinizden.
AN-SAMİM-İL KALB: Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
ÂNÂ: (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
ÂNÂ-ÜL-LEYL: Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
ANÂ': Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
ANÂBİL: Kaba nesne.
ANÂDİL: (Andelib. C.) Bülbüller.
ÂNÂF: (Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET: Kabalık, sertlik.
ANAFOR: Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
ANÂK: (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu.
Zahmet, meşakkat.
Karakulak dedikleri hayvan.
ANAK: En zarif, en yakışıklı, en güzel.
Çok ferah, çok sürurlu.
ANAKAT: Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANÂKİB: (Ankebut. C.) Örümcekler.
ANALJEZİ: yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ: Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK: (Bak: Kapitalizm)
ÂNÂN: f. (An. C.) Onlar.
ANÂN: Bulutlar.
Gökyüzü, semâ.
AN'ANÂT: (An'ane. C.) Rivayetler.
Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
ANANE: Bir tek bulut.
AN'ANE: Âdet, örf.
Ağızdan nakledilen söz, haber.
Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil.
Silsile.
Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir. (Bak: şeâir)(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet - bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle - cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı mânevî ve ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidi olan itikadlarını himaye eden İslâmi perde-i ulviyeyi yırtıyor; ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
AN'ANELİ SENED: Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened. (Suâl : An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, malum bir vâkıada "an filân, an filân, an filân" derler? Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle bir fâidesi şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadisin, bir nevi icmâını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikın, bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dâir mührünü basıyor. M.)
AN'ANEVÎ: An'ane ile alâkalı.
AN'ANEVİYE: An'aneciler.
An'aneden gelen.
ANARŞİ: yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)
ANARŞİST: Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM: Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
AN-ASL: Aslında, hakikatında, aslından.
ANAT: (An. C.) Anlar, zamanlar.
ANATOMİ: Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANAZ: Bir büyük kuşun adı.
AN-BE-AN: Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.
ANBER: Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde.
Derisinden kalkan yapılan bir balık.
ANBERA: İğde yemişi.
ANBER-BAR: f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ANBERÎ(N): Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR: f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANBER-SİRİŞT: f. Anber gibi güzel kokulu.
ANBER-TER: f. Güzellerin zülüfleri ve benleri.
Mc: Geceleyin.
ANBES: (C: Anâbis) Arslan.
ANCA: f. Orası, ora, orada.
ANCEC: (C: Anâcic) Büyük nesne.
Fesliğen adı verilen çiçek.
ANCEHANİYE: Kibir, azamet.
ANCEHİYYE: Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
AN-CEHLİN: Bilmezlikle, bilmeyerek.
ANCERE: Dudak uzatmak.
ANDED: Ayrılık, firak.
ANDEL(E): Yaşı büyük deve.
Uzun, tavil.
Avazla çağırmak.
ANDELİB: Bülbül. Seher kuşu.
Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
ANDELİBÂN: f. Andelibler, bülbüller.
ANDEM: Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
ANDEZİT: Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
ÂNE: f. Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi.
ÂNE: Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
Dişi ve yabani eşek.
Yabani eşek sürüsü.
Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
Kasık kılı.
Apış arası, kasık.
ANEBAN: Erkek geyik.
ANED: Cânib ve nâhiyeler.
ANEDE: Çok inatçılar. Muannidler.
ANEF: Kabalık (inceliğin zıddıdır).
ANEM: Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
ANEN: Arız olmak.
ANEN FE ANEN: Zamanla, gittikçe, devamlı.
ANESE: Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
ANESTEZİ: yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANET: Cimâdan âciz olmak.
Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık.
Diz kılı.
Yaban eşeği sürüsü.
Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.
ANET: Günah. Zinâ .
Helâk.
Fesâd.
Meşakkat.
Kalb darlığı.
Hata. Galat.
Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.
ANEZE: Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
ANFE: Dudak altında biten kıllar.
ANGÂH: (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
ANGARYA: yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
ANGLİKAN: İngiliz kilisesine bağlı kimse.(Anglikan Kilisesine Cevap:Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyâsi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde pek şematetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desisesine karşı; küsmekle sükut etmek, inkârına karşı da; tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var:O dedi birincide: "Muhammed (A.S.M.) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i İman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'ân.Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dâir şâhidim: $Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedavi eder?" Derim: Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: $ da. $Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, aslı esasdır. Servet-i insaniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: $
ANGLOSAKSON: Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı.
Ana dili İngilizce olan şahıs.
ANHA MİNHA: Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
ANHÜ (ANHÂ): Ondan. (İşaret zamiri).
ANHÜM: Onlardan (mânasına işaret zamiri).
ANHÜMÂ: Her ikisinden.
ANİ: Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen.
Son derece kızgın.
Olgunlaşmış, kemale erişmiş.
ANİ: (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü.
Köle
Meşgul.
Iztırab çeken. Muztarib.
İşçi.
Müfettiş.
Tahsildar. (Müennesi: Aniye)
ANÎD: (İnad. dan) Çok inadçı.
Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
ANÎDE: Kabile, ehl-i beyt.
ANİF: Sert, kaba.
ÂNİF: Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
ÂNİF-ÜL BEYÂN: Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ÂNİF-ÜZ ZİKR: Az önce bildirilen, biraz evvel tebliğ edilen.
ÂNİFE: Gençlik çağının başlangıcı.
ÂNİFEN: Yukarıda.
Az önce, biraz evvel.
ANİK: İnce, zarif, güzel. Acaib.
ANİK: Ense, boynun arkası.
ANİK: Çok nesne.
Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.
AN-İL-GIYAB: Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.
ANİMİZM: Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
ANİN: f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
ANİS: Şişman ve iri deve.
İhtiyar bekâr.
İhtiyar kız.
ANİSE: Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE: f. Sıkı bağlanmış.
Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
ANİYE: Son derece kızgın su.
ANİYE: (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar.
ANİZ: Iztırablı, muztarib.
ANK: Kapı, bâb.
Güzel, hoş, gökçek olmak.
ANKA: İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır.
Uzun boyunlu kadın.
Arabdan bir kimsenin lakabı.
Zahmet, meşakkat.
ANKA-YI MAĞRİB: Zümrüd-ü Anka kuşu.
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
AN-KARİB: Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN: Yakın vakitten.
ANKAS: Erkek tilki yavrusu.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsûsen.
ANKE: Sağlam olan nesne.
Ahmak.
ANKEB: Erkek örümcek.
ANKEBET: (C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
ANKEBUT: Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi harika bir tarzda kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir ki: Örümcek zayıf ağı ile rüesa-yı Kureyş'e galebe etmiştir. Ayet diyor ki: En zaif bir hayvana mağlup olacaklarını o müşrikler faraza bilseler, bu cinayete ve bu suikaste teşebbüs etmiyeceklerdi... R.N.) (Bak: Beyt-i Ankebut)
ANKEBUT SURESİ: Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)
ANKEBUTİYE: Örümcekler.
ANKUR: Her nesnenin aslı.
ANKÛT: Örümcek. Evcil, al kumru.
AN-KÜM: Sizden.
AN-KÜMA: İkinizden.
AN-LA ŞEY'İN: Bilâ mucib, sebebsiz.
AN MİM AMED: f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret.
ANNAB: Üzümcü.
AN-NAKDİN: Nakit para olarak.
ANOFEL: yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
ANONİM: yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser.
Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
ANORMAL: Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
ANOT: yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
ANS: Sağlam, kuvvetli deve.
Yemen tâifesinden bir kabile.
Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
AN-SAMİM-İL KALB: Can ve yürekten, kalbden.
AN-SAMİMİN: Kalbden. Riyasızlıkla. Samimiyetle. İçten.
ANSAR: (Bak: Ensar)
ANŞET: (C: Anâşit) Yaramaz.
Uzun.
ANSİKLOPEDİ: yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
ANTER: (C: Anâtir) Gök sinek.
ANTİKA: yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
ANTİKOR: Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
ANTROPOLOJİ: yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, dünyadaki yeri açısından incelendiğinde felsefi antropoloji adlarını alır. Allah insanın önce bedenini yaratmış, sonra ona ruh vermiştir. Hiçbir varlığa vermediği kabiliyetler vermiştir. Allahı tanıdığı ve ona bağlandığı zaman Allahın muhatabı, yeryüzünün halifesi ve efendisi olur. Allahı tanımadığı ve kendi keyfine tâbi olduğu zaman hayvanlardan aşağı bir mahluk olur. Dünya hayatı, iyi ile kötülerin denendiği bir imtihan yeridir. İnsan ebed için yaratılmıştır. Ölüm ebedi hayata bir yolculuk, bir terhistir. Mezar, ya Cennete giden yolun kapısı veya Cehenneme giden yolun giriş yeridir.
ANTROPOMORFİZM: Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestliğe bir geri dönüştür. İslâm dini Allah'ın varlığı, sıfatları ve fiilleriyle eşsiz ve benzersiz olduğunu bildirmekle, en üstün ve mükemmel din olmak şerefine hak kazanmıştır. İslâmın "Görmek, işitmek, konuşmak" gibi insani vasıfları Allaha atfettiğini, ve bu sebeple antropomorfik dinler arasında yer aldığını iddia edenler ya bilgisiz ya da kasıtlı kimselerdir. Çünkü İslâm, Allahın "Görmek, işitmek, konuşmak" fiilinde insanın muhtaç olduğu organ ve şartlara muhtaç olmadığını bilhassa belirtir ve insan fiili ile hiçbir surette benzerliği bulunmadığını açıklar. İslâm en cahil insandan en âlim insana kadar herkese hitap eden bir din olduğu için, basit ve kaba düşünenlere, hareketlerinin Allah'dan gizli kalmayacağını anlatmak için Allah'ın, putperestlerin ilahları gibi konuşmaz, görmez, işitmez diye düşünmemelerini, Allah'ın her hal ve hareketlerinden haberdar olduğunu anlatmaktadır.
ANTÛT: Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
ANÛD: Muannid. Çok inatçı.
ANÛN: İsyankâr, kavgacı.
Davarların önünde yürüyen davar.
ANVE: Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
ANVET: Kahretmek.
Galip olmak.
ANYE: Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
ANZAR: (Bak: Enzar)
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
ANŞET: (C: Anâşit) Yaramaz.
Uzun.
İçerisinde 'AN' geçenler
AB-I DEHÂN: Ağız suyu, salya.
AB-I REVAN: Akar su. * Kalpteki ferahlık.
ABADAN: f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
ABDAN: (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.
ABDESTAN: f. Su ibriği, abdest ibriği.
ABDEST-HANE: f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ABDURRAHMAN BİN AVF: Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.
ABEY-SERAN: Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç.
AB-HANE: f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
ABİDANE: f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
ABONMAN: Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
ABRAN: Ağlayan, ağlayıcı.
AB-RANE: f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
ACAN: f. Polis: Emniyet mensubu
ACEMÂNE: f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
ACEMİSTAN: f. İran ülkesi.
ACEMİYAN: f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.
ÂCİLANE: f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ÂCİZÂN: (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
ÂCİZÂNE: f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) "Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."
ACULÂNE: Acele edene yakışır suretde.
ÂDÂB U ERKÂN: Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
ADAN: Deniz kenarı.
ADEM-İ İMKÂN: İmkânsızlık. Mümkün olmayış.
ÂDEMİYÂN: (Âdem. C.) İnsanlar.
ADEVÂN (ADV): Sür'atle koşmak.
ÂDİLÂNE: Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
ADÎM-ÜL İMKÂN: İmkânsız. Olamaz.
ADÜVV-İ CÂN: Can düşmanı.
ADVAN: Çok koşan kimse.
AFERİN-HÂN: f. "Aferin" diyen.
AFETZEDEGÂN: (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
AFGAN: Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
AFİFÂNE: f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
AFTÂB-GERDAN: f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
AFV-İ ANİL CERAHA: Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.
AFV-İ ANİLKAT': Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.
AGÂHÂN: (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
AGANDE: f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
AGAYAN: Ağalar.
AGRANDİSMAN: Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.)
AGSAN: (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
AHANN: Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
AHD Ü PEYMAN: f. Yemin etme, söz verme.
AHDAN: (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
AHEN-ÂŞİYÂN: f. Dikiş yüksüğü.
AHEN-CÂN: f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
AHGER-İ SUZAN: Yakıcı kor.
ÂHİRZAMAN: Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi. (Rivayette var ki : "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz." Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberiyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra ( $ ) vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusyada hamamlarda, kadın- erkek beraber çıplak girerler ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâlperest erkekler dahi nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. Ş.)
AHİYANE: f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
AHKÂM-I KUR'ÂNİYE: f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
AHMAKANE: f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
AHMED İBN-İ HANBEL: (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AHŞİCAN: (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
AHŞİGÂN: (Ahşig. C.) Zıtlar.
AHŞİŞAN: Çok katı, pek huşunetli.
AHTERÂN: f. Yıldızlar. Necimler.
AHUVAN: (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
AHYAN: (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
AHYANEN: (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
AHZAN: (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
AJAN: Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
AJANDA: Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.
AJANS: Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
AKAN: Deve ayağını bağladıkları ip.
AK ANBER: Beyaz cins anber.
AKANYILDIZ: Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
AKHEBAN: Fil, câmus.
ÂKILÂNE: f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
AKİFAN: Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
AKLAN: (Bak: Mâile)
AKNAN: (Kınn. C.) Kullar, köleler.
AKRAN: (Karin. C.) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.
AKRUBAN: Erkek akrep.
AKTAAN: Kalem, seyf.
AKTAN: (Kutn. C.) Pamuklar.
AKURÂNE: f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
AKVAL-İ HAKÎMÂNE: f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
ÂL-İ İMRÂN: İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yakub neslindendirler. İki İmran arasında 1800 sene geçtiği söylenir.)
ÂL-İ İMRAN SURESİ: Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.
ALABANDA: İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
ALAFRANGA: İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
ALÂ-KADR-İL-İMKAN: Olabildiği kadar. İmkânı nisbetinde.
ALAMANA: İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
ALAN: Orman içinde açıklık, meydan.
ALÂNÎ: Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN: Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ALAYBOZAN: Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
ALE-L-İNSAN: İnsan hakkında. İnsana dâir. İnsan üzerine.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ÂLEMANE: f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
ÂLEMİYAN: (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
ALHAN: Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
ÂLİMAN: f. (Alim. C.) Alimler.
ÂLİMÂNE: f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
ÂLÎ-MEKAN: Makamı, yeri, derecesi yüksek olan.
ÂLÎ-ŞAN: şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ALMAN: Almanyalı, Cermen.
ALMANAK: Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.
ALUDE-DÂMÂN: f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
ALUDE-GÂN: f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
ALÜFTE-GÂN: f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
ALYAN: Uzun, iri yarı kimse.
A'MÂ-İ ELVAN: Tıb: Renk körlüğü, renkleri ayırt edememe hastalığı. Akromatopsi.
ÂMÂL-İ MA'SUMÂNE: Masumcasına emeller, arzular.
AMAN: (Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz. * Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi. * Tenbih, sakındırma.
AMAN-NAME: f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
AMELMANDE: f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
ÂMİLETÂN: İki ayak, çift bacak.
AMÎM-ÜL İHSAN: Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.
AMİN-HAN: (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
ÂMİR-İ VİCDANÎ: Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.
ÂMİRANE: f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
ÂMİYANE: f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
AMMAN: Şam diyârında Belka şehrinin adı.
AMUD-U NURANÎ: Nurdan sütun, nurlu sütun.
AMYANT: Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.
AN-I SEYYALE: Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
AN-I VÂHİD: Aniden, birdenbire, bir an.
AN-İL İMAN: İmandan.
AN-KARİBİN: Yakın vakitlerde.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsusen.
AN-KÜMÂ: İkinizden.
AN-SAMİM-İL KALB: Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.
ÂNÂ: (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
ÂNÂ-ÜL-LEYL: Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.
ANÂ': Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
ANÂBİL: Kaba nesne.
ANÂDİL: (Andelib. C.) Bülbüller.
ÂNÂF: (Enf. C.) Burunlar.
ANÂFET: Kabalık, sertlik.
ANAFOR: Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
ANÂK: (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
ANAK: En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
ANAKAT: Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
ANÂKİB: (Ankebut. C.) Örümcekler.
ANALJEZİ: yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
ANALOJİ: Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedilmesine sebep olur. Hataya düşmemek için dikkatli olmak gerekir.
ANAMALCILIK: (Bak: Kapitalizm)
A'NAN: Ufuklar. * Ağacın ucu.
ÂNÂN: f. (An. C.) Onlar.
ANÂN: Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
AN'ANÂT: (An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
ANANE: Bir tek bulut.
AN'ANE: Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin "an filân, an filan" diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile. * Müezzin ezân okurken "teganni" ederse; ona da "An'ane" denir. (Bak: şeâir)(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet - bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle - cemiyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı mânevî ve ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidi olan itikadlarını himaye eden İslâmi perde-i ulviyeyi yırtıyor; ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.)
AN'ANELİ SENED: Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened. (Suâl : An'aneli senedin fâidesi nedir ki; lüzumsuz yerde, malum bir vâkıada "an filân, an filân, an filân" derler? Elcevab: Fâideleri çoktur. Ezcümle bir fâidesi şudur ki: An'ane ile gösteriliyor ki, an'anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadisin, bir nevi icmâını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikın, bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an'anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; o hadisin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dâir mührünü basıyor. M.)
AN'ANEVÎ: An'ane ile alâkalı.
AN'ANEVİYE: An'aneciler. * An'aneden gelen.
ANARŞİ: yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu. (Bak: Ye'cüc ve me'cüc)(Bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hiristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak... Çünkü; bir İsevi Müslüman olsa, İsâ aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevi Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam'ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine giremez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyyeye bir zehir olur. R.N.)(..Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa tarafdar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki, anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhir zamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakim işaret buyurmaktadır. Tr.)(Hem her bir şehir kendi ahalisine geniş bir hânedir. Eğer iman-ı ahiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlakın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, Rıza-yı İlâhi, sevab-ı uhrevi yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri asayiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet manaları hükmeder; o hayat-ı şehriyye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar. Ş.)
ANARŞİST: Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
ANARŞİZM: Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.
ANÂSIR: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
ANÂSIR-I ERBAA: Dört unsur: Toprak, hava, su, nur (veya ateş).
ANÂSIR-I HİSABİYYE: Mat : Bir hesabı yapmak için gerekli olan mâlûmatlar.
ANÂSIR-I KÜLLİYE: Külli ve dünyanın her tarafından yayılmış bulunan unsurlar.
AN-ASL: Aslında, hakikatında, aslından.
ANAT: (An. C.) Anlar, zamanlar.
ANATOMİ: Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ANAZ: Bir büyük kuşun adı.
AN-BE-AN: Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.
ANBER: Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
ANBERA: İğde yemişi.
ANBER-BAR: f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ANBERÎ(N): Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR: f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANBER-SİRİŞT: f. Anber gibi güzel kokulu.
ANBER-TER: f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
ANBES: (C: Anâbis) Arslan.
ANCA: f. Orası, ora, orada.
ANCEC: (C: Anâcic) Büyük nesne. * Fesliğen adı verilen çiçek.
ANCEHANİYE: Kibir, azamet.
ANCEHİYYE: Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
AN-CEHLİN: Bilmezlikle, bilmeyerek.
ANCERE: Dudak uzatmak.
ANDED: Ayrılık, firak.
ANDEL(E): Yaşı büyük deve. * Uzun, tavil. * Avazla çağırmak.
ANDELİB: Bülbül. Seher kuşu. * Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
ANDELİBÂN: f. Andelibler, bülbüller.
ANDEM: Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
ANDEZİT: Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
ÂNE: f. Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi.
ÂNE: Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. * Dişi ve yabani eşek. * Yabani eşek sürüsü. * Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. * Kasık kılı. * Apış arası, kasık.
ANEBAN: Erkek geyik.
ANED: Cânib ve nâhiyeler.
ANEDE: Çok inatçılar. Muannidler.
ANEF: Kabalık (inceliğin zıddıdır).
ANEM: Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
ANEN: Arız olmak.
ANEN FE ANEN: Zamanla, gittikçe, devamlı.
ANESE: Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
ANESTEZİ: yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANET: Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.
ANET: Günah. Zinâ . * Helâk. * Fesâd. * Meşakkat. * Kalb darlığı. * Hata. Galat. * Tıb: Kırılan bir kemiğin sarıldıktan sonra tekrar kırılması.
ANEZE: Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
ANFE: Dudak altında biten kıllar.
ANGÂH: (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
ANGARYA: yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
ANGLİKAN: İngiliz kilisesine bağlı kimse.(Anglikan Kilisesine Cevap:Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyâsi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde pek şematetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desisesine karşı; küsmekle sükut etmek, inkârına karşı da; tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var:O dedi birincide: "Muhammed (A.S.M.) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i İman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'ân.Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dâir şâhidim: $Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedavi eder?" Derim: Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: $ da. $Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, aslı esasdır. Servet-i insaniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: $
ANGLOSAKSON: Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı. * Ana dili İngilizce olan şahıs.
ANHA MİNHA: Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
ANHÜ (ANHÂ): Ondan. (İşaret zamiri).
ANHÜM: Onlardan (mânasına işaret zamiri).
ANHÜMÂ: Her ikisinden.
ANİ: Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen. * Son derece kızgın. * Olgunlaşmış, kemale erişmiş.
ANİ: (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü. * Köle * Meşgul. * Iztırab çeken. Muztarib. * İşçi. * Müfettiş. * Tahsildar. (Müennesi: Aniye)
ANÎD: (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
ANÎDE: Kabile, ehl-i beyt.
ANİF: Sert, kaba.
ÂNİF: Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
ÂNİF-ÜL BEYÂN: Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ÂNİF-ÜZ ZİKR: Az önce bildirilen, biraz evvel tebliğ edilen.
ÂNİFE: Gençlik çağının başlangıcı.
ÂNİFEN: Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
ANİK: İnce, zarif, güzel. Acaib.
ANİK: Ense, boynun arkası.
ANİK: Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.
AN-İL-GIYAB: Kendisi yokken, gıyabında, arkadan.
ANİMİZM: Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
ANİN: f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
ANİS: Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
ANİSE: Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE: f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
ANİYE: Son derece kızgın su.
ANİYE: (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar.
ANİZ: Iztırablı, muztarib.
ANK: Kapı, bâb. * Güzel, hoş, gökçek olmak.
ANKA: İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat.
ANKA-YI MAĞRİB: Zümrüd-ü Anka kuşu.
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
AN-KARİB: Yakından, çok zaman geçmeden.
AN-KARİB-İZ-ZAMAN: Yakın vakitten.
ANKAS: Erkek tilki yavrusu.
AN-KASDİN: Kasd ve niyet üzere, mahsûsen.
ANKE: Sağlam olan nesne. * Ahmak.
ANKEB: Erkek örümcek.
ANKEBET: (C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
ANKEBUT: Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki güvercinin gelip beklemeleri ve örümcek dahi perdedar gibi harika bir tarzda kalın bir ağla mağara kapısını örtmesidir ki: Örümcek zayıf ağı ile rüesa-yı Kureyş'e galebe etmiştir. Ayet diyor ki: En zaif bir hayvana mağlup olacaklarını o müşrikler faraza bilseler, bu cinayete ve bu suikaste teşebbüs etmiyeceklerdi... R.N.) (Bak: Beyt-i Ankebut)
ANKEBUT SURESİ: Kur'an-ı Kerimin yirmidokuzuncu suresidir. Mekkidir. (Allahtan başkasına güvenenlerin, dünyayı avlamak için kurdukları teşkilâtını bir örümcek ağına benzeten, örümcek meseli zikrolunan bir suredir.)
ANKEBUTİYE: Örümcekler.
ANKUR: Her nesnenin aslı.
ANKÛT: Örümcek. Evcil, al kumru.
AN-KÜM: Sizden.
AN-KÜMA: İkinizden.
AN-LA ŞEY'İN: Bilâ mucib, sebebsiz.
AN MİM AMED: f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret.
ANNAB: Üzümcü.
AN-NAKDİN: Nakit para olarak.
ANOFEL: yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
ANONİM: yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser. * Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
ANORMAL: Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
ANOT: yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
ANS: Sağlam, kuvvetli deve. * Yemen tâifesinden bir kabile. * Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
AN-SAMİM-İL KALB: Can ve yürekten, kalbden.
AN-SAMİMİN: Kalbden. Riyasızlıkla. Samimiyetle. İçten.
ANSAR: (Bak: Ensar)
ANŞET: (C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
ANSİKLOPEDİ: yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
ANTER: (C: Anâtir) Gök sinek.
ANTİKA: yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
ANTİKOR: Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
ANTROPOLOJİ: yun. İnsan dediğimiz varlığı inceleyen ilim. İnsan biyolojik özellikleri açısından incelendiğinde biyolojik antropoloji, cemiyet halinde yaşıyan bir varlık olması açısından incelendiğinde sosyal antropoloji veya kültür antropolojisi, insanın mahiyeti, diğer varlıklardan farkı, hayatının mânası, dünyadaki yeri açısından incelendiğinde felsefi antropoloji adlarını alır. Allah insanın önce bedenini yaratmış, sonra ona ruh vermiştir. Hiçbir varlığa vermediği kabiliyetler vermiştir. Allahı tanıdığı ve ona bağlandığı zaman Allahın muhatabı, yeryüzünün halifesi ve efendisi olur. Allahı tanımadığı ve kendi keyfine tâbi olduğu zaman hayvanlardan aşağı bir mahluk olur. Dünya hayatı, iyi ile kötülerin denendiği bir imtihan yeridir. İnsan ebed için yaratılmıştır. Ölüm ebedi hayata bir yolculuk, bir terhistir. Mezar, ya Cennete giden yolun kapısı veya Cehenneme giden yolun giriş yeridir.
ANTROPOMORFİZM: Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestliğe bir geri dönüştür. İslâm dini Allah'ın varlığı, sıfatları ve fiilleriyle eşsiz ve benzersiz olduğunu bildirmekle, en üstün ve mükemmel din olmak şerefine hak kazanmıştır. İslâmın "Görmek, işitmek, konuşmak" gibi insani vasıfları Allaha atfettiğini, ve bu sebeple antropomorfik dinler arasında yer aldığını iddia edenler ya bilgisiz ya da kasıtlı kimselerdir. Çünkü İslâm, Allahın "Görmek, işitmek, konuşmak" fiilinde insanın muhtaç olduğu organ ve şartlara muhtaç olmadığını bilhassa belirtir ve insan fiili ile hiçbir surette benzerliği bulunmadığını açıklar. İslâm en cahil insandan en âlim insana kadar herkese hitap eden bir din olduğu için, basit ve kaba düşünenlere, hareketlerinin Allah'dan gizli kalmayacağını anlatmak için Allah'ın, putperestlerin ilahları gibi konuşmaz, görmez, işitmez diye düşünmemelerini, Allah'ın her hal ve hareketlerinden haberdar olduğunu anlatmaktadır.
ANTÛT: Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
ANÛD: Muannid. Çok inatçı.
ANÛN: İsyankâr, kavgacı. * Davarların önünde yürüyen davar.
ANVE: Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
ANVET: Kahretmek. * Galip olmak.
ANYE: Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
ANZAR: (Bak: Enzar)
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı. * Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ARAN: f. Dirsek.
ARANİK: Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
ARAZAN: Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARBEDE-CÛYÂNE: f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
ARECAN: Aksak ve topal kişinin yürümesi.
ÂRIZAN: (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele.
ÂRIZAN: İki yanak.
ÂRİFAN: f. Ermişler. Arifler.
ÂRİFANE: t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
ARKAN: Terleme.
ARMAN: f. Hasret, özleyiş, özleme. * Nedâmet, pişman olma. * Eseflenme, teessüf. * Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
ARMANÎ: f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
ARŞİYÂN: f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
ARUS-İ CİHÂN: Dünya.
ARUSÂN-I BÂĞ: Tarla çiçekleri.
ARUS-ÜL KUR'ÂN: (Bak: Rahmân)
ARUSAN: (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
ARUSAN-I HULD: Cennet hurileri.
ARUSANE: f. Geline yakışır şekilde.
ARVANA: Boz dişi deve.
ARZAN: Enine, genişliğine.
ARZANÎ: Enine, genişliğine olarak.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ÂSÂN: f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
ÂSÂNÎ: Suhulet, kolaylık.
ÂSÂR-I SAN'AT: Sanat eserleri.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
ASBAN: f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
ASBANÎ: f. Değirmencilik.
ASDAGAN: Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
ASELAN: Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
ASGARAN: Kalb ile dil
ASHÂB-I RIDVÂN: Cenab-ı Hakkın rızâsıyla müjdelenen sahâbeler. (R.A.) (Bak: Bi'at-ı Rıdvan)
ASİB-RESAN: f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
ASİLÂNE: f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
ASİL-ZÂDEGÂN: (Asil-zâde. C.) Asilzâdeler, soylu kişiler.
ASİSTAN: Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
ÂSİTAN: f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
ASİYÂ-BÂN: f. Değirmenci, değirmen sahibi.
ASKALÂN: Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)
ASMAN: f. Gökyüzü, sema.
ASMANE: f. Dam, tavan, kubbe.
ASMAN-GÛN: f. Gök mavisi.
ASMANÎ: (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
ASMANÎ ÂHEN: f. Yıldırım.
ASR-I SÂNİ: İkinci asır. * Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASRAN: (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz. * İki asır. * Gündüzün zamanı.
ASREMAN: Gece, gündüz.
ASTAN: f. Eşik, atebe. * Dergâh, tekye.
ASTANE: f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
ASTÂNE-İ SAÂDET: Saadet eşiği. Sultan sarayı, İstanbul.
ASTİN-EFŞAN: f. Yen silken. * Mc: Vazgeçen.
ASUMAN: f. Gökyüzü. Semâ. * Felek.
ASUMANÎ: Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
ÂŞIKAN: (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
AŞİYAN (E): f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞNA-YAN: (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
AŞTÎ-PERVERANE: f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
AŞYAN: Akşam yemeği yiyen kişi.
AŞZAN: Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
ATALET KANUNU: Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.
ATAN: (C.: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu. * Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer. * Su kenarı. * Kokmak. * Dibâgat etmek.
ATANİB: (İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
ATBAN: Tek ayak üstüne sıçramak. * Davarın üç ayak üstüne yürümesi.
ATEŞ-DÂN: f. Mangal, ocak.
ATEŞ-EFŞÂN: f. Ateş saçan.
ATEŞ-SUHAN: f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
ATEŞ-ZEBÂN: f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
ATF-I BEYAN: Mâkablini yâni mâtufun aleyhin mefhumunu izah ve te'kid için atfolunan tâbir. Meselâ: "Meseleyi izâh ve teşrih eyledi" cümlesindeki "ve" gibi.
ATİ-L-BEYAN: Aşağıda sözü geçen, aşağıda zikredilen.
ATŞÂN: Susamış, teşne. Susuz.
ATYAN: (Tîn. C.) Çamurlar, balçıklar.
AVADANCI: Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
AVAM-PERESTANE: f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
AVAN: (C.: Uven) Her şeyin orta yaşlısı. * (C.: Avine-Avân) Esir. * Yardımcı, nâsır.
AVAN: Anlar. Zamanlar. Vakitler.
AVAN-I TEKÂMÜL: Tekâmül, olgunlaşma ve terakki zamanları.
A'VAN: Yardımcılar. Etbâlar.
AVANE: Uzun hurma ağacı.
AVANİ: Kapkacak, yemek takımları. * "Beni koru, hıfzeyle" meâlinde dua.
AVANS: Fr. İlerideki bir alacağa mahsuben önceden verilen para.
AVARIZ-I DİVANİYE: Tanzimat-ı Hayriye'den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler.
AVENGÂN: f. Asılı, sarkık. * Çengel. * Çivi.
AVİJGAN: f. Mahremler, yakınlar. * Güzeller, gençler.
A'YAN: (Ayn. C.) Gözler. * Bir yerin ileri gelenleri. * Meclis âzaları. Senato âzaları. * Muayyen ve müşahhas olan şeyler. * Altınlar. * Kaymakam.
A'YAN-I SÂBİTE: Tas: İlm-i İlâhide eşyanın ezelden beri sâbit olan sûret ve hakikatları. Mevcudat-ı ilmiye. (Bak: Adem-i hâricî)
AYAN: (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
AYAR-DAN: f. Ölçüden anlar, değerbilir.
AYASTAFANOS: İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
AYASTAFANOS MUAHEDESİ: 3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.
ÂYÂT-I KUR'ÂNİYE: Kur'ânın âyetleri.
AYDAN: (Uvd. C.) Uzun hurma ağaçları.
AYDANE: Uzun hurma ağacı.
AYIKLANMA: t. (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. Ayıklanma ile tekâmül görüşü tabiatta herşeyin tesadüfle meydana geldiği peşin hükmüne dayanır. Hayatı ve kâinatı tesadüfle açıklamak hem ilmi, hem aklı inkârdan başka birşey değildir. Canlıların bulunduğu çevre şartlarına göre cihazlarla donatılması; onların Hâlık'larının, Rab'lerinin sonsuz merhametini, ilmini ve iradesini gösteren inkâr edilemez delilleridir. Bunlar kör tesadüfün, şuursuz maddenin işleri değildir ve olamaz. Dünyaya bir yavru getiren annenin memelerinden süt gelmesi ve yavrunun kimseden öğrenmeden memeyi arayıp süt emmesini başarması tesadüf mü, yoksa Allah'ın sonsuz merhameti, ilmi ve iradesini göstermez mi? Bunu zerre kadar aklı olan anlamaz mı?
AYİNE-İ ÂSMÂN: Güneş.
ÂYİN-HAN: f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
AYMAN: Süt içmeğe iştihası olan erkek. * Malı gitmiş kişi.
AYNAN: Akmak, seyelan.
AYYAN: Yorgun. Bitkin. * Ne yapacağını bilmeyen.
AYZAN: Yaban eşeğinin erkeği.
AZADE-GÂN: f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
AZAN: (Üzn. C.) Kulaklar.
AZERBAYİGAN: f. Azerbeycan.
AZGAN: (Zıgn. C.) Kinler, garazlar.
AZÎM-ÜŞ ŞÂN: Şânı büyük. Namı çok yüce.
AZİZÂN: f. Azizler.
AZMAN: Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri. * Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.
ÂLÎ-ŞAN: Şan ve şerefi yüksek olan. * Meşhur bir cins lâle.
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ANEŞNEŞ: Uzun boylu.
ANKA-MEŞREBANE: Anka meşrebi halinde, kanaat sahibi. Eski edebiyatta kanaat sahiplerine kinaye olarak söylenir.
ANŞET: (C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
AŞİYAN-SÂZ: f. Yuva kuran, mesken yapan.
AŞYAN: Akşam yemeği yiyen kişi.
ATEŞ-DÂN: f. Mangal, ocak.
ATEŞ-EFŞÂN: f. Ateş saçan.
ATEŞ-ZEBÂN: f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
BA-ANKİ: Şu sûretle ki, o şartla ki.
BÂB-I HÂNE: f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
BABACAN: Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BABAYAN: (Baba. C.) f. Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri.
BÂC-BÂN: f. Geçiş vergisi tahsildarı. Bac toplayan memur.
BÂD-I HAZÂN: Sonbahar rüzgârı.
BAD-BAN: f. Yelken. * Gemi sereni.
BAD-GÂN: f. Bekçi, gözetici, gözeten. * Hazinedar.
BAD-GÂNE: f. Kafesli pencere.
BADİNCAN: f. Patlıcan.
BAGAN: f. Bahçeler. Bostanlar.
BAG-BAN: f. Bahçıvan, bağcı. Bahçe bekçisi.
BAG-BANÎ: f. Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği.
BAĞİSTAN: f. Bağlık ve bahçelik yer.
BAGİYANE: f. Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. * Zâlimlere yakışır şekilde.
BAG-VAN: f. Bahçıvan, bağcı.
BÂ-HABERAN: (Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BAHADIRANE: f. Yiğitçesine, kahramana yakışır surette.
BAHANDAT: Gövdeli, besili kadın.
BAHANE: f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
BAHANE-CÛ: f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
BAHARİSTAN: f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BAHÎLÂN: f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar.
BAHR-İ BÎKERÂN: Hudutsuz, sınırsız deniz.
BAHR-İ BÎPAYAN: Çok büyük sonsuz deniz.
BAHR-İ UMMAN: Arabistan ve İran'ın güneyinde kalan deniz.
BAHSAN: f. Bozuk, soluk. * Salına salına yürüyen. * Kıyafeti bozuk, pejmürde.
BAHTİYARANE: f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BAHÛRDÂN: f. İçinde tütsü yakılan kap.
BAJ-BÂN: f. Haraççı, gümrükçü.
BAKAN: (Bak: Nâzır)
BÂKİYÂNE: f. Ağlayarak.
BÂKİYÂNE: f. Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca.
BÂLÂHÂN: f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE: f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ: f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BALANİŞİN: f. Üstte, yukarıda oturan.
BALAPERVAZANE: Yüksekten uçar gibi. * Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.
BALIKHANE KAPISI: Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BALKAN: Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.
BALKANLAR: (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.
BALVANE: f. Dağ kırlangıcı. * Darı kuşu.
BAMDAD(AN): f. Sabah, sabahleyin, seher vakti. Tan yeri.
BAN: Dam, çatı. * Sorgun ağacı. Bey söğüdü. * yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.
BANBU: (Malezya dilinden) Sıcak ve yağışlı bölgelerde yaşıyan bir bitki cinsi. Buğday ailesinden olup ikiyüzden fazla çeşiti vardır.
BANDIRA: İtl. Geminin hangi devlete ait olduğnu gösteren bayrak.
BANDO: Askeri mızıka takımı.
BANEVA: f. Zengin, mal, mülk sahibi. * Meşhur, şöhret bulmuş, ünlü, namdar.
BANG: f. Ses, sadâ, haykırma, bir ağızdan alkış.
BANG-İ NEMAZ: f. Ezan.
BANİ: Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
BANKA: İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu malın fiatına, ödedikleri faizi de ekliyerek paranın asıl sahibine satarlar. Böylece bankada faiz karşılığı para yatıran dar gelirliler, kendi paralarıyla üretilen bu malları satın almakla kendi aldıkları faizden daha fazlasını yani zenginin bankaya ödediği faizi ödemiş olurlar. Hem bankacıyı, hem banka ile iş yapan ticaret erbabını kendi paralarıyla çalışmadan zengin etmiş, fiatlarını yükseltmesine ve dar gelirlilerin zulme uğramasına âlet olmuş olurlar.İslâma uygun olan; iş ortaklığıdır. İş adamı paralarını kullandığı insanları, paraları ölçüsünde işine ortak yapmalı, kârını da zararını da buna göre bölüşmelidir. Böyle olursa hem fiatlar yükselmez, hem de bir kısım insanlar zenginleşirken, diğerleri fakirleşmez.
BANKER: Fr. Çok zengin kimse. Büyük sarraf.
BANKET: Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer. * Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.
BANKINOT: (Banknot) ing. Kâğıt para.
BANKİZ: Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.
BANLİYÖ: Fr. Bir şehrin yakın çevresinde bulunan mahalle ve yerleşme yerleri.
BANT: (Band) Fr. Ensiz, uzun zarf.
BÂNÛ: f. Kadın, hatun, hanım. * Gelin. * Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri.
BÂNÛ-Yİ MISIR: Zeliha.
BANÛC: f. Salıncak.
BANYOL: Bu kelime; zindan, hapishâne mânâlarında kullanılırdı. Buraya katiller, hırsızlar ve beylik esirlerin satışa yaramıyanları konurdu.
BÂR-I GİRÂN: Ağır yük.
BÂRÂN: f. Yağmur. Rahmet.
BÂRÂNÎ: f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. * Yağmurla ilgili.
BÂRÂN-RİZ: f. Yağmur saçan, yağmur döken.
BARBAKAN: Fr. Emniyetle ateş etmek için sur duvarlarında açılan dar mazgal deliği. Kale kapılarının savunması için yapılan tahkimat.
BAR-HANE: f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
BARİDANE: f. Soğukça.
BA-SAMAN: f. Varlıklı, zengin. * Düzenli, tertipli, düzgün.
BASİRANE: f. Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde.
BAST-I ZAMAN: Az zamanda çok uzun bir zaman yaşamış olmak.(Bu hakikata işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu nass-ı Kur'ân gösteriyor. Hem bu hakikata işaret eden ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan "bast-ı zaman" sırrı ile çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı mirac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mirâcın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'atı ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü o mirac yolu ile, beka âlemine girdi, beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem şu hakikata bina edilen beyn-el evliyâ kesretle vuku bulmuş olan bast-ı zaman hâdiseleridir. Bâzı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bâzıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur'âniyeyi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle bast-ı zaman hakikatını aynen müşâhede ettikleri medar-ı şüphe olamaz. Şu bast-ı zaman herkesçe musaddak bir nevi rüyada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır. L.)
BASTÂN: f. Tarih. * Mazi, geçmiş zaman. * Eski.
BASTÂN-ŞİNÂS: f. Geçmiş zaman, tarih.
BAŞKIRDİSTAN: Rusya'da halkı Türk olan bir bölge.
BATANET: Oburluk, çok yiyicilik. * Şişmanlık.
BATMAN: Eski ağırlık ölçülerinden olup, iki okkadan sekiz okkaya kadar yeryer değişir. Ekseriya altı okkadır. Bu, hâlen kullanılan sekiz kilo kadardır.
BAYGAN: f. Muhafız, koruyucu, bekçi.
BÂZ-BAN: f. Kuşçu. Doğancı.
BAZENDE-ZEBAN: f. Boş boğaz, geveze, çok konuşan.
BÂZERGÂN: f. Tüccar, alış veriş eden esnaf. * Bezirgan.* Ağa makamındaki yahudilere verilen isim.
BÂZERGANÎ: f. Tüccarlık, tâcirlik.
BAZİHANE: f. Oyun yeri, eğlence yeri.
BAZİRGÂN: Eskiden Musevi tüccarlar hakkında kullanılan bir tabirdi.
BAZMANDE: f. Kafasız, ahmak, kabiliyetsiz. * Durmuş, geri kalmış.
BEBAN: Tarz, yol, üslup, metod.
BECAYİŞ-İ MEKÂNÎ: f. Yer değiştirme. Mekân değişikliği.
BEÇE-GÂN: (Beçe. C.) f. Çocuklar, yavrular.
BEDÂDÂN: Eyerin iki yanı.
BEDAN: (Bed. C.) Kötüler, fenalar. Yaramazlar. * Çirkinler.
BEDANET: Yağlı, besili olma. Semizlik.
BEDBİNÂNE: f. Kötümser şekilde. Ümitsizce, bedbincesine.
BEDESTAN: f. Değerli, kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vs. alış-verişine mahsus üstü örtülü ve mahfuz çarşı.
BEDEVİYANE: f. Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi.
BEDİ-İ PÜR-MAÂNÎ: Çok mânâları bulunup bedi' olan. Çok mânaların bedi' ve güzel oluşu.
BEDİ-ÜL BEYAN: İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.
BEDİ-ÜZ ZAMAN: (Bak: Bediüzzaman)
BEDİH-ÜL BUTLAN: Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.
BEDİÜZZAMAN: Zamanın bedi'i olan. Zamanında kendisi gibi görülmedik olan. Kimseye benzemiyen ve zamanın garib ve acibi bulunan. (Bak: Said Nursî)Bediüzzaman hakkında Said Nursî kelimesinde bir derece izahat verildiği için burada sadece kronolojik hayat safhalarına ait bir liste ile sonunda ibretamiz bir vakayı koymakla iktifa edildi.Bilinmeyen taraflariyle Bediüzzaman Said Nursî isimli eserin kronolojik fihristinden seçmeler:1894 - 1895- Müsbet ilimleri tetkik ve kısa zamanda her birisine vâkıf olması.- "Bediüzzaman" lâkabının verilmesi.- 80-90 cild kitabı üç ayda bir defa ezberden tekrarlaması.1907- İstanbul'a üniversite açtırmak niyetiyle gelmesi. - Şekerci Hanı'nın kapısına " Her suale cevap verilir" levhasını asıp âlimleri sual sormaya dâveti.- Sultan Abdülhamid'e Şarkta üniversite açılması için müracaatı.1909 - 31 Mart'ta Bediüzzaman'ın yatıştırıcılığı.- İsyan etmiş olan sekiz taburu itaate getirmesi - Bediüzzaman'ın Divan-ı Harb'e verilişi.- Divan-ı Harb'de beraet edişi ve serbest bırakılması.1911 - 1914- şam'a gelişi ve Câmi-i Emeviye'de muhteşem bir hutbe irad etmesi.- Sultan Reşad'la beraber Rumeli seyahatine çıkması. - Van'a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini attırması.1915 - 1916- Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephesinde Ruslarla çarpışıyor.- Bediüzzaman'ın Ruslara esir düşmesi.1918-Bir bahar günü Bediüzzaman'ın Kosturma'dan firar edişi.-17 Haziran 1918 : Bediüzzaman'ın Varşova, Viyana ve Sofya tarikıyla İstanbul'a avdeti.- Enver Paşa'nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman'a Harbiye Nezareti ikramiye ve harb madalyası veriyor.-13 Ağustos 1918 : Ordu-yu Hümayun'un tavsiyesiyle Dâr-ül Hikmet'e âzâ oluşu.1920- İngiliz işgaline karşı "Hutuvât-ı Sitte" yi neşrederek mücadele etmesi.1922- Bediüzzaman güz mevsiminde İstanbul'dan Ankara'ya geliyor.-9 Kasım 1922: Bediüzzaman'a Meclis'te hoşâmedî yapılması.1923 -19 Ocak 1923 : Bediüzzaman Meclis'te mebuslara hitaben bir beyanname neşrediyor.-17 Nisan 1923 : Ankara'da umduğunu bulamayan Bediüzzaman'ın Van'a gitmek üzere yola çıkması.1925 - 1927-Bediüzzaman'ın Van'dan nefyi. - Isparta'da bir müddet kalan Bediüzzaman önce Eğridir oradan da Barla'ya getiriliyor.- Risale-i Nur'lar te'lif edilmeye başlanıyor.1934 -Yaz ortalarında Barla'dan alınan Bediüzzaman'ın Isparta'ya getirilişi.- 27 Nisan 1935 : Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt'a ile Isparta'ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor.- Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muhakeme edilmek üzere Eskişehir'e götürülüyor.1936 -27 Mart 1936 : Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu'da ikamete mecbur ediliyor.1943-20 Eylül 1943 : Bediüzzaman'ın tevkif edilerek Çankırı yoluyla Ankara'ya getirilmesi. 1944 - Denizli mahkemesinin başlaması.- 15 Haziran 1944 : Denizli Ağır Ceza Mahkemesi Bediüzzaman'ın beraetini ilân ediyor.- Ağustos 1944 sonlarında Ankara'dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ'da ikamete mecbur ediliyor.1948-23 Ocak 1948 : Emirdağ'da kış ortasında Bediüzzaman ve talebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki.- 6 Aralık 1948 : Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mahkûmiyet kararı verişi ve temyiz.1952- Ocak 1952 de İstanbul'da mahkeme için gelen Bediüzzaman Sirkeci'de Akşehir Palas Oteline yerleşti.- 5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman'ın Gençlik Rehberi dâvasından beraeti.1958- Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat'ın matbaalarda neşredilmesi.- 23 Mart 1960 Çarşamba : Bediüzzaman Ramazan'ın 25. günü gece saat 03.00 civarı Urfa'da bu fani âleme veda etti.(Bediüzzaman'ın akıllara hayret veren bir seciyesi)(Ehl-i Sünnet Mecmuasının 15 Teşrin-i evvel 1948 tarihli nüshasında neşredilmiştir. Ehl-i Sünnet Gazetesi sahibi avukat bir zâtın makalesidir.)Ben, Birinci Cihan Harbinde Bitlis mevkiinde yaralı olarak esir olurken, Bediüzzaman da o gün esir düşmüştü. O Sibirya'ya gönderilmiş, en büyük esirler kampında idi. Ben Bakü'nün Nangün Adasında idim. Günün birinde esirleri teftişe gelen ve kampı gezerken Bediüzzaman'ın önünden geçen Nikola Nikolaviç'e o hiç ehemmiyet vermiyor ve yerinden kımıldanmıyor. Baş kumandanın nazar-ı dikkatini çekiyor. Tekrar bir bahâne ile önünden geçiyor. Yine kımıldanmıyor. Üçüncü def'asında önünde duruyor, tercüman vasıtasıyla aralarında şöyle bir muhâvere geçiyor:- "Beni tanımadılar mı?- "Evet tanıdım. Nikola Nikolaviç, Çar'ın dayısıdır, Kafkas Cephesi başkumandanıdır."- "O halde ne için hakaret ettiler?"- "Hayır, afvetsinler ben kendilerine hakaret etmiş değilim. Ben mukaddesatımın emrettiğini yaptım."- "Mukaddesat ne emrediyormuş?"- "Ben müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim."- "Şu halde, bana imansız demekle benim şahsımı, hem ordumu, hem de milletimi ve çarı tahkir etmiş oluyor. Derhal divan-ı harb kurulunda isticvab edilsin."Bu emir üzerine divan-ı harb kuruluyor, karargâhtaki Türk, Alman ve Avusturya zabitleri, ayrı ayrı Bediüzzaman'a rica ederek başkumandana tarziye vermesi için ısrar ediyorlar. Verdiği cevab bu oluyor:- "Ben âhiret diyarına göçmek ve huzur-u Resülullah'a varmak istiyorum. Bana bir pasaport lâzımdır. Ben imanıma muhalif hareket edemem."Buna karşı kimse sesini çıkarmıyor, neticeyi bekliyor. İsticvab bitiyor. Rus çarını ve Rus ordusunu tahkir maddesinden idam kararını veriyorlar. Kararı infaz için gelen bir manga askerin başındaki subaya kemâl-i şetaretle: "Müsaade ediniz, onbeş dakika vazifemi ifa edeyim." diye abdest alıp iki rek'at namaz kılarken, Nikola Nikolaviç geliyor, kendisine hitaben:- " Beni affediniz! Sizin beni tahkir için bu hareketi yaptığınızı zannediyordum. Hakkınızda kanuni muamele yaptım. Fakat şimdi anlıyorum ki, siz bu hareketinizi imanınızdan alıyorsunuz. Hükmünüz iptal edilmiş, dini salâhatinizden (sâlihliğinizden) dolayı şâyân-ı takdirsiniz; sizi rahatsız ettim; tekrar tekrar rica ediyorum beni afvediniz."Bütün müslümanlar için şâyân-ı misâl olan bu salâbet-i diniye ve yüksek seciyeyi, arkadaşlarından bir yüzbaşı, müşahedesine müsteniden anlatıyordu. Bunu duydukça, ihtiyarsız olarak gözlerim yaşla doldu. Abdurrahim) (ş.)
BEDPEYMAN: f. Verdiği sözde durmayan. Sözünün eri olmayan. Sözünü tutmayan.
BED-ZEBAN: f. Kötü söz söyliyen, hicveden. Ağzı pis, ağzı bozuk. * Kötü dil.
BEHANET: Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.
BEHBEHAN: Papağan, tûti kuşu.
BEHMAN: f. Filân, filânca.
BEHNAN (E): Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.
BEHNANE: f. Beyaz pide. * Maymun.
BEJMAN: f. Yırtık, dökük, pejmürde, dağınık. * Hüzünlü, kederli, üzgün, yaslı.
BEKTAŞİYÂN: f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
BELÂGAN MÂ-BELÂG: Bol bol. Çok kâfi derecede.
BELDARAN: Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
BELİGANE: f. Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak.
BENAN: Parmak uçları. Parmaklar.
BENANE: (C: Benân-Benânât) Parmak başı.
BENDE-İ FERMÂN: Emir kulu, ferman kölesi.
BENDEGÂNE: Hizmetçi gibi. Bağlanmışçasına.
BENDEYAN: Hizmetçiler. Kullar. * Mensuplar.
BENU-L A'YAN: Baba ve ana bir kardeş.
BEN-VAN: f. Harman, tarla, ekin bekçisi.
BERBEKAN: Arapların giydiği bir elbise cinsi.
BERF-DÂN: Buzhane, buzluk, karlık.
BERGAMAN: f. Ejder. Büyük yılan.
BERHÂNE: f. Eskiyip harap olmuş konak.
BERKAN: f. Tüyü kıvırcık olan kuzu postu veya kürkü.
BERKAN: Parıldama. * Volkan.
BERK-EFŞAN: f. şimşek saçan.
BERRAN: f. Kesen, kesici, keskin.
BERRANÎ: (Berr. den) Sahra ve kıra ait. Yabani. * Hâricî, zâhirî. * Şer'î hükümlere uymayan.
BERŞAN: f. Ümmet. Bir peygamberin tebliğ ettiği dine ve kitaba iman eden cemaat.
BESATİN-İ CİNAN: Cennet bostanları. Cennet bahçeleri.
BESMAN: f. Bir muahededen, bir anlaşmadan sonra rehin olarak bırakılan şey. Kapora.
BESMELE-HÂN: f. Besmele çeken.
BESTE-DEHÂN: f. Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden.
BEŞANİKA: Boşnaklar.
BE-ŞART-I ANKİ: f. Bu şartla ki. Şu şartla ki.
BEŞÛŞÂNE: f. Güler yüzlüce. Hoş olarak.
BETAN: (C.: Bitnân) Çukur yer.
BETANE: Büyük karınlı olmak.
BEVANİ: Kaburga kemikleri. * Deve ayakları.
BEVVABAN: (Bevvâb. C.) Kapıcılar.
BEVVAN: (C.: Büven-Ebvine) Çadır direği.
BEYABAN: f. Çöl. Sahra. * İmar olunmamış arazi. * Kır.
BEYAN: İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme. * Öğretme. * Fesahat ve belâgat. * Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı. (Bak: Belâgat) * Söz olsun, iş olsun; vukû' bulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan bir sözle veya bir fiil ile açıklamaktır.
BEYAN-I EFKÂR: Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.
BEYAN-I HÂL: Halini anlatma, durumunu bildirme.
BEYAN-I İFHAMİYE: Bildirmek ve anlatabilmek için yapılan açıklama.
BEYAN-I TEFSİR: Huk: Mücmel ve mübhem bir sözden maksadın ne olduğunu açıklayan beyan.
BEYAN-I ZARURET: Huk: Zaruri beyandır. Susmak suretiyle ifade edilen mâna, beyan-ı zaruret kabilindendir.
BEYANAT: (Beyan. C.) Nutuklar, izahlar, açıklamalar, beyanlar.
BEYANNAME: f. Durumu yazı ile bildiren açıklama.
BEYDANE: (C.: Beydânât) Yabani dişi eşek.
BEYHAN: Sır saklamıyan, aklında ve kalbinde olanları söyleyen kimse. Boşboğaz.
BEYN-EL AKRÂN: Akranlar arasında.
BEYSAN: Şam hududunda bir yerin adı.
BEYT-ÜL ANKEBÛT: Örümcek yuvası. * Mc: Derme çatma yapılmış ev. * Dayanıksız ve kuvvetsiz şey.(İnkılâb-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi; beyt-ül ankebût gibi zayıf düşmüş cehalettir, onu korkutur... Takliddir, onu telâşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükümetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükümetin kesesinden tahayyül eder, korkar. M.N.)
BEYÛGANÎ: f. Düğün.
BEYZAN: Beyazlar, aklar.
BEZANE: f. Esici. Esen rüzgâr.
BEZİRGAN: (Bâzâr-gân) f. Tacir, tüccar, alışveriş eden esnaf. Efendi ve ağa yerine Yahudiler için söylenen ünvandır.
BEZL-İ CAN: Canını esirgemeden vermek.
BEZM-İ CİHÂN: Dünya meclisi. Dünya.
BEZZAZİSTAN: f. Esnaf çarşısı. Bedestan.
BIDIŞGAN: Sarmaşık otu.
BIRANDA: Alm. Savaş gemilerinde, askerlerin yattığı asılı yatak.
BITANE: Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey. * Mahrem, sırdaş. * Astar. * Bir şehrin ortası, merkezi.
BÎ-AMAN: Amansız.
BİAT-I RIDVAN: Kur'an-ı Kerim'in 48. Sûresi olan Fetih Sûresinde zikri geçen, Hz. Peygamber'e (A.S.M.) bağlılıklarını bildiren sahabelerin biatlarıdır. 1400 veya daha fazla olduğu bildirilir. Bu cemaata Ashab-ı Rıdvan da denir. (R.A.)
BÎ-CAN: f. Ruhsuz, cansız.
BÎ-ÇAREGÂN: f. Zavallılar. Biçareler.
BİDANET: Semizlik, besililik, yoğunluk.
BİD'AT-ÜZ ZAMAN: Zamanın bid'ası. Yeni çıkan harikulâde şey. Zamanın acib ve garibi.
BİDİSTAN: f. Söğütlük.
BÎ-EMANÎ: Emin olmamak. Emniyetsizlik.
BÎ-GÂNE: Kayıtsız. Alâkasız. * Aldırışsız. Yabancı. Dünya ile alâkayı kesmiş olan.
BÎ-GÂNEGÎ: f. Yabancılık.
BÎ-GERAN: f. Sınırsız.
BÎ-GÜMAN: f. şeksiz, şüphesiz.
BİHAN: (Bih. C.) f. İyiler, iyi adamlar.
BÎ-HANÜMAN: f. Çoluk çocuksuz, yersiz yurtsuz.
BİHNANE: f. Beyaz ve has ekmek.
BÎ-KERAN: (Bî-girân) f. Sınırsız, sonsuz. * Kenarsız. * Hesabsız.
BİLANÇO: ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel. * Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.
BİL'AYAN: Açık olarak. Meydanda olarak.
Bİ-LİSAN-İL-ARZ: Arzın diliyle. Yeryüzünün lisân-ı hâliyle.
BİM-İ CÂN: Can korkusu, ölüm korkusu.
BİMANEND: Eşsiz, nazirsiz.
BİMARHANE: Tımarhane. Akıl hastahanesi.
BİMARİSTAN: f. Tımarhane. * Hastahane.
BÎ-MEKÂN: f. Mekânsız, yersiz, yurtsuz. * Serseri.
BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz. Denksiz.
BÎ-PAYAN: f. Sonsuz. Payansız.
BİRADER-İ MANEVÎ: Din veya âhiret kardeşi.
BİRADERANE: f. Dostça, kardeşçe.
BİRAN(E): f. Viran, harab, yıkık, dökük, eski.
BİRUNANE: Haddini aşarak. Haddini tecavüz ederek.
BİRYAN: f. Kebabın bir nev'i. Piran. Pürân.
BÎ-SÂMAN: f. Sermayesiz, parasız.
BİTAN: Deve kolanı. Karnı tok kimse.
BİTANE: (C.: Betâyin) Çarşaf. * Kaftan astarı. * Dostluk. * Hâlis olmak. * Kuvvetli olmak.
BİVAN: Çadır direği.
BİYAN: Gece. Gece ile gelen belâ.
BOMBARDIMAN: Fr. Bomba, top gibi ağır silahlarla yapılan hücum.
BOSTAN: (Bustan) f. Ağacı, çiçeği, yeşilliği çok olan yer, kokulu yer. Sebze bahçesi. * Kavun, karpuz.
BOSTAN-I HUDÂ: f. Huda'nın, Allah'ın bostanı meâlinde olup, İlâhî güzellikleri ve tecelli-i İlâhînin aksettiği yer mânâsında kullanılır. "Vahidiyet mertebesi" diye de söylenmiştir.
BOŞANMAK: t. Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak.(Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse mahkemeyi, isterlerse velilerini, isterlerse eşlerden birini yetkili kılabilirler. Görülüyor ki, İslâm dini insanlara medeni kanundan daha çok hak ve hürriyet tanımıştır. İslâmiyet evleneceklerde denkliği, (küfüv) (din ve ahlâkta denklik) şart koşar. Evlendikten sonra bazı bakımlardan anlaşamamazlıklar çıkarsa karşılıklı birbirine katlanmalarını ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Boşanma son çaredir. Eğer istek erkek tarafından geliyorsa mehir denilen tazminatı kadına ödemek zorundadır. Görülüyor ki, İslâmiyet, kadın haklarının korunmasını istemektedir.) (Bak: Aile)
BOTANİK: Bitkileri inceleyen biyoloji ilmi. (Bak: Biyoloji)
BU'DAN: (Baid. C.) Uzaklar, ırak yerler.
BUHRAN: Sıkıntı. Darlık. Nöbet. Kriz. Hastalığın ağır zamanı. * Bir işin tehlikeli ve karışık hâl alması.
BUHUR-DÂN: f. Tütsülük.
BURHAN: (Bak: Bürhan)
BUSTAN: f. Çiçek ve gül kokularının çok olduğu yer, bahçe.
BUSTAN-BÂN: f. Bahçıvan.
BUTHAN: Medine-i Münevvere'de bir derenin adı.
BUTLAN: Haksızlık. Bâtıl olma. Boş ve abes olmak. Hak olmamak.
BUTLAN-I HİS: Ameliyat için bir uzvun hissinin iptâli, duyarsız hâle getirilmesi.
BÜHTAN: İftira. Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme. * Dalgınlık. * Medhûş ve mütehayyir olma.
BÜJHAN: f. Gıpta etme, imrenme.
BÜLBÜL-İ NÂLÂN: Ağlıyan bülbül.
BÜLBÜLAN: (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
BÜLDAN: (Belde ve Beled. C.) Beldeler, şehirler, iller, memleketler.
BÜNYAN: Yapı. Bina. Duvar. Esas. Yapı yapmak.
BÜNYAN-I KAVÎ: Sağlam bina.
BÜNYAN-I MERSUS: Kaynaşmış sağlam bina. Birbirine kurşunla kenetlenmiş sağlam yapı.
BÜRHAN: Delil, hüccet, isbat vasıtası. * Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. * Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet.(Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi buzı insanlar isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hule karşı o kat'i, sahih bürhanı reddetmek üzere: "Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez." diye bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Bürhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahâza bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır. M.N.)
BÜRHAN-I AKLİYYE: Akla dayanan bürhan.
BÜRHAN-I ENFÜSÎ: İnsanın içinde ve hayatında görünen bürhan. Nefse ve şahsa ve içe ait bürhan.
BÜRHAN-I İNNÎ: Hâdiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.
BÜRHAN-I KATI': Kat'î, en sağlam ve şeksiz delil. * Farsça bir lügat kitabının ismi.(İşte şu Zât (A.S.M.), şu mevcûdat Hâlikının vahdaniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. S.)
BÜRHAN-I LİMMÎ: Kanunlardan hâdiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlâl. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kablî delil. Ateşin dumana delil olması gibi.(Kelime-i şehâdetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir. M.) (Bak: Limmî)
BÜRHAN-I MANTIKÎ: Kesin kaziyelerden teşkil ettirilen kıyasa, bürhana denir.
BÜRHAN-I NÂTIK: Konuşan bürhan. Mecaz olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M) kastedilir ki; bütün hakikatları isbat ve izhar etmiştir.
BÜRHAN-I NÜBÜVVET: Peygamberliğin hak olduğunu isbat eden bürhan ve delil. (Bürhan-ı risalet de aynı mânâdadır.)
BÜRHAN-I RİSALET: (Bak: Bürhan-ı nübüvvet)
BÜRHAN-I SÂTI': Aşikâr, şeksiz ve şüphesiz, parlak delil. (Bak: Sâtı')
BÜRHAN-ÜT TEMÂNÜ': İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî bir hassası ve zaruri bir lâzımı olduğuna dair ve şirkin butlanını isbat eden delil ki; eşyanın yaradılışı müteaddit ellere ve esbaba verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıklar çıkacağını gösterir, isbat eder.
BÜRKAN: Yanardağ, volkan, lavlar saçan dağ.
BÜRRAN: f. Keskin, kesici.
BÜRSAN: f. Ejderha, büyük yılan.
BÜVAN: (C: Ebvine) Çadır direği, direk.
BÜZ-BAN: f. Keçi çobanı.
BÜZÜRGÂN: (Büzürg. C.) Büyükler, azimler, cesimler, ulular.
BÜZÜRGÂNE: f. Büyük, ulu bir kimseye yakışacak sûrette.
BOŞANMAK: t. Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak. (Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse mahkemeyi, isterlerse velilerini, isterlerse eşlerden birini yetkili kılabilirler. Görülüyor ki, İslâm dini insanlara medeni kanundan daha çok hak ve hürriyet tanımıştır. İslâmiyet evleneceklerde denkliği, (küfüv) (din ve ahlâkta denklik) şart koşar. Evlendikten sonra bazı bakımlardan anlaşamamazlıklar çıkarsa karşılıklı birbirine katlanmalarını ve sabırlı olmalarını tavsiye eder. Boşanma son çaredir. Eğer istek erkek tarafından geliyorsa mehir denilen tazminatı kadına ödemek zorundadır. Görülüyor ki, İslâmiyet, kadın haklarının korunmasını istemektedir.) (Bak: Aile)
BERK-EFŞAN: f. Şimşek saçan.
BEKTAŞİYÂN: f. Bektâşiler. Yeniçeriler.
BASTÂN-ŞİNÂS: f. Geçmiş zaman, tarih.
CAHAN: Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.
CAHİL-İ ANÛD: İnatçı cahil.
CAHİLANE: f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
CAMEKÂN: f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık.
CAMHANE: f. Cam fabrikası.
CAMİ-İ KUR'AN: Kur'an-ı Kerim'i toplayan mânâsında olup, Halife Hz. Osman (R.A.) kasdedilir.
CAN: f. Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri. Madde ilimleri, maddenin; hayat ilimleri (biyolojik ilimler) hayatın ne olduğunu açıklıyamamışlardır. Aslında bunların konusu da madde, hayat ve ruhun kendisi değil, bunların tezahürleri yani olay haline gelen tesirleridir. Deney ilimlerinin vazifesi bu olaylar arasındaki ilişkinin değişmeyen tarafını bulmaktır. Bunun ötesinde ilmin söyleyeceği bir sözü yoktur. Buna rağmen bazı kendini bilmez cahiller, ilim adını kötüye kullanarak ilmin sustuğu yerde kendileri konuşuyor ve hayat ve ruhu madde ile açıklamaya kalkışıyorlar. Oysa maddenin de ne olduğunu biliyor değildirler. Biz müslümanlar madde gibi hayat ve ruhun da Allah'ın kudretinin eserleri olduğunu biliyor, birini diğerinin yerine koymuyoruz. Allah görünen ve görünmeyen âlemler yaratmıştır. Onun kudretinin ve yaratmasının sınırı yoktur. Madde, yarattıklarının sadece bir çeşitidir. Varlığı maddeden ibaret sanmak aklı gözüne inmiş olan akılsızların batıl bir inancıdır. * Mc: Sevgili, dost.
CANA: f. Ey sevgili! Ey can!
CAN-AFERİN: f. Yaratıcı.
CANAN: f. Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. * Canlar, ruhlar.
CANAVAR: f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.
CAN-AVER: Zihayat, canlı, yaşayan. Hayatdar. * Domuz, canavar, hınzır. * Zararlı hayvan.
CAN-AZAR: f. Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren.
CAN-BAHŞ: f. Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah.
CANBAZ: (C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz. * Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. * Aldatan, hilekâr, hile yapan. * Eskiden atlı fedai asker.
CANBELEB: Ölecek halde, canı dudakta.
CANDADE: f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan.
CANDANE: f. Tepe ile alın arasındaki yer, bıngıldak. Beyin.
CANDAR: f. Diri, canlı, zihayat, ziruh. * Silâhlı kimse. * Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. * Yol yiyeceği, azık.
CANE: f. Silah.
CAN-EFŞAN: f. Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden.
CAN-FERSA: f. Can dayanamıyacak derecede.
CANFEZA: Gönüle ferahlık veren, can artıran. * Ayın 23. gününe verilen ad.CAN-GÂH $_ : f. Can evi. * Can azaltıcı.
CAN-GEZA: f. Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü.
CAN-GÎR: f. Can sıkıcı, ruh sıkıcı.
CAN-GÜZAR: f. Cana dokunan, candan geçer olan.
CANHIRAŞ: f. Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren.
CANİ: Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, iradesini, rahmetini ilân edip dururlarken inkârcılar bunları tesadüfün, maddenin, tabiatın ve sebeplerin eseri sayıyor ve mânasız, gayesiz şeylermiş gibi göstererek onları mânen öldürüyor, sayısız cinayetler işliyorlar. Demek ki inkârcıların bu cinayetlerinin hesabını verecekleri bir mahkeme var ve olacaktır. (Bak: Ceza)
CANÎ: f. Candan sevilen.
CANİB: f.Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf.
CANİBEYN: İki taraf, iki cânib, iki yan.
CANİH(A): (Cünha. dan) Suç işlemiş, mücrim, cinayet işleyen.
CANİHA: Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan. * Göğüs altındaki iyeği.
CANİŞİN: Birinin yerine geçen, birinin yerine vekâlet eden. Vekil.
CANKURTARAN: t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta. * Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.
CANN: Ateşten mahlûk cinlerin babası olan. * Bir beyaz yılan cinsi. * Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler. (Bak: Cinn)
CAN-NİSAR: f. Canını harcayan, canını fedâ eden.
CANPERVER: f. Kalbi ferahlandıran. Ruha hoş gelen.
CANRÜBA: f. Gönül alan, gönül kapan dilber.
CANSİPER: (Cansupâr): f. Canını feda eden.
CANSİPERANE: f. Canını feda edercesine.
CAN-SİTAN: f. Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel.
CANSUZ: f. Can yakıcı, yürek tutuşturan.
CANŞİKÂF: f. Can yaralayıcı, can yırtıcı.
CANŞİKÂR: f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub.
CAN-ŞİKEN: f. Azrâil (A.S.)
CÂVİDÂNE: f. Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik.
CAZİBE KANUNU: Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak çeker.
CEBAN: Korkak, ürkek.
CEBANET: Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak. (Bak: Sırat-ı müstakim)
CEBBAN: (C.: Cebâbin) Peynirci.
CEBBAN(E): Sahrâ. Bayram namazını kılacak yer. * Mezarlık.
CEBBARANE: Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
CEBELİSTAN: f. Dağlık, dağlık yer.
CEBHANE: f. Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı harbiye ve bunların bulunduğu yer.
CEBR-İ NOKSÂN: Noksanı tamamlama, eksiği ikmâl etme.
CEDİDAN: Gece ile gündüz. * Yenilenen iki şey. Yenilenenler.
CEHAN: f. Cihân, dünya, küre-i arz, arz. * Sıçrayan, fırlayan, acele ve çabuk hareket eden.
CEHLİSTAN: f. Cehâlet âlemi. Cahilliğin olduğu yer.
CEHÛLÂNE: Pek câhilcesine.
CELÂ-YI VATAN: Doğduğu yerden ayrılma.
CELİL-ÜŞ-ŞÂN: şan ve şerefi pek büyük.
CEMAAT-İ ÇİLİNGİRÂN-I HÂSSA: Tar: Saraydaki çilingirlik işlerini yapmakla muvazzaf sanatkârlar zümresi.
CEMAAT-I MÜCELLİDÂN-I HÂSSA: Tar: Saraydaki kitabları ciltlemekle vazifeli sanatkârlar.
CEM'AN: Bir yere toplamak suretiyle, toplanmış olarak.
CEMİAN: Bütün, hep.
CEMRE-İ SÂNİYE: İkinci cemre ki, suya düşer.
CENAN: Gönül. Ruh. Kalb. Can.
CENANÎ: Kalbe âit ve müteallik olan. Kalben duyulan. (Arabça müfred, birinci şahıs sigası ile "kalbim" mânasınadır.)
CENGELİSTAN: f. Sık ağaçlık, orman, sazlık yer.
CENGİZİYAN: f. Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler.
CENNÂN: Bahçıvan.
CENNETMEKÂN: "Yeri cennet olası, makamı cennet olan" meâlinde olup, vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir.
CEPHANE: (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer. * Yanıcı maddeler levazımı.
CERBAN: Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.
CEREYÂN: Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma. * Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.
CEREYÂN-I HEVÂ: Hava akımı.
CERGAND: f. Bumbar dolması denen bir yemek çeşiti. * Işık. Işık konacak yer.
CERİ'-ÜL LİSÂN: Sözünü esirgemiyen, çekinmeden söyliyen.
CERRAHHÂNE: Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE: Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.
CESTAN: f. Atlıyan, sıçrayan.
CESURÂNE: f. Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle.
CEV'AN: (Cu'. dan) Acıkmış, aç, midesi boş.
CEVANİB: (Cânib. C.) Cânibler, yanlar, taraflar.
CEVANİB-İ ERBAA: Dört taraf.
CEVELÂN: Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
CEVELÂN-I DEM: Kanın vücudda dolaşması.
CEVELÂNGÂH: Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı.
CEVHAN: Hurma kuruttukları yer.
CEVLAN: Şam'da bir dağ.
CEVZ (CEVZÂN): Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek. * Sallana sallana yürümek.
CEYEŞAN: Kaynamak. * Hışm etmek.
CEYLAN: Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.
CEZALET-İ BEYANİYE: Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
CEZLAN: Saadetli, mutlu, sevinçli.
CIRANTA: yun. Poliçeyi, senedi devir ve havale eden şahıs.
CİFAN: (Cefne. C.) Çanaklar.
CİHAD-I MANEVÎ: İlim, fikir, istiğfar gibi manevi unsurlarla din düşmanlarına karşı koymak.
CİHAN: f. Dünya, kâinat, âlem.
CİHAN-ÂRÂ: f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
CİHAN-BÂN: f. Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar.
CİHAN-BİN: f. Dünyayı, cihanı gören. Allah. * Göz.
CİHAN-CU(Y): f. Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar.
CİHAN-DEĞER: f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli.
CİHAN-DİDE: f. Cihanı görmüş. Tecrübeli. * Meşhur, nâmdar.
CİHAN-EFRUZ: f. Cihanı, dünyayı aydınlatan.
CİHAN-FÜRUZ: Cihanı aydınlatan.
CİHAN-GERD: f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen.
CİHAN-GİR: f. Meşhur, cihanı zabteden, fâtih.
CİHAN-NEVRED: f. Cihanı gezen, dünyayı dolaşan.
CİHAN-NÜMA: f. Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. * Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. * Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya Kıt'asının haritası.
CİHAN-PENAH: Cihanın koruyucusu olan.
CİHAN-PESEND: f. Cihana meydan okuyan.
CİHAN-SÂLÂR: f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
CİHAN-SİTAN: f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar.
CİHAN-SÛZ: f. Cihanı yakan, güneş. * Mc: Çok zulmeden.
CİHAN-ŞÜMÛL: f. Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı kaplayan.
CİHANİYAN: f. Dünya ahalisi olan insanlar.
CİHET-İ RÜCHANİYET: Üstünlük ciheti.
CİLANGER: f. Çilingir.
CİLVEKÜNÂN: f. Cilve yaparak.
CİNAN: (Cennet. C.) Cennetler.
CİNAN-I ULÛM: İlm-i Kur'ân ve imân cennetleri. Maarif-i İlâhiye ve tahkikî ve yakinî imân derslerinin okunduğu ulemâ-i İslâm ve talebe-i ulûm meclisleri.
CİNUN (CİNAN): Gece karanlık olmak.
CİRAN: Komşular. * Müşteriler.
CİRAN: (C.: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer.
CİRANTA: yun. Bir senedi ciro eden kimse.
CİRBAN: Yaka.
CİRMAN: Organlarla birlikte vücut.
CİSMANÎ: (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı. * Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.
CİSMANİYET: Cismânilik. Maddi beden sahibi olmak hâli.(Sual : Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin, ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için bir haşr-i cismâni neden icab ediyor?Elcevab : Çünki, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat, masnuat-ı İlâhiyenin bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sâirenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı camiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de cismaniyet, en câmi, en muhit, en zengin bir ayine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde, enva-ı mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı; tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyyettedir. S.)( $ âyetinin sarahat-ı kat'iyesiyle: İnsan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada numunesini tatmış olduğu cismani lezzetleri cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi âzaların ettikleri hâlis şükürler ve hususi ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismani lezzetler ile verilecektir. Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan o derece cismani lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka te'viller ile mâna-yı zâhiriyi kabul etmemek imkân hâricindedir. ş.)
CİVAN: f. Cevan. Taze. Genç.
CİVANAN: (Civân. C.) f. Gençler.
CİVANÎ: f. Gençlik.
CİVANMERD: Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.
CİZİRMAN: Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.
CU'AN: (Cu'. dan) Aç olarak, acıkmış olarak.
CUŞAN: f. Coşup kaynayan.
CÜDRAN: (Cedr. C.) Duvarlar.
CÜLBAN: Burçak dedikleri hububat cinsi.
CÜLCÜLÂN: Susam.
CÜLCÜLÂN-I HABEŞE: Beyaz haşhaş.
CÜLÜBAN: Sahtiyandan yapılan dağarcığa benzer bir kap.
CÜMAN: İri inci.
CÜMANE: Tek inci.
CÜMLE ŞİRÂN-I CİHÂN: f. Cihânın bütün arslanları.
CÜMZAN: Hurma nevilerinden bir hurma.
CÜNBÂN: f. "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân $ : Kuyruk sallayan.
CÜRCANÎ: (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde oluyor: Eş-Şeyh Ebu Bekir Abdulkahir bin Abdurrahman. Bütün cihetleri ile beğenilen bir zat olmuştur. Hakkında deniyor ki: Namazda iken evine bir hırsız girse, bulduğu bir takım şeyleri alır. Cürcanî hırsızı gördüğü halde namazına devam eder ve bozmaz... Vefat tarihi Hi.471 senesidir. (K.S.)
CÜRCANÎ: (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Seyyid Şerif Cürcanî'dir. (K.S.)
CÜRDAN: At ve eşek zekeri.
CÜRMANE: f. Ceza, mücâzat.
CÜSMAN: Organlarla birlikte vücudun tamamı. * Her nesnenin cismi ve cesedi.
CÜVAN: (Bak: Civân)
CÜZHAN: f. Kur'ân-ı Kerim cüzlerini okuyan kimse.
CELİL-ÜŞ-ŞÂN: Şan ve şerefi pek büyük.
CUŞAN: f. Coşup kaynayan.
DÂBİRET-ÜL İNSAN: İnsanın ökçe siniri.
DACNAN: Tehame vilâyetinde bir dağ.
DADAN: Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi.
DÂDİSTAN: f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma.
DAĞISTAN: f. Dağlık yer. * Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi.
DAİRE-İ İMKÂN: Kâinat. İmkân âlemi. Mükevvenat. Mümkün olan, şartların müsait olduğu âlem. (Daire-i mümkinat da aynı mânada kullanılır.)
DAİYAN: (Dâi. C.) Dua edenler, duacılar.
DALGAKIRAN: t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek için denizde yapılan set.
DÂM-I ANKEBUT: f. Örümcek ağı. Örümcek tuzağı.
DAMACANA: Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.
DAN: Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan $ : Mangal. Cüz-dan $ : Cüz kabı, çanta.
DAN: f. Tane.
DÂNÂ: f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim.
DÂNÂ-İ BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz âlim. Zamanında emsali olmayan âlim.
DÂNÂ-İ YUNAN: Eflatun.
DÂNÂYÎ: f. Âlimlik, bilicilik.
DANE: f. Tohum, çekirdek. * Kurşun, gülle, tâne.
DANE: (Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu" mânasında fiil.
DANENDE: f. Bilgin, bilen, Haberli.
DANG: f. Bir dirhemin altıda biri.
DANIK: (C.: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.) * Zayıf düşkün davar.
DANIŞTAY: (Bak: Şurâ-yı devlet)
DANİ': Hor, zelil.
DANİK: Bir dirhemin dörtte biri. * Mangır.
DANİK: Nezle.
DANİSTEN: f. Bilmek.
DÂNİŞ: f. Bilgi, ilim. Biliş.
DÂNİŞ-GEDE: Üniversite.
DÂNİŞ-GER: f. Alim, bilgin.
DANİŞÎ: Alim, bilgin, bilgili.
DANİŞMEND: (C.: Dânişmendân) f. Bilgili, ilimli. * Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi.
DANİYE: Yakında olan.
DANK: (Dunuk) Darlık, dıyk.
DANKA': Dar, sıkıntı. Zararlı, zarara sebeb olan.
DANTELA: Fr. Tentene. Her nevi iplikle örülen, bir kumaşın kenarına işlenen türlü biçimde ince örgü, dantel.
DANU': Evlâdı çok olmak.
DANV: Oğul ve kız, veled.
DÂR-ÜL AMÂN: Sığınılacak, korunulacak yer.
DÂR-I CİNAN: f. Cennet yurtları. Cennetler.
DÂR-I EMÂN: Müslümanların zimmetini kabul eden veya müslümanlarla sulh halinde olan, gayr-i müslim bir ahalinin memleketi.
DÂR-I İMTİHAN: İmtihan yeri. * Dünya. * Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler de aynı mânada kullanılır. (Bak: İmtihan)(Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhi bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında, birbirinden ayrılsın. Nasılki: Bir mâdene ateş veriliyor tâ, elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlâhiyye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliyye, birbirinden tefrik edilsin. Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda; bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında, beşerin tekemmülü için nazil olmuştur. Elbette şu dünyevi ve herkese görünecek umur-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse; sırr-ı teklif bozulur. S.)
DÂR-ÜS SALTANA(T): Saltanat yeri. İstanbul.
DARABAN: Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARABÂT-I ANİFE: Şiddetli vuruşlar.
DARBHANE: Para basılan yer.
DARU-HANE: f. İlâç satılan yer, eczahane.
DÂSİTÂN: (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret.
DÂSİTÂNE-İ AŞK: Aşk hikâyesi ve destanı.
DAVBAN: Güçlü, büyük deve.
DÂVERÂNE: f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim ve vezirle alâkalı olan.
DAVMERAN: Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.
DAYFEN (DAYFÂN): Misafiriyle gelen kişi.
DAYİBAN: Gece ile gündüz.
DEBİSTAN: f. Mekteb, okul.
DECECAN: Ağırca, yab yab yürümek.
DECRAN: Neşeli, sevinçli, bahtiyar kimse.
DEHAN: (Dıhen- Dahen) f. Ağız, Fem.
DEHÂN-I TENG: Ufak ağız. Dar ağız.
DEHANE: f. Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı.
DEHANGÜŞA: f. Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız.
DEHDAN (DEHDEHÂN): Develerin bir yere toplanması.
DEHLİZ-İ CİNAN: Revak-ı uhreviye mânasında mecazî bir deyimdir. (Bak: Revâk-ı uhreviye).
DEHR-İ FÂNİ: Fâni dünya, geçici dünya.
DEHŞET-EFŞAN: f. Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü.
DEKAN: Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.
DE'LAN: Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi.
DELİL-İ İMKÂNİ: İmkâna âit olan delil. $âyeti ile işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası: "Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında, gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-i mütenahi imkânlar, ihtimâller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre gayr-i mütenâhi yollardan muayyen bir yola süluk eder. Ve gayr-i mahdut hâllerden bir vaziyete girer. Ve gayr-i ma'dut sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada, harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisan-ı hâliyle, Sani'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?İşte her bir zerre, müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük büyük herhangi bir teşekküle girerse veya herhangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhafaza eder. İ.İ.)
DEM-İ CİVÂNÎ: Gençlik çağı.
DEMAN: f. Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. * Vakit, zaman. An. * Bağırıp çağırma, feryat, figân. * Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. * Kükremiş.
DEM'AN: İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.
DEMAN(İ): Ters, terslik.
DEMANKEŞ: f. Zaman, müddet, vakit, an.
DEMENDAN: f. Cehennem. * Ateş, nar.
DENAET-KÂRÂNE: f. Alçakçasına, alçakça.
DENANİR: (Dinar. C.) Dinarlar.
DENDANE: f. Diş tanesi. * Çark vesaire dişi.
DER-AN: f. Derhâl, o anda, hemen.
DER-BAN: f. Kapıcı, kapıya bakan.
DERCAN: f. Can içinde.
DERCAN ETMEK: Can içine almak, hayatını ona vermek.
DEREMAN: Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim" derler).
DERMAN: f. İlâç, tiryak. * Çare-i necat, kurtuluş sebebi. * Tâkat, güç, kuvvet.
DERMANDE: (c.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı.
DERMEYAN: (Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada.
DERMEYAN ETMEK: Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.
DERS-HAN: f. Ders okuyan, talebe, öğrenci.
DERSHANE: f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri.
DERVİŞÂN: (Derviş. C.) f. Dervişler.
DERVİŞÂNE: f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette.
DERYA-YI UMMAN: Açık deniz. Umman Denizi. Okyanus.
DERYAN: Bilmek, ilim.
DERYANİYE: Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.
DESAİS-İ ŞEYTANİYYE: şeytanca desiseler, hileler.
DESFAN: (C.: Desâfi) Bir şeye tâlip olan kişi.
DESİSEKÂRÂNE: f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
DESTAN: f. (Dest. C.) Eller. * Hikâyeler, masallar. * Hile, tezvir, mekir. * Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı.
DEST-VANE: f. Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. * Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. * Meclisin baş kısmı.
DETERMİNANT: Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo.
DEVAN: f. Hızlı yürüyen, koşan, seğirten.
DEVANİK: (Dânık. C.) Bir dirhemin dörtde birleri.
DEVERAN: Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
DEVERAN-I DEM: Kan dolaşımı, kan deveranı.
DEVERAN-I DÜNYA: Dünyanın dönüp devretmesi.
DEVR-İ ZAMAN: (Devr-i felek) Tali, kader. şans.
DEVLETHANE: f. Ev, köşk, konak.
DEVRAN: Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
DEVRANÎ: Deverana âit ve müteallik.
DEVR-HAN: f. Kur'an-ı Kerim'i devamlı okuyup devreden kişi.
DEYDAN: Edep. * Âdet.
DEYRANÎ: Manastır adamı.
DEYRHANE: f. Kilise, manastır.
DEYSAN: Cömertlik.
DEYYAN: Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
DIB'AN: (C.: Dabâin-Dıbâ) Erkek sırtlan.
DIRAHŞAN: f. Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar.
Dİ'DAN: Devenin çok yelmesi. * Bir şeyi örtmek.
DİDE-BÂN: Gözcü, bekçi, nöbetçi.
DİDE-GİRYAN: Teessürle ağlayan göz. Ağlayarak.
DİHAN: Kırmızı deri, sahtiyan. * (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar.
DİH-GAN: f. Ekinci, çiftçi, köylü.
DİHKAN (DÜHKAN): (C: Dehâkin) Sipâhi. * Köy kethüdâsı. * Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam. * Bezirgân. * Acem fellahlarının maslahatgüzarı.
DİL-İ DİVANE: Divâne gönül, deli gönül.
DİL-İ SUZAN: Yanık, ateşli gönül.
DİL-İ VİRAN: Harap gönül, yıkık gönül.
DİL-ÂVERÂN: (Dil-aver. C.) Dilaverler, yürekliler, yiğitler.
DİLDİL-KÜNÂN: İnleyenler, acı çekenler, ıztırab çekenler.
DİLİRÂN: (Dilir. C.) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.
DİLİRÂNE: f. Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına.
DİL-SİTAN: f. Gönül alan.
DİNAN: Küpler.
DİNDARANE: Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
DİRAHŞAN: f. Parlıyan, parlak.
DİRAN: (Dâr. C.) Evler, hâneler.
DİVAN: Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap. * Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.
DİVAN-I AHKÂM-I ADLİYE: Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.
DİVAN-I ÂLÎ: Yüce divân.
DİVAN-I DEÂVÎ NEZARETİ: Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.
DİVAN-I EŞ'ÂR: Şiirler divanı, şiirler kitabı.
DİVAN-I HARP: Harp divanı. Yüksek rütbeli askerlerin harp mes'eleleri veya harp suçluları hakkında işler için toplandıkları meclis.
DİVAN-I HÜMÂYUN: f. Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu.
DİVAN-I İLÂHÎ: Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü.
DİVAN-I NÜBÜVVET: Peygamberler cemaati, peygamberler meclisi.
DİVANÇE: f. Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası.
DİVAN DURMAK: Huzurda hazır olarak beklemek.
DİVANE: f. Deli. Aklı başında olmayan.
DİVANE-GÎ: f. Delilik, divânelik.
DİVANE-REV: f. Çılgın, delicesine davranan.
DİVANHANE: f. Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon.
DİYANET: Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri.
DOMANİÇ: Kambur. Tümsekli, fırlak.
DOSTAN: (Dost. C.) Dostlar.
DOSTANE: f. Dostça, dostlukla.
DUBAN: Duman.
DÛD-HÂNE: f. Kabile, silsile, hânedan, soysop.
DUDMAN: f. Hanedân, sülâle, akarib, aile, kabile, kavim, aşiret.
DUGMERAN: Kara, esved.
DUHAN: Duman. Tütün. * Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. * Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler. * Kıtlık ve kuraklık.
DUHAN-I ATEŞ: Ateşin dumanı.
DUHAN-I MÜBİN: Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür. Bir de Arab, galib olan şerre, duhan tesmiye eder. Nitekim dumanlı hava tâbirini biz de kullanırız.) (E.T.)
DUHMESAN: Kara yağız, iri yapılı adam. * Akılsız adam.
DUHSEMAN: Kara yağız, iri vücutlu adam.
DUHUL-İ MUZAFFERÂNE: Muzafferce giriş.
DUZAH-MEKÂN: f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık.
DÜ-CİHAN: İki cihan. Dünya ve âhiret.
DÜ-GANE: f. İki adet, iki tane, ikiz. Çift.
DÜMAN: Yemişin çürüklü olması. * Ekine su düşüp, kesilmek.
DÜR-DANE: f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk.
DÜRR-İ CÂN: f. Canın incisi. Çok sevgili.
DÜRR-İ DIRAHŞÂN: Parlak inci.
DÜRR-İ YEGÂNE: Eşi ve benzeri bulunmayan tek inci.
DÜRR-DANE: (Bak: Dürdâne)
DÜRR-EFŞAN: f. İnci serpen. Söylediği sözler inci olan ağız.
DÜZDAN: (Düzd. C.) f. Hırsızlar, sürrak.
DÜZDÂNE: f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca.
DÜ-ZEBAN: f. İki dilli.
DÜZTABAN: t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
DÂNİŞ-GEDE: Üniversite.
DÂNİŞ-GER: f. Alim, bilgin.
DEHŞET-EFŞAN: f. Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü.
DEMANKEŞ: f. Zaman, müddet, vakit, an.
DERVİŞÂN: (Derviş. C.) f. Dervişler.
DESAİS-İ ŞEYTANİYYE: Şeytanca desiseler, hileler.
DÜNBÂLE-CÜNBÂN: Kuyruk sallayan.
EBCEDHAN: f. Ebced okuyan. Mektebe yeni başlayan, acemi.
EBDAN: f. Kavim, aşiret, kabile. * Şayeste, lâyık, münâsib, muvafık, uygun.
EBDAN: (Beden. C.) Bedenler. Tenler.
EBEDHANE: f. Kabir, mezar.
EBEN AN-CEDD: Babadan, dededen.
EBHEKAN: Kuzu kulağı adı verilen ot.
EBLEHÂNE: f. Ahmakçasına. Eblehçesine.
EBNÂ-YI VATAN: Vatan evlâtları.
EBR-İ BÂRÂN: Yağmur bulutu.
EBR-İ İHSAN: İhsan, lütuf bulutu.
EBRUVÂN: f. Kaşlar.
EBU HANİFE: (Bak: İmam-ı A'zam)
EBU HASAN-I ŞAZELÎ: (Bak: şazelî)
EBU MANSUR-U MATÜRİDÎ: (Bak: Matüridî)
EBU SÜFYAN: (Mi: 597 - 653) Kureyş kabilesinin bir kolu olan Beni Ümeyyenin Reisi ve Hz. Muâviyenin (R.A.) babası.
EBU SÜLEYMAN: Horoz.
EBYAN: Cömert, eli açık, muhtaçlara ve yoksullara yardım eden kimse. * Yemekten tiksinen kişi.
ECANİB: (Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar.
ECEL-İ NÂ-GEHAN: Ansızın gelen ecel. Birdenbire âni ölüm, vefat.
ECERRAN: İns ve cinn.
ECFAN: (Cefn. C.) Göz kapakları. * Asma çubukları. * Kirpikler.
ECZAHANE: f. Eczacı dükkanı. Ecza dolabı. İlaç satılan mağaza.
EDANİ: (Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.
EDEYAN: f. Çok koşan hayvan.
EDHAN: (Dühn. C.) Sürülecek güzel kokulu yağlar.
EDİB-İ BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz edebiyatçı.
EDİBÂNE: f. Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi.
EDNANÎ: (Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.)
EDYAN: (Din. C.) Dinler.
EDYAN-I BÂTILA: Bâtıl dinler. Bozuk, hükmü hakikatten ayrılmış olan dinler.
EDYAN-I MEFSUHA: Hükmü kaldırılmış eski dinler. Hıristiyanlık, Yahudilik gibi. (Bak: Mensuh.)
EDYAN-I SEMAVİYE: Allah tarafından gönderilmiş hak dinler.
EFANİN: (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
EFDALAN: Emn ile adâlet.
EFGAN: f. Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat.
EFLEC-ÜL ESNÂN: Seyrek dişli.
EFNAN: (Fen. C.) Neviler, çeşitler. * (Fenen. den) İnce dallar. * Üslublar, şubeler.
EFNAN-I ELVAN: Renk çeşitleri.
EFRAN: Neş'eli, keyifli, sevinçli olan kimse. Mesrur.
EFSANE: Masal. Uydurulmuş yalan hikâye.
EFSANE-CUYÎ: f. Masal, efsane arayıcılık.
EFSANE-GU(Y): Masal söyleyen, efsane anlatan.
EFSANE-PERDAZ: f. Hikâye yazan, masal uyduran, meddah, romancı.
EFSÜRDE-GÂN: (Efsürde. C.) Duygusuz, gayretsiz adamlar.
EFŞAN: f. Dağıtan, saçan, serpen.
EFTAN: f. Düşerek. Düşen.
EGANİ: (Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler.
EGANN: Sözü burnu içinden söyleyen, burnundan konuşan. * Otlu dere.
EGOSANTRİZM: Fr. Psk: Benmerkezcilik. Zihnî gelişmenin ilk çocukluk safhası. Bebek büyüyüp kendi varlığı ile başka varlıkları ayırmaya başladığı zamanlarda kendine has bir düşünce tarzı ile düşünür. Sanki dünyada en önemli varlık kendisi, herşey onun emrine ve isteğine hazır olmalı. Annesi, babası, diğer insanlar ve eşya, isteği gibi kendisine davranmasa ağlamaya başlar. Herşeyin merkezi olduğu hissini taşır.İnançsız insanlar, bu çocuktan farklı mı düşünüyor? Her varlık kendi nefsine maliktir. Kendisi için çalışır, kendi zevki için çabalar, gayesi yaşamak ve varlağını devam ettirmektir diyen ve benliklerini dünyanın merkezi yapan, kendilerini firavun gibi tanrı sanan bu insanlar, egosantrik düşünüşten daha aşağı seviyede değiller mi?
EGSAN: (Bak: Ağsân)
EHANN: Genzinden konuşan kimse, hımhım.
EHL-İ DİYÂNET: Din işlerinden anlayanlar. Dindarlar.
EHRİMAN: (Ehrimen, Ehremen) f. Ateşperestlerin şer ilâhının ismi. Bâtıl bir ilâh ismi.
EHVAL-İ MUHAVVİFANE: Dehşetli korkular.
EHYAN: (Hîn. C.) Zamanlar. (Bak: Ahyân)
EİMME-İ ÂLÎŞAN: Çok yüksek mertebesi ve büyük kıymeti olan imamlar. İmam-ı A'zam, İmam-ı Şâfiî gibi.
EJGAN: (Ejgehân) : f. Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan.
EJHAN: f. Tenbel.
EKANİM: (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
EKANİM-İ SELÂSE: Üç unsur. (Bak: Teslis)
EKFAN: (Kefen. C.) Kefenler, ölülerin sarıldıkları bezler.
EKMELÂNE: Ekmel olana yakışacak şekilde.
EKNAN: (Kinân. C.) Mahfazalar, perdeler. * Evler, odalar, hücreler. Çadırlar.
EKRAN: Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.
EKREMANE: Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.
EKSANTRİK: Lât. Merkezden uzakta kurulmuş. * Mat: İç içe olduğu hâlde merkezleri ayrı olan daireler. * Müstesna, taaccüb edilip şaşılacak, hayret verici.
EKSELANS: Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan.
EKSERİYET-İ SÜLÜSAN: Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.
EKULÂNE: f. Oburcasına.
EKVAN: (Kevn. C.) Alemler. Mahluklar. Varlıklar. Oluşlar.
EL-AMAN: Meded, aman, imdâd (mânasına olup yardım ve şikâyet edâtı olarak kullanılır).
EL-AN: Şimdi. Hâlâ. Hâl-i hazırda.
ELEMAN: (Lât: Element) Unsur. Bileşik bir şeyi meydana getiren basit şeylerden biri. Bir bütünün parçaları.
ELEMZEDE-GÂN: (Elemzede. C.) f. Elemliler, kederliler, dertliler.
ELF-İ SÂNİ: İkinci bin.
ELHAN: (Lahn. C.) Lâhnlar, nağmeler, besteler, ezgiler.
ELHAN-I ŞİTA: Cenab Şahâbeddin'in şöhret bulmuş olan bir kış şiiri. Kış nağmeleri.
EL-İHSAN ALE-L İHSAN $: İhsan üzerine ihsan, lütuf üzerine lütuf.
ELVAN: (Levn. C.) Renkler. Muhtelif görünüşler.
ELVAN-I İBADET: İbadet renkleri. * Mc: İbadet çeşitleri.(Nasılki insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır ve Fâtiha-i Şerife, şu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın bir timsal-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibadatın envâını şâmil bir fihriste-i nuraniyedir ve bütün esnaf-ı mahlukatın elvan-ı ibadetlerine işaret eden bir harita-i kudsiyedir. S.)
ELVAN-I SEB'A: Yedi renk.
EMAN: Korkusuzluk. * Af ve yardım dileme. Eminlik. (Bak: Aman)
EMANAT: (Emanet. C.) Emanetler.
EMANET: Eminlik. İstikamet üzere bulunmak. * Birisine koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için teslim edilen şey. Birisine bir şeyi koruması için bırakma. Emniyet edilip inanılan şey. * Başkasının hukuku emniyet edilip, inanılabilen. * Osmanlılar Devrinde bazı devlet dairelerine verilen isim. Şehr emâneti, Rusumat emâneti gibi...(Dinimiz, emaneti ehline bırakmamızı emreder. İdare makamları da birer emanettir. Hz. Ömer (R.A.) halifelik makamına getirilince şöyle demiştir: "Ey insanlar! Ben Allah ve Peygamberimize itaat ettiğim sürece, siz de bana uyun ve itaat edin. Doğru yoldan saparsam, kılıçlarınızla beni doğrultun." Demek ki müslüman hata ve haksızlık karşısında pasif kalamaz.)
EMANETDAR: f. Kendisine birşey emanet edilen kimse, emanetçi.
EMANETDARÎ: f. Emanetçilik.
EMANETEN: Emanet yoluyla, emanet olarak. * Bir resmî daire tarafından bizzat, ihale şeklinde ve iltizam suretiyle olmayarak.
EMAN-HAH: f. Eman isteyen, eman diliyen, aman diyen.
EMANİ: Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. * f. Eminlik, korkusuzluk.
EMANİ-İ MAHSUSA: Hususi arzular, özel maksatlar.
EMİRANE: f. Emredene yakışır bir surette. Emir gibi.
EMN Ü EMÂN: Korkusuzluk ve emniyet hâli.
EMN Ü EMÂNET: Emniyet ve eminlik.
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
EMRAN: (Mern. C.) Kürkler, mernler, hayvan derileri, postları.
EMRAZ-I İNTANİYYE: Mikroplu ve ateşli hastalıklar.
ENANİYET: (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene, künuz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlâhiyyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elifin "İki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; İcattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.İşte, mahiyetini şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet, nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim" diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye mecburdur.İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları; kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde, abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.)
ENBAN(E): f. Yiyecek çantası, heybe. Dağarcık adı verilen deri çanta.
ENCÜMEN-İ DÂNİŞ: Akademi. İlim encümeni.
ENGÜŞT-İ MUHANNÂ: Kınalı parmak.
ENGÜŞTANE: f. Dikiş yüksüğü.
ENİSAN: f. Boş ve mânasız yalan söz.
ENNANE: Çok inleyen ve çok şikâyetçi olan kadın.
ENTERESAN: Fr. Alâka çekici, dikkate lâyık, nazarı celbedici. Câlib-i dikkat.
EPSAN: f. Bileği taşı.
ER'AN: Ahmak, bön, salak, ebleh. * Deli, çılgın. * Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş. * Uzun boylu, akılsız kişi. * Leşker. * Dağ. (Müe: Ra'nâ)
ERANİB: (Erneb. C.) Tavşanlar.
ERANİB: (Ernebe. C.) Burun uçları.
ERCAN: Fars diyarında bir yerin adı.
ERCÜVAN: Erguvan çiçeği. * Kırmızı kadife. * Kırmızı şey.
ERENDAN: f. "Hâşâ" mânasına inkâr ifade eden bir kelimedir.
ERGAN: Söz dinlemek.
ERGANDE: f. Hırslı, öfkeli. * İçkiye düşkün olan sarhoş.
ERGAVAN: Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç.
ERGÜVAN: Güzel ve parlak kızıl renkli bir çiçek. (Garbda ercuvan denilir.)
ERKABAN: Uzun boyunlu.
ERKÂN: (Rükn. C.) Rükünler. Esaslar. Temeller. İleri gelen kimseler.
ERKÂN-I ASKERİYE: Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.
ERKÂN-I DEVLET: Devletin ileri gelenleri, dünyevi makamca ileri olanları.
ERKÂN-I HARB: Harb için yetişmiş zâbit. Kurmay subay. * Harb işlerini idare eden kumandanlar. Harb erkânı.
ERKÂN-I İSLÂMİYE: İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.)
ERKÂN-I SALÂT: Namazın rükünleri.
ERKÂN-I SEB'A: Yedi rükün.
ERKAN: Sarılık denilen bir hastalık çeşidi. * Ekini ifsâd eden âfet.
ERMAGAN: f. Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye.
ERMAN: f. Arzu, istek, taleb. * Pişmanlık, pişman olmak, nedamet.
ERMAN-HÂR: f. Pişman olan, nedamet eden.
ERRE-HÂNE: f. Bıçkı yeri, hızar.
ERVENAN: Dik ses, sadâ. * Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.
ERZAN: f. Ucuz, değeri düşük, pahalı olmayan. * Lâyık, münâsib, muvafık, elyâk, şâyân, müstehak, uygun, yerinde.
ERZANÎ: f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk.
ERZANİŞ: f. Hayır ve iyilikler.
ESANİD: İsnadlar. Senedler.
ESANS: Çeşitli yollarla bitkilerden elde edilen veya suni olarak yapılan, kokulu ve uçucu sıvı.
ESARET-İ HAYVANÎ: Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
ESBAN: Kadınların başlarını örttükleri güzel ve ince bir örtü. * Kadınların, yüzlerini örtükleri peçe, tül.
ESBRAN: f. At süren, süvâri, at koşturan.
ESEF-HAN: f. Acıyan, merhamet eden, şefkat eden, esef eden.
ESER-İ SAN'AT: San'at eseri. San'at değeri olan eser.
ESİRÂNE: f. Esirce, kölece.
ESMAN: (Sümn-Semen. C.) Her şeyin pahası, tutarları, semenleri. * Sekizde birler.
ESNAN: (Sinn. C.) Dişler. * Yaşlar. İnsanın doğduğu andan ölümüne kadar uzvî sîretinde birbirini takibeden muhtelif zamanlar. (Yâni: Tufuliyet, Sabavet, Şebabet, Kühûlet ve Şeyhuhet denilen zamanlar.)
ESRAR-I HÜSN Ü ÂN: Güzelliğin sırları.
ESTAN(E): f. İstirahat edilecek ve uyunacak rahat yer.
ESYAN: Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.
EŞCAN: (Şecen. C.) Şecenler, elemler, gamlar, kederler, tasalar, sıkıntılar, ıztırablar.
EŞKÂL-İ ZEMAN: Zamanın şekilleri. * Ahmet Rasim'in bir romanı.
EŞK-EFŞAN: f. Çok ağlayan, gözyaşı döken.
ETAN: f. Dişi eşek. * Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. * Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş.
ETELAN: Adım birbirine yakın olmak.
ETENAN: Adım birbirine yakın olmak.
EVAHİR-İ RAMAZAN: Ramazan ayının sonları, son günleri.
EVAN: (Bak: Avân)
EVANİ: Kapkacaklar, kaplar.
EVBAŞAN: (Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.
EVLÂD-I VATAN: Vatan çocukları.
EVRAN: Biçme, ölçü, mikyas, tahmin, keşif, biçim, endam, tenasüb.
EVSAN: (Vesen. C.) Putlar. Sanemler.
EVTAN: (Vatan. C.) Vatanlar, insanın doğup büyüdüğü ve sevdiği memleketler, hatta uğrunda can verilen topraklar.
EVZAN: (Vezin. C.) Vezinler. Tartılar.
EVZAN-I ARUZİYYE: Edb: Aruz vezinleri.
EYHEMAN: Ateş ve sel.
EYHUKAN: Maydanoz otu.
EYMAN: (Eymün) (Yemin. C.) Andlar. Yeminler. Kasemler. * Fık: Zevcesi ölmüş er. * Sağ taraflar. Sağlar.
EYMAN-I SÂDIKA: Doğru yeminler.
EYVAN: f. Köşk. Büyük salon. Büyük sofa. Divanhâne.
EYVAN-I KİSRA: Dicle Nehri kenarında sol tarafta Medâyin şehrinde yıkıntıları bulunan eski İran (Acem) Padişahına mahsus bir saray. Bu saray, Peygamberimizin (A.S.M.) doğduğu gece çatlamıştır.
EYYAM-I KUR'ANİYE: Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra yıldızının bir günü bin senedir.)
EYYAN: Vakit, zaman.
EYYÜHEL-İHVAN: Ey kardeşler, ey ihvân (meâlinde hitab).
EYZAN: Böylece, kezâ, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle.
EZ ÂN CÜMLE: O cümleden olarak.
EZAN: Namaza dâvet ve vahdaniyet-i İlâhiyyeyi ve hakaik-ı İslâmiyyeyi âleme, kâinata ilân etmek için minare ve emsali mahallerde edilen nidâ. Kamet getirmek. * Bildirmek.(Ezan, Müslümanlığın mühim bir şiârıdır. Ezan esnasında konuşmamak, hattâ Kur'an okumayı bırakıp dinlemek efdaldir. B.İ.İ.) (Bak: Taabbüdî)
EZANÎ: Ezan ile alâkalı.
EZANÎ SAAT: Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere ayarlanmış saat.
EZDİLİ CAN: (Ez-dil-i cân) Candan ve gönülden.
EZGEHAN: f. Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse.
EZHAN: Zihinler. Müdrikler. Anlamayı meydana getiren duygular.
EZHERAN: (Ezhereyn) Ay ile güneş.
EZKAN: (Zakn. C.) Çeneler.
EZMAN: Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
EBU HASAN-I ŞAZELÎ: (Bak: Şazelî)
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
FA'ALÂNE: f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette.
FAHİMÂNE: f. İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette.
FAHM-İ HAYVANÎ: Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
FAHURANE: f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
FÂİK-ÜL AKRÂN: Akranlarından daha üstün.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ): Yemiş satan kimse.
FAKİRÂNE: f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
FAKİRHÂNE: Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
FANATİK: Fr. Bir dinin veya mezhebin çok aşırı taraftarı olan.
FANİ: Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. L.)
FANİD: Bayat şeker.
FANİYYET: Fânilik, ölümlülük.
FANTAZİYE: yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.(Sefahet ve dalâlette bozulmuş ve İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere Cehennemî hâleti hediye ettin! Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden, esfel-i sâfilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!......Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. L.)
FANTEZİ: yun. Çeşitli ve süslü. Müsrifane süs isteğinden doğan hayal hareketi ile yapılmış süslü eşya veya süslenmek. Ağırbaşlı olmayan.
FANUS: yun. Fener. Sâbit ve süslü fener. * Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.
FARAN: İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
FARİSAN: (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
FARKADAN: (Bak: Ferkadan)
FARZ-I ZANNÎ: Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
FARZEN (FARZAN): Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
FÂSILA-İ SALTANAT: Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.
FASÎHANE: f. Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla.
FASL-I HAZÂN: Sonbahar, güz.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FATANET: (Fetânet) Zihin açıklığı. Çabuk kavrayış ve anlayış. Sağlam anlayış. Fıtnetlik. * Müteyakkız oluş. * Peygamberlerin sıfatlarından biridir.
FÂTİH SULTAN MEHMED HAN: (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth eden kumandan ve askerlerini medh ü senâ etmişti. Dört-beş lisan bilen Sultan Fâtih, saltanatı boyunca büyüklü küçüklü 17 devleti aldığı gibi 29 Mayıs 1453 Salı günü İstanbul'u fethederek İslâma kazandırdı ve orta çağa son verdi. En eski ve büyük Bizans Kilisesi olan Ayasofya'yı putlardan temizledi ve orasını sâdece Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen camiye çevirdi ve kıyamete kadar câmi' kalmasını yazılı vasiyet ile vakfeyledi, Müslüman Türk milletine bıraktı. (R. Aleyh)(Meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fâtih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir âbidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fâtih, bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fâtih'in arzusunun hilâfına olarak, bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fâtih, cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fâtih aleyhine dâva açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen Büyük Padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birden bire, hâkimin şu ihtariyle karşılaşmış: - Oturma Beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'i olacaksın; ayakta beraber dur!Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısasa tâbi olduğunu ve elinin kesileceğni bildirir.Fakat mimar kısası istemediği için, Büyük Fâtih günde on altun tazminata mahkûm olur; ve hatta kısastan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır." İslâm mahkemesinin adâletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin huzur-u mahakimde müsavi olduğunu gösteriyor. İ.İ.)
FEDÂ-YI CÂN: Canını verme, canını fedâ etme, kendini kurban etme.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FEDDAN: (C: Fedâdin) Bir çift öküz. * Bir günde bir çift öküzle sürülebilen arazi. * Daha çok mısırda yer ölçülerinde kullanılan bir kelime.
FEGANE: f. Düşük (çocuk).
FELÂH-I VATAN: Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti. * Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup.
FELAHAN: f. Sapan. Taş atmaya mahsus âlet.
FELAN: İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim.
FELASİFE-İ YUNAN: Yunan feylesofları.
FELSEFE-İ BEYAN: Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.
FENAFİLİHVAN: (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.
FENN-İ BEYAN: (Bak: İlm-i beyan)
FENN-İ MEÂNÎ: Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi.
FERAH-EFŞAN: (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
FERANCEMŞEK: Reyhan karanfili.
FERDANİYET: Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
FERGAND(E): f. Fena koku, kokmuş. * Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık.
FERHAN: (C.: Ferâhî) Ferahlı. Sevinçli. Şâdan. Mesrur.
FERİHAN: (Fârihan) Sevinçli olarak, iftihar ederek.
FERKADAN: Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).
FERMAN: f. Emir. Tebliğ.
FERMAN-I İLÂHÎ: Allah'ın fermanı.
FERMAN-BER: İtaatli ve muti olan. Hakkında emir çıkarılan. Fermanlı.
FERMAN-BERDAR: f. Fermana uyan, emre uyan.
FERMAN-DİH: f. Hükmü geçen, verdiği emri dinlenen.
FERMAN-FERMA: Hüküm süren, emir veren, emir buyuran, hüküm fermâ.
FERMAN-REVA: f. Pâdişah, hükümdar. * Emri kabul edilen.
FERSAN: f. Derisi kürk yapımında kullanılan bir sansar cinsi.
FERYAD-I ANDELİB: Bülbülün feryâdı, ötmesi. * Yirmiiki martta olan bir fırtına.
FERYAD-HAN: f. Yardım isteyen.
FERZAN: İlim ve hikmet.
FERZANE: f. Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. * Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse.
FERZANE-GÎ: f. Üstünlük, rüçhaniyet. * Bilgi.
FERZENDÂNE: Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
FESANE: f. Asılsız hikâye. Masal. (Bak: Efsane)
FE-SÜBHANALLAH: Allah (C.C.) ne güzel yaratmış; Allah Sübhândır, bütün noksanlıklardan münezzehtir; Her şey kendine tesbih eder (anlamında olup hayret ve taaccübü ifâde için söylenir.) (Bak: Sübhân)
FEŞAN: f. Saçma. Neşretme. * Yayıcı. Serpici olan.
FETANET: (Bak: Fatânet)
FETH-İ KOSTANTİNİYYE: İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethi.
FETTAN: Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.
FETTANE: Mehenk taşı. Altun ve gümüşü muâyeneye yarıyan taş.
FEVEHAN: (Fevh. C.) Güzel kokular.
FEVERÂN: Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak. * Köpürmek. * Coşmak. * Kokunun etrafa yayılması. * Depreşmek. * Şiddet.
FEVERÂN-I ÂB: Suyun fışkırması.
FEVERÂN-I DEM: Kan fışkırması.
FEVKALKANUN: Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.
FEVKANÎ: Üst, üst tarafta, üstteki.
FEYEZAN: f. Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz.
FEYLEMANÎ: Cüssesi büyük olan.
FEYNAN: Güzel uzun saçlı kişi.
FEYZ-RESAN: f. Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden.
FIKARÂT-I ANİFE: Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE: Tıb: Bel omurları.
FIKDAN: Yokluk. * Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.
FIKDAN-ÜL AHBAB: Ahbab yokluğu. Ahbabsızlık.
FIKDAN-I AKL: Akıl azlığı, salaklık, ahmaklık.
FIKDAN-I İMKÂN: İmkân azlığı, imkânsızlık.
FIKDAN-I NUKUD: Para darlığı, parasızlık.
FIKRA-HÂN: f. Hikâye söyliyen, fıkra anlatan.
FÎ-ZAMANİNA: Devrimizde. Zamanımızda.
Fİ AMAN-İLLAH: Allahın muhafaza, siyânet ve hıfzında.
FİGÂN: f. Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma.
FİGÂN-PERVER: f. Feryad ettiren, bağırtan.
FİGÂN-TİZ: Yüksek feryad.
FİKR-İ ÂMİYANE: Bayağı fikir, alelâde düşünce.
FİKR-İ VATAN: Vatan düşüncesi, vatan fikri.
FİNHAN: Leğen dedikleri kap.
FİRAVAN: f. Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla.
FİRNAS (FÜRÂNİS): (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
FİRZAN: (C: Ferâzine) Arif. * Fen sahibi kimse.
FİSTAN: Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir. * Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf. (O.T.D.S.)
FİTAN: Eyer örtüsü.
FİTNE-İ ÂHİRZAMAN: Âhirzamandaki fitne. Deccal fitnesi.(Rivayette var ki: "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz. " Bunun için binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitneden istiaze etmiş, azâb-ı kabirden sonra $ vird-i ümmet olmuş. Allahu a'lem bissavab, bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya'da hamamlarda, kadın erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyal olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlup olup o ateşe sarhoşane bir sürur ile düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedarlık ile pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz. ş.)
FİTNE-CİHAN: f. Fitne koparan, fesat karıştıran, bozgunculuk yapan.
FİTYAN: (Fetâ. C.) Delikanlılar, yiğitler, bahadırlar, gençler, mertler.
FLANDRA: Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar.
FRENGİSTAN: f. Avrupa, garb âlemi, batı memleketleri.
FURKAN: Hak ile bâtılı birbirinden ayıran. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı farkedip ayıran. * Kur'an-ı Kerim. * Kur'an-ı Kerim'in 25. suresinin ismi.(Furkan; ayırmak, ayırd etmek mânalarından masdardır. Ekseriyetle fark ma'kulâtta, tefrik mahsusatta kullanılır. Sonra furkan, fârık veya mefruk mânasına da gelir. Bu suretle mühim davaları hall ü fasleden kat'i bürhanlara, mu'cizelere furkan ıtlak olunur. Bu mâna ile Kur'an-ı Kerim'in bir ismi de "El-Furkan'dır. E.T.)
FÜNUN-U EKVÂN: Kâinata dair fenler. Âlemlere, vücudlara, keyfiyetlere dair olan fenler.
FÜRKAN: (Bak: Furkan)
FÜRUG-EFŞAN: f. Işık saçan.
FÜRU-MANDE: f. Yorgun. bitkin. * Şaşkın, şaşırmış. * Âciz, beceriksiz. * Aşağıda, geride kalmış olan.
FÜRU-MANDEGÎ: f. Yorgunluk, bitkinlik. Beceriksizlik.
FÜRUZAN: f. Parlak, parlayıcı, parlayan.
FÜTAN: f. Düşen, düşerek.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSE: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FERAH-EFŞAN: (Ferah-feşân) f. Sevinç veren, ferah saçan.
FERANCEMŞEK: Reyhan karanfili.
ÇABÜK-HIRÂMÂN: f. Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
ÇÂKERÂNE: f. Kölecesine, köle gibi.
ÇANE: f. Çene.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ: Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
ÇAR-ZEBAN: f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
ÇEHAN: f. Damlıyan, damlayıcı.
ÇEHÂR-GÂNE: f. Dört unsur.
ÇEKAN: f. Damlamış, damlıyan.
ÇEMENİSTAN: f. Bahçe, çimenlik.
ÇENDAN: f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar.
ÇERAGAN: f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
ÇESPAN: Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.
ÇEŞAN: f. Topuz, gürz.
ÇEŞM-İ GİRYÂN: Ağlayan göz.
ÇEŞMAN: (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
ÇETR-İ ANBERİN: Karanlık gece.
ÇEVGAN: f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek.
ÇİLEHÂNE-İ UZLET: Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.
ÇİSAN: f. Ne gibi? Nasıl?
ÇİSTAN: f. Bilmece.
ÇUBAN: f. Çoban, sığırtmaç.
ÇUNAN: f. Öyle böyle.
ÇÜNAN: f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi.
ÇEŞAN: f. Topuz, gürz.
ÇEŞMAN: (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
GABANE: Kişinin fikir ve tedbirinin zayıf ve eksik olması.
GADDARANE: f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
GAFİLÂNE: f. Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine.
GAİBÂNE: f. Hazırda görünmeksizin, yüzyüze olmadan. Gizliden.
GALA (GALEYÂN): Kaynamak.
GALAN: Çok susayan, çok susamış olan.
GALEYAN: Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak. * Tuğyan ve azgınlık.
GALEYAN-I EFKÂR: Fikirlerin galeyanı. Fikirlerin coşması.
GALEYAN-I MÂ': Suyun kaynaması.
GALİBANE: f. Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette.
GALİYE-DÂN: f. Güzel kokulu şeylerin muhafaza edildiği kap, mahfaza.
GALLE-DAN: f. Tahıl anbarı, zahire deposu.
GALTAN: f. Yuvarlanan, tekerlenen.
GAMMAZANE: f. Fitnecilikle, gammazlıkla, koğuculukla.
GAMM-HANE: f. Hüzün ve tasa yeri. * Mc: Dünya.
GAMZE-İ FETTÂN: Câzibedar ve süzgün bakış.
GÂN: f. Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân $ : f. Hizmetçiler, bendeler.
GANA: Kifayet, kâfi gelme. * Menfaat, fayda.
GANAİM: (Ganimet. C.) Harpte ele geçen mallar. Ganimetler.
GANAİM-İ BAHRİYE: Harbte ele geçirilen düşman gemileriyle, bunlara ait her türlü levâzım ve eşyâlar.
GANAİM-İ HARBİYE: Harbde düşmandan alınan top, tüfek, gemi, vasıta, yiyecek, içecek vs. gibi ganimetler.
GANBOT: Yapısı küçük olmakla beraber, nisbeten ağır toplarla mücehhez harp gemisi.
GÂNE: f. Bazı sayıların sonlarına eklenerek "lik" halinde sıfatlar yapılır. (Meselâ: Cihâr-gâne: f. Dörtlük.)
GANEC: Koca. * şeyh.
GANEM: Koyun.
GANES: Su içtikten sonra teneffüs etmek.
GANG: ing. Haydut çetesi.
GANÎ: Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.
GANİ-Yİ MUTLAK: (Gani-yi ale-l ıtlak) Cenab-ı Hak. Her şeye sahip ve hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan gani.
GANİM: Ganimet alan.
GANİMEN: Ganimet almış olarak.
GANİMET: Harpte düşmandan alınan mal. * Çalışmaksızın ele geçen nimet.
GANİMÎN: Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.
GANİYE: Çok hoş, çok lâtif. * Kadın şarkıcı. * Zengin kadın veya kız.
GANM: Kabile ismi.
GANNAC: (Gunc. dan) Çok işveli, çok nâzik.
GANYAN: Fr. At yarışında birinci gelen.
GARAN: Tavşancıl kuşunun erkeği. * Açlık. * Zayıflık.
GARAZKÂRANE: f. Hased ve düşmanlıkla.
GARDİYAN: Fr. Kolcu, nöbetçi, muhafız.
GARETGERÂN: f. Yağmacılar, çapulcular.
GARİBANE: f. Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine.
GARKAN: Batarak, boğularak.
GARRAN: f. Kükreyen, haykıran. Homurdanan.
GARSAN: Karnı aç kimse.
GASBEN ANH: Ona rağmen.
GASBEN ANK: Sana rağmen.
GASEYAN: Mide bulantısı. Kusmak.
GASSAN: Dolu, mümteli.
GAŞAN: (Gaşayân) Gönül dönmek. * Akıl gidip, bihoş olmak.
GAŞEYAN: Kendinden geçmek. Kendini kaybetmek. Bayılmak. Gaşyolmak.
GATFAN: Ev içinde su dökmek için yapılan yer. * Erkek ismi.
GAVANÎ: (Ganiye. C) Zenginler. * Kadın şarkıcılar.
GÂV-BAN: f. Sığır çobanı, sığırtmaç.
GAVELAN: Acı bir ot.
GAYB-DAN: f. Gaybı bilen.
GAYRET-İ MERDANE: Mertçesine gayret.
GAYSAN: Gençlik şiddeti.
GAYURAN: (Gayur. C.) Çalışkanlar, gayretkeşler, gayretliler.
GAYURANE: f. Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi.
GAYZ-EFŞAN: f. Hiddetli, öfkeli, kızgın.
GAYZERAN: İtburnu.
GAZANFER: Kahraman. * İri arslan.
GAZANFER-İ GAZUB: Kükremiş arslan.
GAZANFERÂNE: f. Arslancasına, arslan gibi.
GAZBAN: (Gadbân) Dargın, kızgın.
GAZEL-HAN: f. Gazel okuyan.
GAZEL-HANÎ: f. Gazel okuyuculuk.
GAZEVAN: Hızlı giden iyi at.
GEDA-ÇEŞMANE: f. Açgözlülükle, açgözlücesine.
GEDAYAN: f. Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar.
GEDAYANE: f. Dilencilikle.
GEHAN: f. Zaman, an, vakit.
GELEBAN: f. Sığırtmaç, çoban.
GENC-İ NİHAN: Gizli hazine.
GERDÂN: f. Dönen, dönücü. Çeviren. (Bak: Gerden)
GERDİŞ-İ ZEMÂN: Zamânın dönüşü.
GERGEDAN: Burnu üzerinde boynuzu bulunan ve file benzeyen vahşi bir hayvan.
GERM-RAN: f. Atı çok süren, hızlı at süren.
GEVAN: (Gev. C.) Kahramanlar, yiğitler.
GEVHER-EFŞAN: f. Cevher saçan.
GEYLANÎ: Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuşlar, ruhâni feyze ermişlerdir. Aktab-ı Erbaa'dan sayılır. (R.A.)
GILMAN: (Gulâm. C.) Bıyığı yeni bitmiş gençler. * Cennet'te hizmet gören delikanlılar. * Köleler, esirler.
GILMAN-I ENDERUN: Tar: Topkapı Sarayı (Yenisaray) iç oğlanları hakkında kullanılan bir tabirdir. Bunlar derece ve hizmet itibariyle başka başka odalara ayrılmışlardı.
GILMAN-I HASSA: Tar: Padişahların hususi köleleri. Bunlara ilk zamanlarda "İç oğlanları", daha sonları da "İç ağaları" da denilirdi. Bunlar, "Enderun-u Hümayun" denilen ve sarayın Babussaade'den içeride bulunan kısmında hizmet ederler; derece ve hizmet itibariyle başka başka odalarda otururlardı. Bu odalar; Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Odası, Kiler Odası, Hazine Odası adlarını taşırlardı.
GILMAN Ü CEVARÎ: Köleler ve cariyeler.
GIRANDİ DİREĞİ: Geminin ortasındaki en büyük direk. Bu yekpâre olmayıp üst üste dört direkten mürekkepti.
GIRBAN: (Gurâb. C.) Kargalar.
GIŞYAN: Bürünmek, örtünmek. * Cimâdan kinâye olur.
GİRAN: f. Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. * Sert. Katı. * Bıktırıcı. Usandırıcı.
GİRAN-BAHA: f. Kıymet ve pahası çok olan.
GİRAN-BAR: f. Meyvesi çok olan ağaç. * Ağır yüklü. * Gebe insan veya hayvan. * Zengin, gani.
GİRAN-CAN: f. Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam).
GİRAN-CANÎ: f. Can sıkıcılık.
GİRAN-DEST: (C.: Girandestân) f. İşini ağır yapan kimse. Eli ağır kişi.
GİRAN-DESTMAYE: f. Zengin, gani. Sermayesi ve malı mülkü çok olan. * Mârifetli, mahâretli, hünerli.
GİRAN-DUD: f. Duman, sis. * Kara bulut.
GİRAN-GUŞ: (C.: Giranguşân) f. Sağır, kulağı ağır işiten.
GİRAN-GUŞÂNE: f. Sağırcasına.
GİRAN-HAB: f. Uykusu ağır olan adam.
GİRAN-HAR: f. Obur, çok yiyen.
GİRAN-HATIR: f. Canı sıkılmış, gücenmiş.
GİRAN-HUY: f. Fena mizaçlı. Kötü huylu.
GİRANÎ: f. Ağırlık, sıklet.
GİRAN-KADR: f. Kadr u itibar sahibi. Hürmet edilen kimse.
GİRAN-KÎSE: f. Cimri, hasis, pinti.
GİRAN-MAYE: f. Kıymetli ve değerli olan şey.
GİRAN-RİKAB: f. Ciddi ve vakur kimse. * Harpte düşmana saldıran, azimli kişi.
GİRAN-SAYE: f. Yüksek makam ve mevki sahibi. * Ordu kumandanı.
GİRAN-SENG: f. Ağır başlı kişi. Ciddi ve vakar sahibi kimse. * Sabırlı, kanaatkâr.
GİRAN-SER: (C.: Giranserân) f. Mağrur, kibirli, gururlu, kendini beğenmiş.
GİRAN-SERÎ: f. Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik.
GİRAN-SEYR: (C.: Giranseyrân) f. Hareketleri ve yürüyüşü ağır olan.
GİRAN-SİRİŞT: (C: Giransiriştân) f. Tembel, ağır tabiatlı, ağır kanlı.
GİRDEBAN: f. Gözcü, gözetici.
GİRÎBAN: f. Elbise yakası.
GİRÎBAN-ÇÂK: f. Yakası yırtık. * Mc: Kederli, hüzünlü, üzüntülü.
GİRÎBAN-GİR: f. Yaka tutan.
GİRÎBANÎ: f. Bir çeşit gömlek.
GİRİFTE-ZEBAN: Kekeme, dili tutuk.
GİRYAN: f. Gözyaşı döken. Ağlayan.
GİRYE-FEŞAN: f. Acıklı acıklı ağlayan, gözyaşı saçan.
GİRYE-KÜNAN: f. Gözyaşı dökerek, ağlayarak.
GÎTÎ-BAN: f. Hükümdar, padişah.
GÎTÎ-SİTAN: f. Dünyayı zapteden, cihangir.
GRANİT: Fr. Jeo: Muhtelif renklerde çok sert bir çeşit taş.
GUDDE-İ TAHT-EL LİSAN: Dilaltı bezi.
GUDEKÂNE: Çocukçasına.
GUFRAN: Cenab-ı Hakk'ın günahları affedip örtmesi, rahmeti.
GULAN: Tadı ekşi olan ilâçlar.
GULANE: f. Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle.
GULYABANİ: İnsanı felâkete attığına itikad edilen vahşi bir mahluk ismi.
GUNYAN: Kimseye ihtiyacı olmayıp müstağni olmak.
GUR-HANE: f. Türbe.
GURİSTAN: f. Mezarlık, türbe. Kabristan.
GURRAN: f. Haykıran, gürleyen, homurdayan.
GUSPEND-GÜŞÂN: f. Kurban bayramı.
GUSSANÂK: f. Kederli, hüzünlü, tasalı, kaygılı.
GUŞ-İ CAN: Can kulağı.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
GUŞANE: Düşürülmüş hurma. * Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.
GUŞE-İ DEHAN: Ağzın iki tarafı.
GÜLABDAN: İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.
GÜLBANK: (Gülbang) f. Bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhi, tekbir.
GÜLBANK-İ MUHAMMEDÎ (A.S.M.): Ezan.
GÜLDAN: f. Vazo, içine çiçek konan kap, gül mahfazası.
GÜLDEHAN: (Güldehen) f. Ağzı gül gibi güzel ve lâtif olan.
GÜLEFŞAN: (Gül-efşân) f. Gül saçan.
GÜLFEŞAN: f. Gül saçan, gül dağıtan.
GÜLHANE: İstanbulda Sarayburnu'ndan Topkapı Sarayı'nın duvarlarına ve bir taraftan Çizme Kapısı hizasına kadar devam eden saha. Bunun deniz tarafında, şimdiki hat boyunun batısında vaktiyle sıra ile gül bahçeleri bulunduğundan bu isim verilmiştir.
GÜLHANE HATT-I HÜMAYUNU: Tar: Gülhanede okunan hatt-ı hümayun münasebetiyle meydana gelmiş bir tabirdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bir zamanlar dünyayı titreten kuvvet ve kudreti, çeşitli sebep ve te'sirlerle büyük bir zaafa uğramış ve en nihâyet devlet, bir vilâyet hükmünde olan Mısır'ın idaresini ele geçiren Mehmed Ali Paşa'nın elinde zebun olacak bir dereceye düşmüştü. Memleketin bu halini gören ve Avrupa'da elçiliklerde bulunması itibariyle Avrupa devletlerinin memleket hakkındaki fikirleriyle zamanın cereyanlarını yakından müşahede eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, memleketin selâmeti ancak idare usulünün ıslahında ve tebaaya salâhiyet ve hukuk verilip mes'uliyet esasının te'sisinde olduğunu iddia ederek yeni padişah olan Abdülmecid'e 3 Kasım 1839 Pazar gününde bir hatt-ı hümayun sudur ettirdi. Reşit Paşa'nın bu hat'la açtığı devir, tarihte Tanzimat namıyla anılmaktadır. Bu fermana göre memlekette bundan sonra herkes mal, can ve ırz emniyetine sahib olacak, vergiler ve asker toplanması belirli nizamlara bağlanacak, memuriyetlere lâyık olanlar getirilecek ve memurlara muayyen bir maaş tâyin olunacak, rüşvet alınmayacak, bir mahkeme kararı olmadan kimse mahkum edilmeyecek, bütün Osmanlı tebaası aynı kanunî ve hukukî haklara sahip olacaklardı. Bu ferman, bilhassa Hristiyan tebaa için te'min ettiği eşit haklar yüzünden Avrupa'da çok iyi karşılanmıştır. (O.T.D.S.)
GÜLİSTAN: (Gülsitân) Gülyeri, gül bahçesi.
GÜLSİTAN: (Bak: Gülistan)
GÜMAN: f. Zan. Tahmin. Sanmak. şüphe.
GÜNAHPİŞEGÂN: f. Günah işlemeyi âdet haline getirenler.
GÜRİSNE-GÂN: (Gürisne. C.) f. Açlar, fakirler, yoksullar.
GÜRİZAN: f. Kaçan, kaçıcı.
GÜŞADE-DESTÂN: (Güşadedest. C.) f. Cömertler, civanmertler, eli açıklar.
GÜYAN: f. Söyleyen.
GÜZERAN: f. Geçen, geçici. * Geçme. Geçiş.
GÜZEŞTE-GÂN: (Güzeşte. C.) Önden gelmiş olanlar, geçmişler.
GÜZÎDE-GÂN: (Güzide. C.) f. Seçkinler, beğenilmişler, seçilmiş olanlar.
GAYZ-EFŞAN: f. Hiddetli, öfkeli, kızgın.
GEDA-ÇEŞMANE: f. Açgözlülükle, açgözlücesine.
GEVHER-EFŞAN: f. Cevher saçan.
GIŞYAN: Bürünmek, örtünmek. * Cimâdan kinâye olur.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
GÜLEFŞAN: (Gül-efşân) f. Gül saçan.
GÜNAHPİŞEGÂN: f. Günah işlemeyi âdet haline getirenler.
GÜZEŞTE-GÂN: (Güzeşte. C.) Önden gelmiş olanlar, geçmişler.
HÂB-I GİRAN: Ağır uyku.
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN: Şeytanın tuzakları. * Kadınlar.
HABİRÂNE: f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde.
HABİSTAN: f. Yatakhane, yatak odası.
HACB-İ HİRMÂN: Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme.
HACB-İ NOKSAN: Bir vârisi mirastan kısmen mahrum etme.
HACC-I KIRAN: Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir.
HÂCEGÂN: (Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. * Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam.
HÂCEGÂN-I DİVAN-I HÜMAYUN: Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmuştu. Bu suretle hâcegân-ı divân-ı hümâyun tâbiri de tarihe karışmıştı. (O.T.D.S.)
HACELAN: Ayağında köstek olan kişinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek.
HÂCET-MENDÂNE: f. Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak.
HACİYAN: (Hâcı. C.) Hacılar, hacc farizasını yerine getirmiş olan müslümanlar.
HADAN: Necid'de bir dağ.
HADANE: Çocuk beslemek.
HADD-İ İMKÂN: Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan.
HADDAN: İki yanak.
HADESAN: Şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik. * Kaza.
HADEYAN: Yelmek.
HADİÂNE: f. Hile ile, hile yaparak.
HADREBAN: Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.
HAFAK (HAFAKAN): Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek.
HAFAKAN: Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab.
HAFFANE: (C.: Haffân) Deve kuşu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet.
HAFIKAN: (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı.
HAFTAN: Eskiden savaşlarda zırh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise. * Kaftan.
HAHAN: f. İstekli, arzulu, tâlib.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN): f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler.
HAİFANE: Korkakcasına, ödlekçesine.
HAİNANE: Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette.
HÂK-İ VATAN: Vatan toprağı.
HAKAN: Eski Türklerde hükümdar mânasınadır.
HAKAN-I MAĞFUR: Ölmüş hükümdar.
HAKANÎ: Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKDAN: f. Dünya, arz, yer.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE: f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HÂK İLE YEKSAN: Yerle bir.
HAKÎM-İ LOKMAN: (Bak: Lokman)
HAKÎMANE: f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette.
HÂKİMANE: Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
HAKİRÂNE: f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde.
HAKİYAN: (Hâki. C.) İnsanlar, nev'-i beşer, dünya halkı.
HAKKAN: Hakikaten, doğrusu.
HAKKANÎ: Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
HAKKANİYET: Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
HAKK-BÎNANE: f. Hakkı tanıyana göre.
HALECAN: Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan.
HALECAN-I KALB: Kalb çarpıntısı.
HALEF AN-SELEF: Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme.
HALİD BİN SİNAN: Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiş ise de kızı Nezd, Hz. Peygamberimize geldiğinde, o sırada Peygamberimizin $ âyetini okuduğunu işitince: "Bunu, babam da okurdu" demiş olduğu rivâyet edilir.
HANÇER-İ HALİDE: Saplanmış hançer.
HALİL-ÜR RAHMAN: Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır.
HALÎMÂNE: f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda.
HÂLİSANE: f. Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile.
HALK-I DÜ CİHAN: İki cihanın halkı. * Ölülerle diriler.
HALKAN: Yaradılışça, hilkatça.
HALLAC-I MANSUR: Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.
HALSAN: Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri.
HALVETHANE: f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konuşup görüşmeye mahsus yer.
HAMAN: Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanındaki Mısır Fir'avununun vezirinin ismi.
HAMELE-İ KUR'AN: Hâfızlar. Kur'anı ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler.
HÂME-RÂN: f. Kalem yürüten, yazan.
HAMİYET-MENDÂNE: f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HAMNANE: Kene.
HAMULANE: f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde.
HAMUŞAN: Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar.
HAMUŞANE: f. Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde.
HAN: f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
HAN: f. Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret ehlinin sakin olduğu yer.
HAN: f. Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçı dükkânı, lokanta.
HAN: f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân $ : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
HANA: Yaramaz ve boş sözler konuşmak.
HANACIR: (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
HANADIK: (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR: Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS: (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller.
HANAK: (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.
HANAN: Merhamet, şefkat, acıma.
HANAN: (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar.
HANASÎR: Helâk olmak.
HANASİRE: Hıyânet ehli, hâinler.
HANAT: (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR: (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar.
HANBELÎ: Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, İmam-ı Hanbelî)
HANCER: Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.
HANCER-İ BÜRRAN: Keskin hançer.
HÂNÇE: f. Küçük tepsi, ufak sini.
HÂNÇE-İ ZER: Küçük altın tepsi. * Mc: Güneş.
HANÇERE: Gırtlak, boğaz.
HANDA HAND: f. Devamlı gülme, sürekli olarak gülme. * Devamlı gülen, sürekli gülen.
HANDAN: f. Gülen, gülücü, mesrur.
HANDAN-RU(Y): f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
HANDE: f. Gülme, gülüş.
HANDE-İ ÂFTÂB: Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.
HANDE-İ GÜL: Gülün açması.
HANDEBAHŞA: f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANDEBAR: f. Güldüren, güldürücü.
HANDEFERMA: f. Güldürücü, güldüren.
HANDEFEŞAN: f. Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan.
HANDEHARİŞ: f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HANDEK: Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.
HANDEKÂR: f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANDEK GAZVESİ: Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-ı Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafına hendek kazılmasını emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meşhur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureyş arasına nifak düşmüş ve kâfirler şiddetli bir fırtınaya tutulup perişan bir halde dönmüşlerdir.
HANDEKÜNAN: f. Gülerek, güle güle.
HANDEMEŞHUN: f. Devamlı gülen. Çok gülen.
HANDEMU'TAD: f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan.
HANDEN: f. Okumak.
HANDENÜMA: f. Gülen.
HANDERİS: Eski şarap.
HANDERİZ: f. Gülüp duran, devamlı gülen.
HANDERUY: f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANDEZEN: f. Gülen.
HANDİSTAN: f. Şaka, lâtife.
HANE: f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi.
HANE-İ AVARIZ: Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HANE-İ ÂYİNE: Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.
HANE-İ DEVVAR: Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız.
HANE-İ FERDA: Ahiret.
HANE-İ HUDA: Beytullah, Kâbe.
HANE BER-DUŞ: Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE: Meyhane.
HANEBERENDAZ: (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
HANEDAN: f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi.
HANEF: İstikamet, doğruluk. * Ayak eğriliği. * Eğrilik, udûl.
HANEFÎ: Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: İmam-ı A'zam)
HANE-FÜRUŞ: f. Ev komisyoncusu, ev tellâlı.
HANE-GÎ: f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden.
HANE-GİR: f. Bir yeri mekân sayan kimse.
HANE-HARAB: f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HANE-HUDA: f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HANEK: Ağzın tavanı, damak.
HANE-KÜŞ: f. Mirasyedi, sefih.
HANEN: şevk. * Nefsin cima arzusu.
HÂNENDE: f. Okuyan, şarkı söyleyen.
HÂNENDE-GÂN: f. (Hânende. C.) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar.
HÂNENDE-GÎ: f. Şarkıcılık, hânendelik.
HANES: Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması. * Sığır burnu.
HANE-SUZ: f. Ev yakıcı. * Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse.
HANEŞ: (C.: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş. * Yılan.
HANEV: Eğmek. * Davar kösnemesi.
HANEZ: Mütegayyer olmak, değişmek. * Kokmak.
HANE-ZAD: f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu.
HANFEC: şişman, etli kişi.
HANFES: (C.: Hanâfis) Yellengen böceği. * Pislik yuvarlayan böcek.
HANGAH: f. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer.
HANGAR: Fr. Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. * Uçakları barındırmaya mahsus garaj.
HANHANA: Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık.
HANIK: (Hunk. dan) Boğucu, boğan. * Küçük dar yarık ve sokak.
HANIK: Boğmak.
HANIM SULTAN: Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.
HANİ': Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.
HANİF: İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı. * İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Eğri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
HANİF: Gururlu, mağrur, kibirli. * Dargın, küskün.
HANİFE: Bir kabile ismi.
HANİFEN MÜSLİMEN: Müslim ve hanif olarak.
HANİN: Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. * Şevk ve arzu.
HANİN-ÜL CİZ': Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.(Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayanıyordu) sonra minber-i şerif yapıldığı vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmiştir. M.)
HANİN-İ HAZİN: Acıklı sızlanma.
HANÎN: Burun içinden ağlamak. * Burun içinden gülmek.
HANÎRE: (C.: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum. * Kadınların yün ve pamuk attıkları yay. * Kirişi olmayan yay.
HANÎS: Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
HANİS: Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
HANİS: Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
HANİS: İki kat olmuş kimse.HANÎS : $ Zayıflık, gevşeklik.
HANİYE: Şarap. * Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.
HANÎS: Kebap olmuş nesne.
HANK: (Hınk) Boğmak. Boğazını sıkıp öldürmek. Boğazı sıkılıp boğulmak.
HANK: Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek. * Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.
HANKAH: (Bak: Hangâh)
HANKAN: Boğmak suretiyle, boğarak.
HÂNMÂN: f. Ev-bark, ocak.
HÂNMÂN-SÛZ: f. Ocak yakıcı, ev-bark yakan.
HANN: Yalvarmak. * İnlemek. * Esirgemek.
HANNAK: Boğan, boğucu.
HANNAN: Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.)
HANNAS: (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan. (Bak: Hunnes)
HANNASÎ: Şeytanla alâkalı.
HANSA: Sırtlan.
HAN-SALAR: f. Kilerci, sofracıbaşı.
HANSİR: (C.: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız. * Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.
HANŞEFİR: Bela, zahmet.
HANŞUŞ: Bakiyye, artan.
HANTAL: Kaba, büyük ve ağır.
HANTEM: (C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * İbrik. * Topraktan yapılan kap.
HAN U MAN: (Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal.
HANUN: Gümleyerek esen rüzgâr.
HANUT: Ölüyü, bozulup kokmaması için ilaçlama.
HANUT: (C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân.
HANVE: Güzel kokulu bir ot.
HANYA': Beli bükülmüş kadın.
HANZ: Kebap yapmak.
HANZAL(E): Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HAR-BAN: f. Eşekçi.
HARDAN: Kızgın, hiddetli, gadaplı. * Kast ve men'edici, engel olan.
HÂRİC-İ VATAN: Vatanın harici.
HARİFANE: f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan.
HÂRİS-İ VATAN: Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
HARÎSANE: f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HARİSTAN: f. Çalılık, dikenlik.
HARRAN: Susuz.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE: İnsanlık hassaları.
HASAN: Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN: Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN: Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. $ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.)
HASAN: İyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET: Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
HASAN-I BASRİ: (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.
HASÂT-I MESANE: Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
HÂSİDANE: f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine.
HASÎFANE: Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.
HASM-I BÎAMAN: Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman.
HASMANE: f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde.
HASRET-KEŞANE: f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi.
HASSASANE: f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
HASTE-GÂN: (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsızlar, marizlar.
HASUDANE: f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette.
HAŞAN: Kokmuş tuluk.
HÂŞİAN: Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek.
HÂŞİANE: f. Hâşi' olarak.
HAŞR-İ CİSMANÎ: Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
HATEMANE: f. Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine.
HATIR-I NEFSANÎ: Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
HATIR-I RAHMANÎ: Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.
HATIR-I ŞEYTANÎ: Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek.
HATIR-NİŞAN: f. Hatırda kalan, akılda duran.
HATIR-MANDE: f. Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış.
HATİBANE: f. Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına.
HATK (HATKÂN): Yürürken adımların birbirine yakın olması. * Yönelmek, teveccüh etmek.
HATME-İ HÂCEGÂN: f. Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları.
HATT-I BUTLAN: İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.
HATT-I MÜNHANÎ: f. Eğri çizgi. Eğilen hat.
HATTAN: Sünnetçi.
HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE: Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır.
HAVAN: İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanılan makine. * Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse. * Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet. * İçine çukur delikler oyulmuş büyük ağaç kütüğü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun bileşimine giren maddeler tokmak vasıtasıyla dövülerek ufalanırdı.) * Ask: Namlusu çapına oranla kısa olan ve aşırma atış yapmak için kullanılan top cinsinden bir ateşli silâh.
HAVAN: Arslan, esed.
HAVANIK: (Hânkah. C.) Tekkeler.
HAVANİT: (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, işrethâneler.
HAVATIR-I RABBANİYE: Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.
HAVATIR-I ŞEYTANİYE: Şeytanî vesvese ve düşünceler.
HAVELÂN: Dönme, dolaşma. * Değişme.
HAVELAN-ÜL HAVL: Senenin geçmesi. Senenin değişmesi.
HAVERAN: f. Doğu ile batı. Şark ile garp.
HAVFEZAN: Tarhun otu.
HAVL-İ HAVELÂN: Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması.
HAVMANE: (C.: Havâmin) Çok sağlam yer.
HAVRAN: Şam diyarından bir yerin adı. * Balıkesir'in bir ilçesi.
HAVZAN: Sarı çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçeği. * Tarhun otu.
HAYAT-I İNSANÎ: İnsana ait hayat.
HAYDARANE: f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca.
HAYESAN: Doğru yoldan dönmek, udul etmek. * Nefret etmek.
HAYEVAN: (Bak: Hayvan)
HAYFANE: (C: Hayfân) Alacalı çekirge. * Ayakları uzun olan at.
HAYIFLANMAK: Acınmak, üzülmek. Esef etmek.
HAYKAN: Büyük ve kalın olan. * Kısa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu oynatmak.
HAYKATAN: Türraç kuşunun erkeği.
HAYMANA: Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer. * Ankara'nın bir kazası.
HAYRAN: Takdirkârlığından dolayı şaşa kalmış. Çok takdir etmiş. Çok beğenmiş.
HAYT-I NURANÎ: Nurlu bağlantı. Nurâni râbıta.
HAYVAN: Canlı şey, insanla beraber her canlı. * İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık. * Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s. * Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır)
HAYVAN-I BERRÎ: Karada yaşayan hayvan.
HAYVAN-I NÂTIK: Konuşan hayvan. (İnsan)
HAYVANAT: (Hayvan. C.) Hayvanlar.
HAYVANAT-I BAHRİYYE: Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar.
HAYVANAT-I BERRİYYE: Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.
HAYVANAT-I EHLİYYE: İnsanlara alışık olan hayvanlar, evcil hayvanlar.
HAYVANAT-I VAHŞİYYE: Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar.
HAYVANÎ: Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
HAYVANİYYET: Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.
HAYZERAN: Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır.
HAYZERANE: Gemi durak yeri, iskele, liman.
HAZALAN: (Bak: Hizlân)
HAZAN: Güz. Sonbahar. * Solgun.
HAZANDİDE: f. Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş.
HAZANE: Mc: Gönül, kalb, yürek.
HAZANGÂH: f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem.
HAZANÎ: f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait.
HAZANİSTAN: f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer.
HAZANLİKA: f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü.
HAZANNÜMA: f. Sonbahar görünüşlü. * Mc: Hüzün ve keder verici.
HAZANRESİDE: f. Sonbahara erişmiş, solup sararmış.
HAZELAN: Kızgın kimsenin yürümesi.
HAZEVAN: Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne.
HÂZIÂNE: Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle.
HAZIKANE: Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.
HÂZIMÂNE: İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.
HAZİMANE: f. Tedbirli ve basiretli hareket eden.
HAZİNE-MÂNDE: f. Şahıs üzerinden kaydı silinerek devlet hazinesine kalan mal veya para.
HEDCAN: Yavaş yürüyüş.
HEDİYE-İ DENDÂN: Diş kirası.
HEFTAN: Zırhın altına giyilen pamuklu elbise. * Üstten giyilen kürk biçiminde süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler tarafından liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atılırdı.)
HEFT-ASMAN: Yedi kat gök.
HEFT-DANE: Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl.
HEFT-ELVAN: Yedi renk. * Türlü yemeği.
HEFT-GÂNE: f. Yedi türlü olan. Yedi tane.
HEFVAN: Yanılma, yanlışlık. * Süratle gitme, hızla gitme. * Ayak kayıp sürçme.
HELECAN: (Bak: Halecan)
HELVA-HANE: f. İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. * Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü.
HEMAN: f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda.
HEMAN (HUMÂN): İnce zayıf süngü. * Huysuz ve kötü insan.
HEMANA: f. Sanki, güya. * Aynen, tıpkı, tamamen.
HEM-AN-DEM: f. Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk.
HEMANEND: f. Benzer, gibi.
HEM-AN-GÂH: f. Hemen, o anda.
HEM-AŞİYAN: f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan.
HEM-ÇÜNAN: f. Böylece.
HEM-DAMAN: f. Bacanak.
HEMEGAN: f. Cümlesi, tamamı, bütünü, hepsi.
HEMEYAN: Akmak, seyelân etmek.
HEM-GİNAN: f. Bütün insanlar, bütün nev'-i beşer.
HEM-HANE: f. Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik.
HEM-KIRAN: f. Aynı yaşta olan, yaşıt. * Kuvvette müsavi olan.
HEML (HEMELÂN): Gözden yaş akmak.
HEMYAN: f. Kese, torba, çanta, dağarcık.
HEM-ZANU: f. Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan.
HEM-ZEBAN: Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan.
HEM-ZEMAN: f. Aynı zamanda işleyen. * Çağdaş, muâsır. Aynı çağda yaşayan insan veya geçen hâdiselerin her biri.
HENDESEHANE: f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayındırlık ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus şubesi.
HENDESEHANE-İ BAHRÎ: Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açılmıştır.
HERCAN: Uzun ve kalın olan şey. * Hayvanın yab yab yürümesi.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HETALAN: Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.
HETLAN: Sürekli yağan hafif yağmur.
HETTAN: Hafif kimse.
HEVAN: Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk.
HEVESÂT-I NEFSÂNİYE: Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.
HEVESKÂRÂN: (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HEVESNÂKÂN: (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler.
HEYBAN: Korkunç, korku getiren. * Çok utangaç çekingen. * Korkak. * Çoban.
HEYCEMANE: Büyük inci.
HEYECAN: Birden bire şiddetle hislenme. Ürperme. * Coşkunluk. Coşmak.
HEYELAN: Toprak kayması.
HEYEMAN: (Heym) Şaşkınlık. Tutkun olmak, âşıklık.
HEY'ET-İ A'YÂN: Senato. * Mertebesi yüksek ve itibar edilenlerin heyeti.
HEYLEMAN: Çok, kesir.
HEYULÂNİYYUN: Maddeciler.
HEZARAN: f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller.
HEZEYAN: Kötü sözler. Soğuk şakalar. * Sayıklama. Saçma sapan konuşma.
HEZEYANAT: (Hezeyan. C.) Sayıklamalar. * Saçma sapan ve mânâsız konuşmalar.
HIDANE: (Bak: Hızane)
HIDÎVÂNE: f. Bir vezire veya Mısır hıdîvine yakışır şekil ve surette.
HIFZ-I EMANET: Canı muhafaza etme. * Bırakılan emaneti koruma.
HIFZ-I KUR'AN: Kur'an-ı Kerim'i tamamıyla ezberleme.
HIFZ-ÜL LİSAN: Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)
HINZİMAN: Cemaat, topluluk. * Taife.
HINZİYAN: Faydasız ve mânasız sözler konuşan.
HIRAMAN: f. Salınarak naz ve edâ yaparak yürüyen.
HIRİSTİYANLIK: (Bak: İsevî)
HIRKAPUŞANE: f. Fakircesine, dervişçesine.
HIRMAN: Mahrumluk, mahrumiyet. * Ümitsizlik, ye's.
HIRMAN: Yalan, kizb.
HIRPANÎ: f. Derbeder, perişan kılıklı, pejmürde.
HIRRAN: Boyun eğen, itaat eden, muti.
HIRVANÎ: Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti.
HIRZ-I CAN: Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak.
HISAN: Aygır, at.
HISAN: (Hasna. C.) Güzel kadınlar veya kızlar.
HISAN: Mümtaz kimseler, seçkin kişiler.
HISANE: Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik.
HISSAN: Mümtaz ve belirli kimseler. Tanınmış iyi kimseler. Ekâbirler.
HITAN(E): Sünnet etmek.
HITBAN: Ebucehil karpuzu.
HIVAN: (C.: Huvn) Sofra.
HIYABAN: f. Cadde. İki tarafı ağaç dikili yol. Bahçe yolu. İki tarafı ağaçlı muntazam yol. * Ortasından su akan ağaçlık yer. * Tahrân'da büyük bir caddenin adı.
HIYANAT: (Hıyanet. C.) Hıyanetler, hâinlikler, kahpelikler.
HIYANET: Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek.
HIYANET-İ VATAN: Vatan hainliği. Vatana hıyanet etme.
HIYANETEN: Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek.
HIYANETKÂR: Hıyanet eden. Hâin.
HIYATET-HANE: f. Dikimevi, dikişevi, terzihane.
HIYRE-SERANE: f. Alıkçasına, sersemcesine.
HIZANE: Bir şeyi bir şeye ilâve etmek. * Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması. * Bir şeyi kucağına almak.
HIZLAN: Müflis olmak. İflas etmek.
HIZLAN: Rezil olma. Rüsvaylık. * Aşağı düşmek. * Muâvenetini, yardımını terk etmek.
HİBBAN: (Hibb. C.) Mahbublar, sevgililer.
HİCAN: İyi, kerim kimse. * Güzel ve beyaz deve.
HİCRAN: Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.
HİCRAN-I LÂ YEZALÎ: Sonsuz ayrılık. Ayrılıktan gelen sonu gelmez üzüntü.
HİCRAN-MEAL: Hicran bildiren, hicran anlatan.
HİCRAN-ZEDE: Ayrılmış, üzüntülü, hicrâna uğramış.
HİDAN: Ahmak, salak.
HİDEMAT-I İMANİYE: İmâni hizmetler. (Kur'an-ı Kerim'i ve mânâsını öğrenmeğe vesile olmak; imâni şüphelerin giderilmesine çalışmak; İslâmiyetin, hak din olduğunu isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Eşyanın ve mahlukatın lisan-ı hâl ile esmâ-i İlâhiyeye ait yaptıkları tesbih ve ibadetleri.
HİDROELEKTRİK SANTRALI: Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez.
HİDSAN: Sonradan olmuş nesne.
HİKMET-İ EFGAN: f. Ağlayıp sızlamanın hikmeti. Feryadın, inleyişin gizli sebebi.
HİKMET-İ KUR'ANİYE: Kur'an'a mahsus hikmet. (Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gâyede menfaate bedel fazilet ve rızâ-yı İlâhîyi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teâvünü esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine râbıta-i dinî ve sınıfî, ve vatanî kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecavüzatına sed çekip ruhu maâliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder... Hakkın şe'ni, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni saadet-i dâreyndir. S.)
HİKMET-İ SAMEDÂNİYE: Samed olan Allah'ın hikmeti.
HİKMET-FEŞAN: f. Hikmet neşreden, hikmet yayan.
HİLEKÂRANE: f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HİLMAN: Çok, kesir.
HİMAN: Susuz, susamış.
HİMYAN: Dirhem koydukları kap ve kemer.
HİNDUVANE: f. Kavun, karpuz.
HİNDUVANÎ: Hindî kılıç.
HİRAN: Yavuzluk etmek. * Muti olmamak, itaat etmemek.
HİRASAN: f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen.
HİRMAN: Mahrum olmak, mahrum kalmak. (Aslı, mahrum etmektir)
HİRSIYAN: Karın derisinin içi. * Fil derisinin içi.
HİSAN: Aygır, damızlık erkek at.
HİSBAN: Zan. * İtikat.
HÎŞAN: (Hîş. C.) f. Akrabalar. Aynı sülâleden olanlar.
HÎŞAVENDÂN: (Hîşâvend. C.) f. Akrabalar, soysoplar.
HÎTAN: (Hâit. C.) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller. * Avlular.
HİTAN: Erkek çocuğun sünnet edilmesi. * Tenasül uzvunun sünnet yeri.
HİTANET: Sünnetçilik.
HİYAN: Zaman, devre.
HİYANET: (Bak: Hıyânet)
HİYMAN: Susuz.
HÎZAN: f. Kalkan, sıçrayan. * Bitlis vilâyetine bağlı bir kaza ismi.
HİZANE: (Hizânet) Hazine, kıymetli mücevheratın saklandığı yer. * Hazinedarlık. * Mc: Kalb, gönül, hatır.
HİZB-ÜL KUR'AN: Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı. * Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri. * Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.
HİZB-ÜŞ ŞEYTAN: Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.
HİZEBRAN: (Hizebr. C.) f. Aslanlar.
HİZLAN: (Hezlan) Yalnız başına kalıp zelil olmak, yardımcısız kalmak. * Muhafaza ve rahmet-i İlâhiyeden mahrumiyet.
HİZMET-İ İMANİYE: İmana ait hizmet. İman ve Kur'an hakikatlarının mukni ve ilmi delillerle anlaşılmasına hizmet etmek; neşrinde, tebliğinde çalışmak.
HOCA-İ DÂNÂ: Âlimlerin hocası, çok büyük âlim kimse.
HODRİ MEYDAN: "Kendine güvenen meydana çıksın!" mânâsında meydan okuma, kafa tutma.
HODSERÂNE: f. Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden.
HORANTA: f. Aynı çatı altında yaşayan kişiler, ev halkı.
HORASAN: f. İran'ın doğusunda bir memleket adı. * Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. * Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. * Kelime mânası: Doğan güneş.
HORASANÎ: f. Horasana ait. Horasanlı. * Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu.
HOŞANE: f. Güzel, iyi, lâtif.
HOŞELHAN: f. Güzel ve hoş makale okuyan.
HOŞHAN: f. Okuyuşu güzel
HOŞMANZAR: f. Manzarası güzel. Güzel görünen. * Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan.
HUBAN: f. Güzeller, iyiler.
HUBANNAME: Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)
HUBB-UL VATAN: Vatan sevgisi.
HUBBAN: Habbeler, tâneler, tohumlar. (Hibeb de aynı meâldedir).
HUDAHAN: f. Şehâdet parmağı.
HUDANEGERDE: f. Allah göstermesin.
HUDAYGÂN: f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah.
HUDUS VE İMKÂN: Usul-üd din ve İlm-i kelâmın dâhi ulemâsının ve Hükemâ-i İslâmiyyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatları.(Onlar demişler ki: Mâdem âlemde ve her şeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olmaz. Mâdem hâdistir elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem her şeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebep bulunmazsa müsâvidir. Elbette vâcib ve ezeli olamaz. Ve mâdem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâdetmek mümkün olmadığı kat'i bürhanlarla isbat edilmiş. Elbette öyle bir Vâcib-ül Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, naziri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkin ve mâsivâsı mahluku olacak. Evet hudus hakikatı, kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor. Diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü; gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki, her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatât ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâlin himayesi altında hikmetine emânet eder. Sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde haşr-i a'zamın yüzbin misâli ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Hem hey'et-i mecmua cihetinde her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve tâze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusda gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhânedir ki, zihayat kâinatlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyâlar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte bu dünyada böyle hayatdar dünyâları ve vazifedar kâinatları kemâl-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvâzene ve intizam ve nizamla ihdâs ve icad edip, Rabbanî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadirâne istimal ve rahimane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti bilbedahe, güneş gibi akıllara görünüyor. Ş.)(Gelelim imkân bahsine: Mütekellimîn demişler ki:İmkân mütesâviyy-üt-tarafeyn'dir. Yâni, adem ve vücud ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü, mümkinat birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut, o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. S.)(İmkân ciheti ise; o da kâinatı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki, herşey, külli ve cüz'i bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan ferşe, zerratdan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek, hem suretler adedince imkânlar ve ihtimâller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sıfatların nev'leri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasından, hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazları takmak ve techiz etmek, elbette külli ve cüz'i bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkur mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve suret, sıfât ve vaziyetinin imkânatı adedince, tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdas edici bir Vacib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O'ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O'na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O'na kolay geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp, kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler. Ş.)
HUFTE-GÂN: (Hufte. C.) f. Yatmış olanlar, yatıp uyumuş olan kişiler.
HUK-BAN: f. Domuz çobanı.
HUKEŞAN: f. Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffakiyetine dua etmekti. Bunun haricinde merasim esnasında bunlardan sekiz tanesi, yeniçeri ağasının atının önünde yeşil çuha üst elbiseleriyle iki yumruğunu mideleri üstüne bastırarak yürürlerdi. Bu sekiz bektaşiden en kıdemlisi yüksek sesle "Kerim Allah" der, diğerleri de "Hu" diye mukabele ederlerdi. Bundan dolayı bunlara Hukeşan denilmiştir. (O.T.D.S.)
HULAM (HULLÂN): Kurban olmayan küçük oğlak.
HULKAN: Huy ve tabiatça. Ahlâk cihetiyle.
HULLAN: (Halil. C.) Sâdık dostlar, arkadaşlar.
HULUL-İ RAMAZAN: Ramazan ayının gelmesi.
HULUSKÂRÂNE: f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HULVAN: Bir kimsenin hizmeti karşılığında, ücretinin haricinde verilen şey. * Kızın mihrinden, kişinin kendisi için aldığı miktar. * Vermek, bahşetmek. * Bir belde ismi.
HUMANİZM: (Bak: Hümanizm)
HUMBARAHANE: Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası.
HUMHANE: f. Meyhane. * Şarap küplerinin konulduğu yer. * Tas: Âşığın kalbi.
HUMRAN: (Ahmer. C.) Kırmızılar.
HUMTANE: Kadının kaynanası.
HUN-İ CÂN: şarap.
HUNAN: Kuşların boğazında olan bir hastalık.
HUNÇEGÂN: f. Kendisinden kan akan.
HUNEFŞAN: f. Kan saçan, kan serpen.
HUNFEŞAN: f. Kan saçan, kan serpen.
HUNHARANE: f. Kan içercesine. Çok zâlimce. Öldürerek.
HUNZUVANE: Kin tutmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek.
HURAN: (Hur. C.) f. İri gözlü. * Cennet kızları.
HURDE-BÎNANE: İnceden inceye. Kılı kırk yararak.
HURDEDAN: f. Nükteleri ve incelikleri anlayan, bilen.
HURDEDANÎ: f. Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse.
HURSENDANE: f. Kanaatkârâne, tokgözlülükle.
HURUC ALESSULTAN: Meşru hükümete karşı kıyam ve isyan etme.
HURUŞAN: f. Çağlıyarak, coşarak, * Coşan, çağlayan.
HUSBAN: Hesab. * Azab. * Sıkıntı. * Şer. * Koltuk yastığı.
HUSRAN: Mahrumiyet. Kayıp. Çok büyük ziyan.
HUSYETAN: f. Hayalar, çift haya. Erkeklik bezlerinin her ikisi.
HUŞKCAN: f. Kalın kafalı, câhil kimse.
HUŞMENDÂN: (Huş-mend. C.) Aklı başında olanlar, akıl sâhipleri.
HUŞMENDÂNE: f. Akıllıca, aklı başında olarak.
HUTBEHAN: f. Hutbe okuyan, hatib.
HUVVAN: (Hâin. C.) Hıyanet edenler, hâinler.
HUZANE: Kendileri sebebinden gam ve tasa çekilen çoluk çocuk.
HUZUZÂT-I NEFSÂNİYE: Nefse hoş gelen şeyler.
HUZVANE: Büyüklenmek, kibirlenmek.
HUZZÂN: (Hâzin. C.) Hazine muhafızları, hazinedarlar.
HÜKM-İ VİCDANÎ: Vicdana ait hüküm. Vicdanî kanaatla verilen hüküm.
HÜKM-İ YEZDANÎ: Cenab-ı Hakk'ın hükmü. Allah'a mahsus kanun.
HÜKÜMDARAN: (Hükümdâr. C.) Hükümdarlar, Padişahlar.
HÜKÜMDARANE: Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.
HÜKÜMRAN: Hâkim, hükümdar. Hüküm ve saltanat süren. Hükümfermâ.
HÜMANİZM: Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi. * Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl bir nazariye.
HÜNANE: İç yağı.
HÜNERVERÂN: (Hünerver. C.) Mârifetli, hünerli kimseler.
HÜRMAN: Akıl.
HÜRRİYET-İ HAYVANÎ: Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.
HÜRRİYET-İ VİCDAN: Amme hukuku ile ferdî hukuka tecavüz etmemek şartıyla herhangi bir kimsenin her hangi bir fikir veya dini kabul etmekte veya kabul etmemekte serbest olması. Ancak, İslâmiyeti kabul etmiş olan bir kimse, İslâmın esaslarını kısmen de olsa, inkâr ve reddetmekte serbest değildir; İslâm hukukunda mürted muamelesini görür. (Bak: Mürted)Dinî vazifeleri, dinin emirlerini yapmakta ve neşrinde serbestlik ise, din hürriyetidir.(Mâlumdur ki, her hükümette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdaniyle, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ul olmaz. Bu, hukukî bir mütearifedir.Hz. Ömer, hilafeti zamanında, âdi bir hristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hristiyan, İslâm hükümetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede onun o hâli nazara alınmaması açıkça gösterir ki, adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmayan şarkta, garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir. R.N.)
HÜSBAN: Azap. * Yıldırım. * Çekirge. * Saymak.
HÜSBANE: Küçük ok. * Küçük yastık.
HÜSN-Ü BEYAN: Akıcı ve güzel anlatış.
HÜSN-Ü Bİ-BAHANE: Kusursuz güzellik. Günahsız mâsum güzellik.
HÜSN-Ü ZANN: (Hüsn-i Zan) Bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdâni ve iyi kanaat. İyi fikirde bulunup, iyi olacağını düşünmek.
HÜSRAN: Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı. * Zarar, ziyan, kayıp.
HÜŞYARANE: f. Akıllıcasına.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HANDEBAHŞA: f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANE BER-DUŞ: Evi omuzunda. Avare. Serseri.
HANE-KÜŞ: f. Mirasyedi, sefih.
HANŞUŞ: Bakiyye, artan.
HAŞAN: Kokmuş tuluk.
HÎŞAVENDÂN: (Hîşâvend. C.) f. Akrabalar, soysoplar.
HOŞANE: f. Güzel, iyi, lâtif.
HOŞELHAN: f. Güzel ve hoş makale okuyan.
HOŞHAN: f. Okuyuşu güzel
HUNEFŞAN: f. Kan saçan, kan serpen.
HUNFEŞAN: f. Kan saçan, kan serpen.
HURUŞAN: f. Çağlıyarak, coşarak, * Coşan, çağlayan.
İANAT: (İâne. C.) İaneler.
İANE: Yardım. İmdat. Yardım için istenen, toplanan şey.
İANE-İ ASKERİYE: Tanzimattan sonra cizye yerine Hristiyan tebeadan alınan vergi. Bu vergi sonradan "bedel-i askerî" adını almış ve 1908 Temmuz inkılâbına kadar devam etmiştir.
İANE-İ CİHADİYE: Muharebe zamanında harbin icab ettirdiği fazla masrafları karşılamak ve yardım olmak için halktan alınan paralar. Miktarı, her mahallin iktidarı derecesine göre kaza ve liva üzerine merkezden tertib ve "tevzi defterleri"ne maktu' miktar olarak konulurdu. Bu çeşit vergi ve ianeler Tanzimat'tan sonra kaldırılmıştır.
İANET: (Avn. dan) Yardım.
İANETEN: İane suretiyle, yardım olmak üzere.
İBADETHANE: f. İbadetgâh. Allah'a ibadet edilen yer.
İBANE: Irak etmek, uzaklaştırmak. * Ayırmak. * İzhar etmek, göstermek.
İBBÂN: Uygun zaman, vakit. Her şeyin mevsimi.
İBBÂN-ÜL FÂKİHE: Meyva mevsimi.
İBDA-I SAN'AT: Benzeri olmayan mükemmellikte san'at eseri. İbda' yapabilene mübdi', eserlerine bedi'a denir.
İBDAN: Kısrak. * Câriye, kız veya kadın esir.
İBKA FERMANI: Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.
İBLAN: İki sürü deve.
İBLİSANE: Şeytanca. İblisçesine, müfsidane.
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBN-İ VERDÂN: Hamam içinde olan kara çekirge.
İBN-ÜZ ZAMAN: Zamanın çocuğu. Devrin adamı.
İBRANAME: Alacaklı kimse tarafından alacak ve verecek kalmadığına dair verilen kâğıt. İbrâ senedi.
İBRANİ: Eski Yahudi Sülâlesi veya o soydan olan.
İBRETFEŞAN: f. İbret dağıtan, çok mühim ders verici hâdise.
İBSAN: Bir kimsenin huyunun veya yüzünün güzel olması.
İBTİDA-ŞÜDEGAN: f. Stajyer.
İCAN: Boyun, unk.
İCANE: (C: Ecanin) Hamam taşı. * İçinde bez ve kaftan yıkanılan kap.
İCARE-İ MÜSANEHE: Yıllık olarak yapılan icaredir. Bir hanenin bir yıl müddetle kiraya verilmesi gibi.
İ'CAZKÂRANE: f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
İCDAN: Sonradan zengin olma.
İCLÂ-Yİ VATAN: Yerinden yurdundan sürgün etme, başka tarafa nefyetme.
İCMALÎ İMAN: İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek. (Bak: İman-ı icmalî)
İCNAN: Deli etme, divane eyleme. * Bir şeyi örtme.
İCTİNAN: Gizlenmek.
İÇ CEBEHANE: t. Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare "Hazine-i esliha", Üçüncü Sultan Ahmed devrinde "Dâr-ül esliha", daha sonraları da "Harbiye ambarı" olarak değiştirilmiş, en sonunda "askerî müze" şeklini almıştır.
İÇ EZAN: t. Cuma günleri hatib minberde iken müezzin tarafından mahfilde okunan ezan. Diğer namazlarda yalnız minarede ezan okunurken, cuma günleri öğle vaktinde hem minarede, hem de caminin içinde müezzin mahfilinde ezan okunur. İkinci ezan caminin içinde okunduğu için buna "iç ezan" denilir.
İÇ OĞLANI: t. Saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına namzed olarak yetiştirilen gençler. İç oğlanı, Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray hizmetlerinde bulunmak üzere yeniçerilik için toplanan devşirmelerden ayrılmak suretiyle meydana getirilmiş ve bu usûl sonradan yapılan kanunla devam edip gitmiştir.
İDANE: (Deyn. den) Borç, ödünç verme, ikrâz.
İDANETEN: Borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle.
İDARE-İ EKVANÎ: Kevnlerin, âlemlerin idaresi, tasarrufu.
İDAREHANE: f. Bir işe bakan hey'etin veya bir işi idare edenlerin toplanarak iş gördükleri yer ve dâire. * Dergi, gazete vs. gibi yayınların yazı işlerine bakılan dâire.
İDARE KANDİLİ: Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.
İDCAN: (İdcican) Gökyüzü yağmur bulutlarıyla örtülme. * Hava çok sisli ve dumanlı olma.
İDDİANAME: Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle açar. Savcının bu suretle davayı açtığını bildiren yazısına iddianame denir. (O.T.D.S.)
İDDİFAN: Kölenin, efendisinin yanından kaçması.
İDDİHAN: (Dühn. den) Güzel kokular sürünme.
İDDİYAN: Borçlanma, borca girme.
İDFAN: Gömme. Defnetme.
İDHAN: (Duhân. dan) Tütme. Yanarak dumanı çıkma.
İDMAN: Alıştırmak. Bir şeyde meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket yapmak. * Beden terbiyesi. Jimnastik.
İDMAN-I BEDEN: Beden idmanı, jimnastik.
İFRAZCİYAN: Darphanede sikke (para) kesenler. Altun, gümüş ve bakır madenlerini para haline getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir.
İFTAN: Fitneye düşürme. * Ayartma.
İFTİNAN: Türlü türlü ve birbirini tutmayan düzensiz söz söyleme. * Fitneye düşmek. * Âşık olmak.
İFTİTAN: (Fitne. den) Fitneye uğrama. * Aldatmak. * Azdırmak.
İGDİDAN: Saç uzamak. * Ot yeşermek.
İGNAN: Ot çok olmak.
İĞNEDAN: İğne koymağa mahsus küçük kutu.
İHAN: (Vehn. den) Bir kimseyi zayıf, kuvvetsiz tutma. Güçsüzlendirme. * Hor görme, tahkir etme.
İHAN: (İhnet. C.) Kızgınlıklar, öfkeler, gazablar, dargınlıklar.
İHANET: (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek. * Hainlik. Haksızlık. Kötülük.
İHANET: Helâk etmek. Öldürmek. Mahvetmek.
İHLAS-MENDANE: f. Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda.
İHLAS-PERVERANE: f. Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette.
İHRAKAN: Yakmak suretiyle.
İHSAN: İyilik, lütuf, bağışlamak. * Sahilik etmek, cömertlik yapmak. * Allah'ı görür gibi ibadet etmek. * Güzel bilmek. Güzel eylemek.
İHSAN: (Hısn. dan) Sağlamlaştırmak. Tahkim etmek. * Zevcesini nâmahremden korumak. Kadın kendisini haramdan sakınmak. * Ehl-i azamet olmak.
İHSANAT: (İhsan. C.) İhsanlar, lütuflar.
İHSANDİDE: (C.: İhsandidegân) f. İhsan görmüş, bağış almış. Birinin lütfunu görmüş, minnettar.
İHSAN-DİDEGÂN: (İhsandide. C.) İyilik görmüş olanlar, bahşiş almış kimseler, minnettar bulunanlar.
İHSANEN: İhsan suretiyle. Bağışlayarak, lütuf ve iyilik ederek.
İHSANNAME: f. Edb: İltifat mektubu. İltifat ve tahsini hâvi yazılan mektub.
İHSANPERVER: f. İhsan edici. İyiliği çok sever.(İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tembel eder. Çingeneliğe alıştırır. Elhasıl, millet bâkidir, fert fâni!) (Münazarat)
İHSAS-I GANAİM: Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.
İHTİCAN: Bir yerin etrafına duvar yapma, çit çekme.
İHTİKAN: Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. * Şırınga kullanma.
İHTİKAN-I DEM: Vücudun bir tarafına kanın hücum etmesi.
İHTİLASKÂRAN: (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİNAN: Sünnet olma.
İHTİTAN: (Hitan. dan) Sünnet ettirme.
İHTİYAN: Sözde durmama, emanete hiyanet etme.
İHTİYATKÂRANE: f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
İHTİZAN: Birisini işinden alıkoyma. * Çocuğu besleme.
İHVAN: ( kelimesinin cem'i) Kardeşler. Eş, dost. * Sâdık arkadaşlar. * Aynı mezheb veya tarikata mensub olanlar.
İHVAN-I BÂSAFA: Mevlevi tabirlerindendir. Saf, yani kalbinde gıll u gış bulunmayan kardeşler mânâsınadır.
İHVANİYAT: Arkadaşlar, eş dost mektubları.
İHYANEN: (Bak: Ahyanen)
İHZAN: Mahzun etme, hüzünlendirme, keder verme.
İKAD-I KANADİL: Kandillerin yakılması.
İKAN: İyi ve yakînen bilmek. * Sağlam bir iş. * Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.
İKİNDİ DİVANI: t. Tanzimattan evvel sadrazamların kendi konaklarında yaptıkları divanlar. Bu divan ikindi namazından sonra toplandığı için bu adı almıştı. Bâb-ı Âlî teşkilâtının ilk şekli olarak Divan-ı Hümayun, muayyen günlerde toplandığı zaman, vezir-i azamlar da divanda bitirilemeyen veya arza lüzum görülmeyen işleri kendi konaklarında salı ve perşembenin haricindeki günlerde hallederlerdi. Sadrazamdan başka hiçbir vezir, ikindi divanı aktedemezdi. (O.T.D.S.)
İKMAN: Gizleme, saklama, örtme.
İKNAN: Örtme, saklama, gizleme.
İKTAN: Yapıştırma veya yapıştırılma.
İKTİHAN: Kır saçlı ve sakallı olma.
İKTİMAN: Gizlenme, saklanma.
İKTİMAN-I SÂRIK: Hırsızın gizlenmesi.
İKTİNAN: Saklanma, gizlenme.
İKTİNAN-I NİSVAN: Kadınların örtünmesi.
İKTİRAN: Ulaşmak. Mukarin olmak. Yaklaşmak. Yetişmek. * İki şeyin bir arada gelmesi. İki nimetin aynı anda bulunması gibi... (İktiran tâbirinden anlaşılan: Bir şeyin zahirî sebebiyle o şeyin beraber görünmesidir. Meselâ bir bahçeye su vermek zahirî sebebi ile nebatların büyümesi; veya bir mürşidin irşadiyle hidayete ermenin bir zaman içinde beraber bulunmaları ki, hem zahirî sebeplerin, hem de neticelerin hakiki sahibi ve müessiri ancak Cenab-ı Hak'tır.)(Esbab-ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, "iktiran" tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir. Hem bir şeyin ademi, bir nimetin mâdum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki: O şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnettarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünki bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddematına ve şerâitine terettüb eder. Halbuki o nimetin ademi, birtek şartın ademiyle oluyor. Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cedvelin deliğini açmıyan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka yüzer şeraitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakiki olan kudret ve irade-i Rabbaniye ile vücuda gelir: İşte bu mağlatanın ne kadar hatâsı zâhir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hatâ ettiklerini bil! L.)
İKTİRAN-I KEVAKİB: Ast: İki gezegenin zâhiren birbirine yakın bir mevziye gelmeleri veya aynı burçta bulunmaları.
İKTİRANÎ KIYAS: Man: Neticenin aynı veya nakizı, mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilmeyen kıyastır. Meselâ: "Her cisim muhdestir". Ve nakizı olan: "Bazı cisimler muhdes değildir" kaziyeleri, ne birinci ve ne de ikinci mukaddemede hey'et-i mecmuası ile zikredilmiş olmadığından iktirânidir.
İKTİSAB-I ŞAN Ü ŞÖHRET: Şan ve şöhret kazanma, meşhur olma.
İ'LAN (İLÂN): Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak. * Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme. * Açığa vurma, yayma, meydana çıkarma.
İLÂN-I HARB: Savaş açma. Harb ilân etme.
İLÂN-I İFLÂS: Tüccarın işinde güçsüzlüğünü yani iflâs ettiğini resmî olarak söyleyip açığa vurması.
İLÂN-I TEKVİNÎ: Umumi âfetler ve gök taşları düşmesi gibi Cenab-ı Hakk'ın tekvinî âyetleri ve ibretli hâdiseleri ile hakaik ve hikmet-i İlâhiyesini ilân edip bildirmesi.
İ'LANAT: İlânlar.
İLANE: Yumuşatmak.
İ'LANEN: İlân ederek, ilân yoluyla.
İ'LANNAME: f. İçinde ilân yazılı olan kâğıt. * Bir hususun herkese ilân edilmesi için hükümetçe hazırlanıp bastırılan resmi kâğıt.
İLCAAT-I ZAMAN: Zamanın zorlamaları ve mecburiyetleri. Yaşanılan zaman içinde meydana gelmiş bazı sebeplerin neticesi olarak karşılanan mecburiyetler.
İLE-L-AN: Şimdiye kadar, bu âna kadar.
İLHAN: Tar: Cengizlilerin İran kolunun Hülâgu hanedanının hükümdarlarına verilen ünvan.
İLHANÎ: İlhanlık. İlhanla alâkalı. İlhanın idare ettiği devlet şekli, imparatorluk. Bu idareye bağlı memleketler. İlhan olma hâli.
İLHANLILAR: İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.
İLKAN: Çabuk ezberleme.
İLM-İ BEYAN: Belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır.
İLTİAN: (Bak: Lian)
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İLTİSAK-I ECFAN: Tıb : Ağrı ve sızıdan dolayı gözkapaklarının birbirine bitişmesi.
İLTİSAM-I NİSVAN: Kadınların örtünmeleri.
İLVİNAN: Renklenme, televvün.
İMAM-I HANBELÎ: (Hi: 164-241) (Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbelî) Hanbelî Mezhebinin imamı olup ezberinde bir milyon hadis vardı. Müsned adlı kitabında otuzbin hadis mevcuttur. Zühd ve takvası çok ileri idi. (K.S.)
İMAM-I RABBANÎ: (Bak: Ahmed-i Farukî)(Silsile-i Nakşi'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velâyettir, biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübrâ ise; verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşide iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: "Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez." Öyle ise tarik-ı Nakşinin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir. İkincisi : Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.Üçüncüsü : Tasavvuf yoliyle emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyle sülûk etmektir. Birincisi Farz, ikinci Vâcib, bu üçüncüsü ise Sünnet hükmündedir.Madem hakikat böyledir, ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmiye gıdadır. M.)
İMAM-I TABERANÎ: (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.
İM'AN: Fazla dikkat ve ihtimam. Bir şeyde çok ileri gitmek. * Bir adamın hakkını ikrar eylemek. * Pek uzağa koşmak ve bir hususta hakkı mütecaviz olmak üzere, mübalâğa ve içtihad etmek.
İM'AN-I NAZAR: Bir işi dikkatle düşünmek; inceden inceye bakmak ve tedkik etmek.
İMAN: İnanmak. İtikad. Hakkı kabul, tasdik ve iz'ân etmek. İslâmiyeti kabul edip amel etmek. Dini bütün hakikatleri kabul edip gereğini yerine getirmek. "Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) tebliğ ettiği zaruriyat-ı diniyeyi tafsilen ve zaruriyatın gayrısını icmâlen tasdik etmekten hasıl olan bir nurdur."(Öyle ise iman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki; vicdanın iç yüzünü tamamiyle ışıklandırır ve bu sâyede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarafe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvvet-i maneviye husule gelir ki; insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki; insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. İ.İ.)(Ey arkadaş! Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalâlettedir. Bunun izahı ise; bir şahıs, kudret-i ezeliye tarafından, adem zulümatından şu korkunç dünya sahrasına atılırken gözünü açar, bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birdenbire düşmanlar, hastalıklar, elemler, belâlar hücum etmeğe başlarlar. Bir meded, bir yardım için müsterhimane tabiata ve anasıra baktığı vakit, kasavet-i kalble, merhametsizlikle karşılaşır. Ecram-ı semâviyeden istimdat etmek üzere başını havaya kaldırır. O ecram, atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli hâlleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer, düşünmeğe başlar. Bakar ki, hayati hâcetleri bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün tevahhuş ederek hemen kulaklarını tıkar, vicdanına iltica eder; bakar ki; vicdanı, binler âmâl (emeller) ve emânî ile dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hâle gelir. Acaba, hiçbir cihetten hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, mebde ile meâdi, Sâni' ile haşri itikad etmezse, onun o vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? İ.İ.)
İMAN-I BİL-ÂHİRET: Âhirete, öldükten sonra dirileceğine, haşir ve neşre, Cennet ve Cehennem'e inanmak.(Evet, subutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görülür. Şöyle ki:Biri dese: Süt konserveleri olan gayet hârika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır. Diğeri dese: Yoktur. İsbat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle kolayca dâvasını isbat eder. İnkâr eden adam, nefyini isbat etmek için küre-i arzı bütün görmek ve göstermekle dâvasını isbat edebilir. Aynen öyle de: Cennet'i ihbar edenler yüzbinler tereşşuhâtını, meyvelerini, asârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı ve hadsiz ebedî zamanı temaşa etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbat edebilir; ademini gösterebilir. S.)
İMAN-I BİLLÂH: Allah'a ve O'nun sıfatlarına inanmak.
İMAN-I İCMALÎ: İcmalî iman, yani; taraf-ı Nebevîden tebliğ buyurulan şeylerin hey'et-i mecmualarına inanmak, yâni; "Her ne tebliğ buyruldu ise; cümlesi haktır" diye tasdik etmektir.
İMAN-I MAKBUL: Mü'minlerin imanı.
İMAN-I MERDUD: Münafık olan kimselerin imanı.
İMAN-I TAHKİKÎ: İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i insaniyyeye nüfuz eder.)
İMAN-I TAKLİDÎ: Az şüphelere mağlup olabilen, başkalarını takliden olan iman. Tahkik ehline ait olmayan, câhillere mahsus iman.
İMAN-I YE'S: Çaresiz kalan, hayatından ümidsiz olan bir kimsenin imanı.
İMKÂN: Mümkün olmak. Olacak hâlde bulunmak. (Bak: Hudus)
İMKÂN-I ÂDÎ: Zâtında dâima mümkün olan. Her zaman olabilen. Olmasında bir mânia bulunmayan.
İMKÂN-I AKLÎ: Man: Aklen mümkün bilinen. * Aklen mümkün olma.
İMKÂN-I ÖRFÎ: Emsaline pek az rastlanan hârika bir âdet veya keramet gibi.
İMKÂN-I VEHMÎ: Vehimle bir şeyi mümkün görmek, zannetmek.
İMKÂN-I ZÂTÎ: Vukuu mümkün olan iş. Bir şeyin, aslında mümkün olması.
İMKÂN-I ZİHNÎ: Bir şeyin mümkün olabileceğini zihinle düşünmek.(Vesveseli adam imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani, bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkuk tevehhüm eder. Halbuki, İlm-i Kelâm'ın kaidelerindendir ki; imkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münâfi değil ve zaruret-i zihniyyeye zıddiyyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz'in yere batması zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz. Şüphesiz biliyoruz ve o ihtimâl-i imkânî ve o imkân-ı zâtî bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş zatında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulu' etmesin. Halbuki bu imkân, yakînimize zarar vermez, şüphe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ: Hakaik-ı imâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyyenin tuluuna, imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imanîye zarar vermez. Hem "lâ ibrete li-l-ihtimali-l-gayri-n-nâşi an delilin" yani: "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhure, hem usul-üd din, hem usul-ü fıkhın kaide-i mukarreresindendir. S.)
İMKÂNAT: Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.
İMRAN: Hz. Meryemin babası. (Bak: Âl-i İmran)
İMTİHAN: Deneme, Tecrübe etmek. * Bir şeyin hakikatına ıttılâ peyda etmek için çok dikkatle düşünmek. * Salâhiyet veya salâhiyetsizliğini anlamak için yapılan teftiş ve tecrübe.(Hakîm-i Ezeli, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve esmâ-i hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış ve tecrübe ve imtihan ise neşv ü nemâya sebeptir. O neşv ü nemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-ı nisbiyenin zuhuruna sebebtir. Hakaik-ı nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin esmâ-i hüsnâsının nukuş-u tecelliyatını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedaniyye suretine çevirmesine sebeptir. İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.İşte, bu mezkur sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden şu âlemin tegayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti. Tahavvül ve tegayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlara mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklere cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı. Vaktaki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamiyle yazdı. Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezaifini ifa etti. Mahlukat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânasını ifade etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadir'in bütün mu'cizat-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fena, sermedi manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı. O Sâni-i Zülcelâl'in hikmet-i sermediyyesi ve inayet-i ezeliyyesi; o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsna'nın tecellilerinin hakikatlarını, o kalem-i kader mektubatının hakaikını, o nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezaif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemat-ı mahlukatın ücretlerini ve o kelimat-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânaların hakikatlarını ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübra açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyyenin perdesinin yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlik-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatları iktiza etti ve o mezkur hakikatları iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenadan, tahavvül ve zevalden kurtarmak ve ebedileştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfatın maddelerini tefrik etmek istedi. Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte şu tasfiyenin neticesinde cehennem, ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri $ tehdidine mazhar olacak. Cennet; ebedî, haşmetli bir suret giyerek ehli ve ashabı $ hitabına mazhar olacak. S.)
İMTİHAN: Hor ve zelil kılmak.
İMTİNAN: Minnet. Kendine minnet etmek. Birisine yaptığı ihsan ve iyiliği başına kakmak. * Memnun olmak. * Birisinin çok iftiharla sevdiği ve mâlik olduğu şeye nâil olmak.
İMTİZAC-I ELVAN: Renklerin uygunluğu.
İNAN: Dizgin. * İdare etme, yürütme.
İ'NAN: Büyü ile bağlanma.
İNAN: f. Bu kimseler, bunlar. (İşaret zamiridir).
İNANGERDAN: f. Dizgin çevirme, geri dönme.
İNANGİR: f. Dizgin yakalama. Dizgin tutma.
İNANKEŞ: f. Dizgin çeken, hasaplı giden.
İNANRİZ: f. Dizgin bırakmış, koşturan.
İNANTAB: f. Dizgin çevirip dönen.
İNAYET-İ RABBANİYE: Allah'ın inayeti.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İNCE DONANMA: Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kalite, pergandi, mavna, grıp, kadırga, baştarde vb. dir.Buharın icadından ve zırhlı harp gemileri yapıldıktan sonra hafif kruvazör ve gambotlardan teşekkül eden deniz kuvvetine "İnce Donanma" denmeğe başlanmıştır. (O.T.D.S.)
İNDİFA-İ BÜRKANÎ: Volkan püskürüğü, yanardağdan çıkan lâvlar.
İNFAZ-I FERMAN: Hükmünü geçirme, emrini dinletme.
İNFİHANÎ: Şişman adam.
İNHİDAR-I NİSVAN: Kadınların örtünmesi.
İN'İSAN: Emin ve muhafazalı bulunma.
İNORGANİK: Fr. Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan.
İNSAN: (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince "ins" den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre "Nisyan" kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)Akıl, şuur ve imân ile diğer canlılardan ayrı, Cenab-ı Hakk'ın en mükerrem yarattığı mahluku olup, Rabbanî ni'metleri unutkanlığı dolayısıyla insan denilmiş. * Huy ve ahlâkı yüksek. Terbiyeli.(İnsan binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'i lezzetler ile mütelezziz olacak bir zihayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddi, mânevi düşmanları ve nihayetsiz fakriyle beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zeval ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahluk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinad ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdad bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamiyle iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadir ve Rahim bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirane iftihar edebilir, kıyas ediniz. S.)(İnsanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki: Zât-ı Hayy-ı Kayyum, insana, bütün Esmâsını ihsas etmek ve bütün envâ-ı ihsanatını tattırmak için öyle iştihalı bir mide vermiş ki o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ-i mat'umatiyle kerimane doldurmuş. Hem bu maddi mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat ise duyguları vasıtasiyle o sofra-i nimetten her çeşid istifadeler ile teşekküratın her nev'ini yapar. Ve bu hayat midesinden sonra bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızk ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semavat ve zemin genişliğinde, o sofra-i rahmetten istifade edip şükreder. Ve insaniyet midesinden sonra hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızk ister bir mânevi mide hükmüne getirip, onun rızk sofrasının dairesini mümkinat dairesinin hâricinde genişletip, Esmâ-i İlâhiyyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile İsm-i Rahmânı ve İsm-i Hakimi en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder. "Elhamdülillahi alâRahmaniyetihi ve alâ Hakîmiyetihi" der ve hâkeza.. Bu mânevi mide-i kübra ile hadsiz nimet-i İlâhiyyeden istifade edebilir; ve bilhassa o midedeki muhabbet-i İlâhiyye zevkinin daha başka bir dairesi var...L.)(S - İnsan, Arza nisbeten bir zerredir; Arz da, kâinata nazaran bir zerredir; ve keza insanın bir ferdi, nev'ine nisbeten bir zerredir; nev'i de, sâir ortakları bulunan enva' içinde bir zerre gibidir. Ve keza, aklın düşünebildiği gayeler, faideler hikmet-i ezeliye ve ilm-i İlâhideki faidelere nisbeten bir zerreden daha aşağıdır. Binaenaleyh, böyle bir âlemin insanın istifadesi için yaratılmış olduğu akla giremez?C - Evet, zâhire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat, insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidatlara nazaran bu âlem-i şehadet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o aklın fikirlerini ve o istidatların meyillerini tatmin ve te'min edecek âlem-i âhirettir. Ve keza, istifade hususunda müzahame, mümanea ve tecezzi yoktur; bir küllînin cüz'iyatına nisbeti gibidir. Nasıl ki bir küllî bütün cüz'iyatında mevcud olduğu halde, ne o küllîde tecezzi ve inkısam olur ve ne de cüz'iyatında müzahame ve müdafaa olur. Küre-i Arzdan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur ve ne Küre-i Arzda bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehadetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâa bir umumi ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiçbir faidesi yoktur demek değildir. İ.İ.)
İNSAN-I KÂMİL: Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.
İNSAN-ÜL AYN: Gözbebeği.
İNSANÎ: İnsana ait, insanla alâkalı.
İNSANİYE: İnsanlar, insan cinsi, beşeriyet.
İNSANİYET: İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.
İNSANİYET-İ KÜBRA: Büyük ve en makbul olan insânlık, yâni, İslâmiyet.(Ey Nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlik-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden Rezzak ismi ile bütün mat'umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, ruy-u zemin kadar geniş bir sofra-i ni'meti o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevi çok rızık ve ni'metler isteyen insâniyeti sana verdiğinden âlem-i mülk ve melekut gibi geniş bir sofra-i ni'met, o mide-i insâniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleri ile tegaddi eden ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imânı sana verdiğinden dâire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra-i ni'met ve saadet ve lezzet sana fethetmiş. Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. S.)
İNSANİYETKÂR: f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
İNSANİYETPERVER: İnsanlığı seven, iyi insan.
İNSAN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 76. Suresi olup "Dehr, Ebrar, Emşac, Hel-etâ Suresi" de denir.
İNS Ü CANN: İnsan ve cin taifesi.
İNTAN: Pis kokma. Fenâ kokma. * Mikrobun sebebiyet verdiği şey, hastalık.
İNTANÎ: Mikroplu, mikroptan meydana gelen.
İNTANİYE: Fena koku ve mikropluluğa dâir, mikroplu hastalıkla alâkalı.
İNTİSAF-I RAMAZAN: Ramazan ayının ortası.
İNTİŞAR-I ARZANÎ: Hedefin sağ veya sol taraflarına düşen mermilerle, hedef arasında kalan mesafe.
İPLİKHANE: Eskiden suç işlemiş kimselerin hapsedilip çalıştırıldıkları yere verilen addır. * Gemilere lüzumlu halatlarla yelken bezini yapan eski bir deniz müessesenin adı idi.
İRADE-İ ŞÂHANE: Padişahın emri, fermanı, buyruğu.
İRAN: Tabut. * Neşeli ve mesrur olma.
İRAN: Fars memleketi.
İRBİYAN: Teke, istakoz gibi deniz hayvanları.
İRCA-İ İNAN: Atın dizginini çevirme, başka tarafa yöneltme.
İRFAN: Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal. * İkrar. * Mücazat. * Fık: Esrar-ı İlâhiyeye, iman ve Kur'an hakikatlarına vukufiyet. (İlim ile irfan ve ma'rifet arasında fark vardır: İlim, vech-i küllî ile, yani her vechesiyle bilmektir. İrfan ve marifet ise; vech-i cüz'î ile bilmektir. Bu cihetle Cenab-ı Hakk'a irfan ve marifet isnad olunmaz. Fıtrî istidat eseri olarak inceleyerek tefekkür edip bilmektir. Buna "İlm-i Ledün" ve İlm-i Rabbanî" de denir.) (Bak: Ârif)
İRGAN: Bir işi kolaylaştırma.
İRGANDİ: Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.
İRHA-İ İNAN: Dizginleri salıverme. * İşine devam etme.
İRHA-İ LİSAN: Ağzına geleni söyleme.
İRHAN: Rehin koyma veya konulma.
İRKAN: Kına yakma, kına sürme. * Safran ağacı, kızılağaç. * Tıb: Sarılık hastalığı.
İRMAN: f. Arzu, taleb, istek. * Dalkavuk. * Nedâmet, pişmanlık. * Dâvet edilmeden bir yere giden kimse.
İRMEGAN: f. Saadet. İkbal, mutluluk, uğurluluk. * Terbiye eden, mürebbi.
İRSAN: Muhkem ve sağlam kılma, rasanet verme.
İRTİCAN: Adamın işi gücü bozulma.
İRTİHAN: (Rehn. den) Bir şeyi rehin olarak alma veya alınma.
İSFENDAN: f. Beyaz biber tohumu. * Akçaağaç.
İSHAN: Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak, ordusunu derin ve geniş bir suretde yaralayıp, kımıldanamıyacak bir hâle koyacak derecede kat'iyyen mağlub etmeğe de ishan tâbir edilir.
İSHAN: Isıtma, ısıtılma. * Kızdırma veya kızdırılma.
İSHAN-I AYN: Ağlatma. Göz kızartma.
İSKÂN: Yerleştirmek. Bir yeri mesken yapıp oturmak. * Sâkin.
İSKÂN-I MUHACİRÎN: Göçmenleri yerleştirme.
İSKANDİL: ing. Denizin derinliğini ölçmeğe yarayan ve gemilerde kullanılan bir âlet. * Bir şeyin hakikatını anlamağa çalışma. Yoklama, deneme, tecrübe etme.
İSKENDAN: f. Kilit.
İSLAMİYAN: f. İslâmlar.
İSNAN: İki. * Pazartesi.
İSNAN: (Sinn) Yaşlanmak. İhtiyarlamak. * Diş çıkarmak.
İSPANYOL: İspanyalı.
İSPANYOL HASTALIĞI: Grip, nezle. Paçavra hastalığı. (İlk önce İspanya'da farkına varıldığı için bu isimle meşhur olmuştur.)
İSTANBUL: Türkiye'nin en büyük şehri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun taht şehri (1453-1922). İslâm halifeliğinin son merkezi (1516-1924). Türklerden önce Bizans "Doğu Roma" İmparatorluğu'nun taht şehri idi (395-1453). * İstanbul ismi, Rumca şehre veya şehirde demek olan (İstin polin) tabirinden galat olup, bu ismin Osmanlılar tarafından fetih esnasında verilmiş olduğu rivayet ediliyorsa da, Osmanlılardan evvel şehrin bu isimle yâd olunmakta bulunmuş olduğu muhakkak olup, hattâ yedinci hicri yüzyılın ortalarında yani fetihten iki asır önce yazılmış olan "Yakut-u Hamevî'nin Mu'cem-ül Büldan'ında bu isim yazılmıştır. Bununla beraber Osmanlılar yanında dahi Edebiyat lisanında ekseriya "Kostantiniyye" ismi kullanılmıştır; hattâ bazan "İslâmbol" şeklinde yazılmıştır.
İSTANBUL EFENDİSİ: İstanbul kadıları (hâkimleri). Bu tabir hicri 1000 tarihinden sonra kullanılmağa başlanmış ve daha sonraları terkolunmuştur.
İSTİANAT: (İstiane. C.) İstianeler, yalvarmalar.
İSTİANE: Duâ. Yardım istemek. İane istemek.
İSTİBANE: Açıklama, belli olma. Meydanda ve âşikâr olma.
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİBTAN: Gizliliğe, bir kimsenin iç işlerine vakıf olmak.
İSTİDANE: (Deyn. den) Borç alma, alınma. Ödünç alma.
İSTİFANAME: f. Bir yerden ayrılıp çekilmeyi bildiren yazı.
İSTİFHAM-I ANİNNEFY: Nefyi olmayan sual sormak. Meselâ: Cenab-ı Hakk'ın ruhlara: Ben Rabbiniz değil miyim? diye sorması gibi. Buna istifham-ı takrirî de denir. (Bak: Bezm)
İSTİFNAN: Cins cins ayırma. Mâhirane bölme.
İSTİHANE: Hor ve hakir görme.
İSTİHCAN: (Hücnet. den) Kötü görme, çirkin sayma, ayıplama.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİHSAN: Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunmak. Beğenilmek. * Fık: Kıyası terkedip, nassa, yani, âyet ve hadis-i şeriflerin hükümlerine en uygun olanı almak. Şeriatta; zorlaştırmayan hükümle, râcih delil ile amel etmektir.(İşte masnuâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemâlâta karşı Sübhânallah, Mâşâallah, Allahü Ekber diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'an'ın nağamâtiyle kâinatı velveleye verdiren istihsan ve takdir ile, tefekkür ve teşhir ile, zikir ve tevhid ile, berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zâttır. S.)
İSTİHSANEN: Beğenerek, istihsan ederek.
İSTİHSAN: Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak. * Sağlam bir yere kapanmak.
İSTİKAN: Şüphesiz ve zansız olmak.
İSTİKÂNE: (İstikânet) Alçaklık etmek. * Zillet ve meskenet göstermek. * Tevazu göstermek.
İSTİKNAN: Gizlenme, saklanma.
İSTİ'LAN: (İlân. dan) İlânını isteme.
İSTİLANE: Bir şeyi mülâyim görmek, mülâyim bulmak.
İSTİMAN: Aman dilemek, himaye istemek. * Teslim olmak.
İSTİMNAN: İhsan isteme.
İSTİNAN: Misvâk kullanma. Dişleri temizleme. (Misvâk kullanmak, sünnet-i seniyyedendir.)
İSTİRHAN: (Rehn. den) Rehin alma veya rehin alınma.
İSTİSNAN: İhtiyarlama, yaşı ilerleme, yaşlılanma.
İSTİ'TAFKÂRANE: f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
İSTİTAN: Vatan edinme, bir yerde yerleşme, yurt edinme.
İSTİZAN: Bir hususta izin istemek. İzin için danışmak.
İSTİZHAN: Akıl etmek, düşünmek.
İSYAN: İtaatsizlik. Emre karşı gelmek. Ayaklanmak.
İŞAAT-I KÂZİBANE: Kötü niyetlerle yalan haberler yayma.
İŞARAT-ÜL İ'CAZ Fİ MEZAN-İL ÎCAZ: Îcaz zannolunan yerlerdeki i'caza işaretler. * Risale-i Nur Külliyatından bir kitap ismidir.
İŞRETHANE: f. İşret yapmaya mahsus yer. Meyhane. * Mc: Bu dünya.
İŞTİRAK-I LİSAN: Lisan ortaklığı. Aynı dili konuşma keyfiyeti.
İTALE-İ LİSÂN: Dil uzatma, kötü şeyler söyleme.
İTAN: Vatan sayma, yurt kabul etme.
İTDAN: Islanma veya ıslatma.
İ'TİLAN: Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma. * Doğum esnâsında çocuğun görünmesi.
İ'TİMAN: Emniyet etme, emin bulunma.
İ'TİNAN: Bir kimsenin içyüzü meydana çıkma. * İnsanın önüne durma.
İ'TİYAN: Dik dik bakma, gözünü dikme. * Yardım etme.
İTKAN: Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak.
İTKAN-I MUHKEM: Bütün açıklığıyla bilerek sağlam yapmak.(...Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Mâdem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakîn ile hükmolunur ki: Şu kusûr-u semaviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. S.)
İTKAN-I SAN'AT: San'atın sağlam, mükemmel ve pürüzsüzlüğü.
İTMİNAN: Emniyet içinde olmak. İnanmak. Mutlak olarak bilmek. Kararlılık.
İTMİNAN-I KALB: Kalbden ve gönülden inanma.
İTMİNANKÂRANE: f. İtminan göstermek suretiyle.
İTNAN: (Çocuk) hastalıkdan dolayı gelişememe.
İTTİFAKAN: Birleşerek, anlaşarak.
İTTİKAN: Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.
İTTİSAFKÂRANE: f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
İTTİTAN: Bir memlekette veya bir şehirde yerleşme. Vatan edinme.
İTTİZAN: Ölçülü olmak. Vezne girmek.
İTYAN: Delil getirmek. * Gelmek. * Vermek. * Vüsul, vasıl. * Vârid olmak. * Zikir ve isbat ve takrir eylemek.
İVAZAN: Karşılık olarak, mukabilinde, karşılığında.
İYAN: (Bak: Ayân)
İYANÎ: Ayân olana ait, âşikâr ve belli olana dair.
İZ'AN: Basiret. Anlayış. * Teslim olup itaat etmek. * Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek. (Bak: Dimağ)
İZ'AN-RÜBA: f. Anlayışı şaşırtan. Aklı oynatan. Çok hayret ve taaccüb veren. Aklı alan.
İZ'AN-RÜBA-İ KÂİNAT: Kâinatın aklı alan vechesi, herkese hayret ve şaşkınlık veren yüzü.
İZAN: Bildirmek. * Ezan okumak.
İZDİYAN: Süslenme, bezenme.
İZYAN: Süslenme, donatılma.
İŞARAT-ÜL İ'CAZ Fİ MEZAN-İL ÎCAZ: Îcaz zannolunan yerlerdeki i'caza işaretler. * Risale-i Nur Külliyatından bir kitap ismidir.
ICAN: Kubl ile dübür arası. * Ahmak kimse.
IDGAN: Kalbinde bir kimseye kin ve adavet olmak.
IDHİYAN: Nurlu, ruşen, parlak.
IDTIGAN: Ayağıyla kendi kendine vurmak.
IHŞÎŞAN: Kabalığı, inatçılığı ve katılığı fazla olmak.
IHTİTAN: Sünnet olmak.
IHTİZAN: Sırrı gizlemek.
IKYAN: Halis iyi altın. * İnci parçası.
INAN: (C.: Aınne) Atın dizgini.
INTİYAN: Yiğitlik evveli.
IRAN: Evin uzak olması. * Mıh, çivi. * Mızrak. Süngü.
ISLAHHANE: Tar: San'at mekteblerine önceleri verilen isim. * Islah evi.
ISNAN: Israr etme, inat etme, ayak direme. * Gücenme, darılma. * Gururlanma, kibirlenme.
ISPARÇANA: Halatın üzerine sarılmış olan ip. * Halatın yapıldığı bükmelerin herbiri.
IŞÂÂN: Akşam ile yatsı.
ITKAN: (Bak: İtkan)
ITLAK-I İNAN: Dizginini salıverme. Başıboş bırakma.
ITLAK-I LİSAN: Ağzına geleni söylemek. Çok serbest ve kolay konuşmak.
ITNAN: Çınlatma. Madeni bir ses çıkartma.
IYAN: (Bak: Ayân)
IZBANDUT: Eskiden Rum korsanlarına verilen addır. * Haydut, yolkesen, şaki, eşkiya. * İri vücutlu, korkunç.
IZNAN: Bir kimseyi kabahatlı çıkarma.
JAJHAYAN: f. Saçma sapan söz söyleyenler. Mânâsız ve boş konuşanlar.
JANDARMA: Fr. Yurt içinde asayişi sağlamak gayesiyle meydana getirilen ve orduya mensup silâhlı kuvvet. Ve bu kuvvette yer alan asker.
JEAN: Dev. Gayet büyük. Dev cüsseli.
JEGAND: f. Sağlamlık, metanet. * Vahşi ve yırtıcı hayvanların korkunç sesi.
JENGDAN: f. Çan. Çıngırak.
JIYAN: f. Kükremiş, kızgın. (Ey yâreli şir-i jiyan, bu hâb-ı gafletten uyan.)
JİYAN: f. Kızgın, kükremiş, hışımlı. (Bu tabir, ekseriyetle arslanlar hakkında kullanılır.)
KAAN: Hükümdar, hâkan.
KABBAN: Büyük terazi, baskül.
KABİL-İ EMÂNET: İnsan.
KABRİSTAN: f. Mezarlık.
KADANA: Forsaların ayağına vurulan zincir.
KADEMRAN: f. Adım atan, ilerliyen.
KADİRDAN: f. Kadirbilir. Değerbilir.
KADİR-DANLIK: Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.
KAFEDAN: Attarların eczâ koydukları kese veya torba.
KAFFAN: Büyük terazi.
KÂFİRANE: f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
KAFTAN: Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab.
KAFZ (KAFAZÂN): Sıçramak.
KAĞITHANE: Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.
KÂHBAN: f. Harman bekçisi.
KÂHDAN: f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KAHRAMAN: (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi.
KAHRAMANAN: (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
KAHRAMANANE: f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KAHRAMANÎ: f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
KAHREBAN: Kehribar.
KAİDAN: (Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.
KAİDEŞİKENÂNE: f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak.
KALÂNİS: Takkeler, külâhlar.
KALÂNİSÎ: Takkeci.
KALANSUVE (KULENSİYE): (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)
KALANTOR: Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.
KALEMDAN: f. Kalem kutusu, kalemlik.
KALENDERÂNE: f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
KALHEBAN: Uzun, tavil.
KALTABAN: f. Namussuz. Pezevenk.
KÂLUSANE: f. Akılsızcasına, ahmakçasına.
KALYAN: f. Nargile.
KÂM-BİNAN: (Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler.
KÂMKÂRANE: f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KAMPANYA: Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.
KÂMRAN: f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes'ud.
KÂMRANÎ: f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma.
KÂMURAN: (Bak: Kâmran)
KAMUS-İ OSMANÎ: Osmanlıca sözlük.
KÂMVERÂN: (Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar.
KÂN: f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.
KÂN-I KEREM: Kerem, lütuf ve ihsan menbaı.
KÂN-I MERHAMET: Merhamet kaynağı.
KÂN: f. Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz.
KANA: Süngüler.
KANAAT: Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)
KANAATBAHŞ: f. Kanaat verici, inandırıcı.
KANAATKÂR: f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KANADİL: (Kandil. C.) Kandiller.
KANAFİZ: (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
KANAH: (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.
KAN'AR: Büyük, kaba budaklı ağaç.
KANAS: Av yeri.
KANAT: (C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak.
KANATA: ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır.
KANATİR: (Kantar. C.) Kantarlar.
KANATİR: (Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar.
KANAVAT: (Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar.
KANAZI': (Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç.
KANBER: Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.
KAND: Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
KANDAL: Büyük başlı.
KANDAVE: Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri.
KANDEFİR: Yaşlı kimse, acuz.
KANDÎ: şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.
KÂNE: (Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı.
KANEF: Kulağın küçük ve kalın olması.
KANEME: Kir. * Yağdan gelen pis koku.
KANEŞVERE: Hayız görmez kadın.
KANFA: Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)
KANFAŞ: Yaşlı, ihtiyar.
KANFESE: Tesbih böceği.
KANH: Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.
KANGREN: Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.
KANIS: Avcı.
KANIT: Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.
KANIT: (Bak: Delil)
KANİ': (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.
KÂNİ: (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.
KANİB: İnsan topluluğu.
KANİF: İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça.
KÂNİF: Udul eden, dönen, yoldan çıkan.
KANİSA: (C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.
KANİT: (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden.
KANİTÎN: Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler.
KÂNİZ: Defneden, gömen.
KANKAL: Büyük kile.
KANKANE: Yol göstermek.
KANKARİS: Börek.
KÂNKEN: f. Madenci. Maden kazıcısı.
KANNAD: şeker yapan, şekerci.
KANNAS: Avcı, seyyad.
KANNİS: Avcı, av.
KANNUR: Başı büyük kişi.
KANS: Av. Av avlama.
KANSA: (Kuşlarda) Kursak.
KANTAR: Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka.
KANTARA: Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.
KANTARİYYE: Kantar ücreti. Tartma parası.
KANTİN: Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı.
KANU': Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.
KANUN: (C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.
KANUN-U ASKERÎ: Askerlik kanunu.
KANUN-U ESASÎ: Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye)
KANUN-U KADİM: Eski âdet.
KÂNUN: Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba.
KÂNUN-U DEHA: Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.
KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ: Aralık, Ocak.
KANUNEN: Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile.
KANUNİ: Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman'ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han)
KANUNİYET: Kanunluluk. Kanun haline gelmek.
KANUNNAME: f. Kanun kitabı. Anayasa.
KANUNŞİNAS: f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen.
KANVA': Büyük burunlu kadın.
KANZAA: İbik.
KAPTAN-I DERYA: Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
KARAN: Mekke arzı.
KARANFUL (KARANFÜL): Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
KARANİTIS: Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KARANTİNA: İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.
KARAVANA: Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
KÂRBAN: f. Kervan.
KÂRBAN-SARAY: f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.
KÂRDAN: f. İşten anlar, iş bilir.
KÂR-DANÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KÂR-DARAN: (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.
KÂRHANE: f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.
KÂRİBAN: f. Kervan.
KARİNE-İ MÂNİA: (Bak: Karine-i mecaz)
KARTABAN: Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
KÂRVAN: f. (Bak: Kervan)
KÂSE-LİSAN: (Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.
KASEMÂT-I KUR'ANİYE: Kur'andaki ahitler, yeminler.
KASIRANE: Âcizane, beceriksizcesine.
KASTALANÎ: (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.
KASTALANÎ: Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KÂŞÂNE: f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN: Kuş yuvası.
KAŞVAN: Zayıf erkek.
KATAN: Kuşların kuyruğu dibi. * Dağ ismi.
KAT'AN: Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen.
KATANE: Az yemeklik.
KATARAT-I BÂRÂN: Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.
KÂTİBANE: Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.
KATRAN: (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.
KATRE-İ BÂRÂN: Yağmur damlası.
KATREFEŞAN: f. Damla saçan.
KATTAN: Pamuk satan.
KAVANİN: (Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi.
KAVANİN-İ ASKERİYE: Askeri kanunlar.
KAVANİN-İ CEZAİYE: Ceza kanunları.
KAVANİN-İ HADSİYE: Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir)
KAVANİN-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)
KAYANE: Demircilik.
KAYKABAN: İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.
KAYNAN: At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.
KAZAN (KEVZÂN): Semiz şişman kimse.
KAZANFER: (Bak: Gazanfer)
KAZAN KALDIRMAK: t. Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (O.T.D.S.)
KAZİYE-İ ZANNİYE: Man: Karineler ve emârelerden alınmış olan kaziyyeye denir ki; akıl galip zan ile hüküm eylerse de, onun nakzını dahi tecviz eder, bu cihetle zanniyatın cümlesi nazaridir.
KAZZAN: Pire.
KEBBAN: Büyük terâzi. Kantar.
KEBUTERÂN: (Kebuter. C.) Güvercinler.
KED-BANU: f. Bir daireyi idare eden kâhya kadın.
KEHANET: Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek. (İlâhi ihbârât-ı gaybiyyeye istinad etmeden, gaybdan haber vermek ve falcılık ve kâhinlik etmek dinen kat'iyyetle haramdır.)
KEHKEŞAN: f. Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.)
KELAN: f. İri, cüsseli, büyük. Heybetli.* Geniş, enli. * Baş.
KELÂNÎ: (Kilâet. den) Sakladı ve beni muhafaza etti veya eder, (meâlinde).
KELANTER: f. Çok iri. Daha büyük.
KELBETAN: f. Kerpeten.
KEMÂ KÂNE: Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMAL-İ METANET: Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
KEMAN: f. Yay. Kavis. * Yayı andırır her şey. * Keman.
KEMAN-DÂR: f. Yay tutan, yay tutucu.
KEMANE: f. Keman veya kemençe yayı. * Güreşte bir çeşit oyun.
KEMAN-EBRU: Kaşları yay gibi olan. Keman kaşlı.
KEMAN-GER: f. Yay yapan san'atkâr.
KEMANÎ: f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı.
KEMAN-KEŞ: f. Keman çalan. * Ok atmakta usta olan. Yay çeken.
KEMENAN: (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş askerler. * Pusular.
KEMSUHAN: f. Az konuşan. Az söyleyen.
KEMTERANE: f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette.
KEMZEBAN: f. Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi.
KEN'AN: Filistin. Hz. Yâkub'un (A.S.) memleketi.
KENANE (KİNÂNE): (C.: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.
KENAR-I ÂSMÂN: Ufuk.
KEPAN: f. Büyük terazi.
KERAN: Sabah.
KERAN: f. Kenar, uç, âhir, son, nihayet.
KERAN TÂ KERAN: Bir uçtan bir uca.
KERİH-ÜL MANZAR: Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.
KERİMANE: f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde.
KERRETAN: Sabah ve akşam.
KERVAN: f. Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı.
KERVAN: (C: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.
KERVANSARAY: Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)
KERYAN: Uyuyan kişi, nâim.
KES-İ BÎKESAN: Kimsesizlerin yardımcısı.
KESAN: f. Adamlar. İnsanlar. Kişiler.
KESANE: f. İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette.
KESELAN: Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.
KESİL (KESLÂN): (C.: Küsâlâ) Tenbel kimse.
KESLAN: Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.
KEŞAN: (Keş. C.) f. Çekenler, çekiciler. * Çeken, çekerek. Çeke çeke.
KEŞAN: Zincirden yular.
KEŞAN BER KEŞAN: Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.
KEŞAN KEŞAN: f. Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek.
KEŞHAN (KİŞHÂN): Deyyus.
KEŞİŞÂN: (Keşiş. C.) Papazlar, manastır rahibleri.
KEŞİŞÂNE: f. Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette.
KEŞİŞHÂNE: f. Kilise, manastır.
KEŞTÎBAN: f. Gemici, kaptan.
KETTAN: Keten.
KETUMANE: f. Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette.
KEVLAN: Kandıra adı verilen ot.
KEVN Ü MEKÂN: Kâinat, âlem, dünya.
KEYAN: (Key. C.) f. şahlar, hükümdarlar, keyler, hakanlar.
KEYANÎ: f. Şaha ait. Hükümdarla alâkalı.
KEYHAN: f. Dünya, arz.
KEYLEKAN: Bir pırasa cinsi.
KEYSAN: Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak. * Özür, mâzeret.
KEYSANİYYE: Revâfiz tâifesinden bir sınıf.
KEYVAN: f. Satürn (Zuhal) gezegeni.
KEZAN: Küfeki taşı.
KIBTİYAN: (Kıbti. C.) Kıbtiler, çingeneler.
KILYAN: Beyaz nohut.
KIRAATHANE: Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.
KIRAN: (C.: Kırânât) Yakınlık, mukarenet. * Ayrı iki şeyin birleşmesi. * İki gezegenin bir burçta bulunması.
KIRBAN: Yakınlık. * Cimadan kinâye olur.
KIRKANBAR: İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi.
KIRVAN: Kafile, kervan. * Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.
KISM-I SÂNİ: İkinci kısım.
KISSAHÂN: f. Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan.
KIZAN: Oğlan, erkek çocuk. * Delikanlı, cesur ve silâhlı köylü genç.
KIZBAN: (Kadib. C.) İnce düz fidanlar, çubuklar, dallar.
KİBARANE: f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.
KİHAN: (Kih. C.) Küçükler.
KİHAN Ü MİHAN: Küçükler ve büyükler.
KİHANET: (Bak: Kehânet)
KİNAN: (C.: Eknan-Ekinne) Perde, örtü.
KİNANE: (C.: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.
KİNDARANE: f. Kinci olarak, kindarcasına.
KİRBAN: Dolu kap.
KİTAB-HANE: f. Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer.
KİTMAN: Sır saklama. Kimseye sır açmama hâli.
KİYAN: f. Merkez. * Yıldız, seyyâre.
KİYAN: Tabiat.
KİYANE: Kefâlet, kefil olma.
KODAMAN: İleri gelen. Servet veya mevki sahibi kimseler hakkında alay yollu söylenir.
KOMANDO: (Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete.
KOMPARTIMAN: Fr. Yolcu trenlerinde vagonların bölümlerle ayrılmış kısımlarından her biri.
KOMPETAN: Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse.
KONFERANS: Fr. Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma.
KONTENJAN: Fr. Alâkalıların her birine düşen miktar veya yer. Pay miktarı.
KORSAN: itl. Deniz haydutu. Deniz eşkiyası. * Başkaların haklarını zor kullanarak yiyen kimse. * Bir hakkı izinsiz olarak kullanan.
KORSAN GEMİSİ: Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.
KOSTANTINİYYE: İslâm dünyasında İstanbul için kullanılmış isimlerden biri.
KÖŞELİ PARANTEZ: t. Cümleden tamamıyla ayrı "haşiye" gibi bir sözü içine alır.
KUBAN: (Kub. C.) f. Vurucular, dövücüler. * Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
KUBBE-İ KANEK: Ağzın tavanı. Damak.
KUDSİYAN: Kudsiler. * Melekler. Melâike taifesi.
KUDSÜMAN: Erkek örümcek.
KUFAN: Zahmet, meşakkat. * Kufe dedikleri beldenin adı.
KUHAN: f. Kambur. * Eyer, at eyeri. * Sığır veya deve hörgücü.
KUHİSTAN: f. Dağlık bölge, dağlık yer.
KULKALAN: Bir nevi ot.
KULKULANİ: Üveyik kuşuna benzer bir kuş.
KUMANYA: ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi. * Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık. * Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.
KUMAR-HANE: f. Devamlı olarak kumar oynanan yer.
KUMİSTAN: f. Kumluk çöl veya arâzi.
KUMMEHAN: Za'ferân. * Şarap köpüğü.
KUMPANYA: Fr. şirket. * Mc: Cemaat, zümre.
KUNAN: Koltuk kokusu. * Gömlek yeni.
KUNYAN (KINYÂN): Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.
KUR'AN: Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığını ve hikmetlerini beyan eder. Başıboşluk ve serserilikten kurtarıp ibâdet ve taata, emniyet ve nizâma ve saadete sevkeder ve insanın ebedi selametine vesile olur. * Lugat mânasına göre Kur'ân: Tilâvet, okumak, cem' ve zammolunmuş, okunmuş mânâlarına gelir. Fürkan, Zikir, Hüdâ, Hitab, Kitab, Mushaf, Nur, Necm, Hüdâ, Mev'iza, Aziz, Besâir, Bürhan...gibi elli beş kadar isimle de anılır. (Bak: Kelâmullah)
KUR'AN-I HAKÎM: Hakim olan Kur'an-ı Kerim. Hakim: Hikmetli, hikmet sâhibi, yahut çok hâkim ve muhkem mânalarına gelir.
KUR'AN-I MU'CİZ-ÜL BEYAN: Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.(Kur'an: Şu kitâb-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri... ve zeminde ve gökde gizli Esmâ-i İlâhiyenin mânevi hazinelerinin keşşâfı.. ve sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı... S.)(-Kur'an-ı Kerim-, bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyâyı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe; ve semâ, misbahlariyle süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette, bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar; Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini tabir câiz ise, proğramını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiç bir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiç bir şâibe-i taklid veyâ başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusiyle sâfi, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı, "Güneşten geldim" der. Kur'ân dahi," Ben Hâlık-ı Âlem'in beyanıyım ve kelâmıyım" der. Evet şu dünyâyı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverâne ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyâyı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlâhiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sâhib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin? Onun taklidini yapsın?Elhak, bu dünyayı san'atlarıyla zinetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldır. Mâdem ki, yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi? S.)(Kur'an-ı Hakim yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu ve der idi ki: "Şu Kur'anın Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz, o zât ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın, bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin, hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da yapamıyacaksınız, eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'anın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'anın mecmuuna olmasın da, yalnız on Suresinin nazirini getiriniz. Haydi on Suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız nazmına ve belâgatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi Sure uzun olmasın, kısa bir Sure olsun, nazirini getiriniz. Yoksa, din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir..." M.)(Amerikalı Filozof Karlayl (Carlyle) şöyle diyor: Kur'anı bir kerre dikkatle okursanız, O'nun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyyetlerinden biri, (O'nun asliyyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattır. İ.İ.)
KÛRÂN: (Kur. C.) f. Körler. âmâlar.
KÛRÂNE: f. Körcesine.
KURBAN: Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey. * Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan. * Bir maksad uğrunda feda olma. * Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.
KURHANE: (C: Kurhân) Bir cins mantar.
KURTAN: At'ın arkasına vurdukları keçe.
KUSUR-İ CİNAN: Cennet'teki köşkler.
KUŞ'AMAN: Büyük erkek akbaba.
KUŞE-İ NİSYAN: Unutma köşesi, nisyan köşesi.
KUTB-U DEVRAN: Halife ve bu sıfatı alan Osmanlı padişahı.
KUTB-UZ ZAMAN: Zamanın en ileri gelen ve en büyük ârif ve mürşidi. (Bak: Aktâb)
KUTTAN: (Katın. C.) Yerliler, oturanlar, sâkinler.
KUVVE-İ AN-İL-MERKEZİYE: Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.
KÜFRAN: Nankörlük etmek. Allah'ın ihsan ve inayetine mukabil teşekkür etmeyip fiilen veya kavlen inkâr etmek.
KÜFRAN-I Nİ'MET: Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği ni'metleri bilmemek ve hürmetsizlikte bulunmak. (Bak: Tahdis-i ni'met)(Bazan tevâzu, küfrân-ı ni'meti istilzâm ediyor; belki küfrân-ı ni'met olur. Bazan da tahdis-i ni'met iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki, ne küfrân-ı ni'met çıksın ne de iftihar olsun. Meziyyet ve kemalâtları ikrâr edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakikinin eser-i in'âmı olarak göstermektir. M.)
KÜHEYLAN: Cins arab atı. (Gözü sürmelidir.)
KÜHHAN: (Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.
KÜHİSTAN: f. Dağlık yer, dağı çok olan mevki.
KÜLHAN: f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer.
KÜLHANİ: f. Serseri, çapkın, âvâre.
KÜMAN: f. (Bak: Gümân)
KÜNAN: f. "Ederek, yaparak, eden, yapan" manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek)
KÜNC-İ KANAAT: Kanaat köşesi.
KÜNGÂN: f. Toprak ve çimento gibi şeylerle yapılan su borusu, su yolu.
KÜNTAN: Kısa boylu.
KÜRAN: f. Al renkli at.
KÜRDİSTAN: Kürdlerin oturdukları bölge. * İran'ın Ardelân eyaletinin eski adı.
KÜŞTEGÂN: (Küşte. C.) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar.
KÜŞTEGÂN-I ZİNDE: Şehitler. Şehid olmuş kimseler.
KÜTFANE: (C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.
KÜTÜBHANE: Kitapların bulunduğu salon veya bina. * Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün. * Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.
KÜTÜBHANE-İ UMUMİYE: Umumi kütübhâne.
KATREFEŞAN: f. Damla saçan.
KEMAN-KEŞ: f. Keman çalan. * Ok atmakta usta olan. Yay çeken.
KEŞAN: (Keş. C.) f. Çekenler, çekiciler. * Çeken, çekerek. Çeke çeke.
KEŞAN BER KEŞAN: Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.
KEŞAN KEŞAN: f. Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek.
KEŞHAN (KİŞHÂN): Deyyus.
KEŞTÎBAN: f. Gemici, kaptan.
KUŞ'AMAN: Büyük erkek akbaba.
KUŞE-İ NİSYAN: Unutma köşesi, nisyan köşesi.
KÜŞTEGÂN: (Küşte. C.) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar.
LAANALLAH: Allah lânet etsin.
LAANE: Lânet etti. (mânâsına fiil.)
LAFZAN: Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.
LAFZ-PERDAZANE: f. Çeşitli ve çok söyleyerek.
LAGZAN: f. Kayan, sürçen.
LAHAN: Bozulup kokmak.
LAHİYANE TA'ZİB: f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
LAHLAHANİYE: Pelteklik, kekemelik.
LAHUTİYAN: Uluhiyet âlemine girebilen melekler.
LAKANE: Zeki ve seri anlayışlı olmak.
LAKANIK: Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
LÂKAYDANE: Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
LÂN: f. Hakikatsızlık, vefasızlık.
LÂNAZÎR: Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan.
LANDO: Fr. Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi.
LÂNE: f. Yuva, ev.
LÂNE-İ HARAB: Bozulmuş yuva.
LÂNE-İ NERMİN: Sıcak ve yumuşak yuva.
LÂNE-İ PEDER: Baba yuvası. Peder evi.
LÂNEGİR: f. Yuva tutan.
LÂSANİ: Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
LATİFE-İ RABBANİYE: İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.
LATİFEPERDAZAN: (Lâtifeperdâz. C.) f. Şakacılar, lâtifeciler.
LÂUBALİYANE: f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
LAVANTA: Çeşitli çiçek ve bitkilerden alınan esanslarla yapılan güzel kokulu sıvı.
LÂYEBGIYAN: Biri ötekine tecavüz edip karışmaz ve hâsiyetini bozamaz (meâlinde olup, nefyedilmiş muzari fiilidir.)
LÂYIHA-İ KANUNİYE: Huk: Henüz tasdik edilmemiş kanun tasarısı.
LAZİSTAN: Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.
LEALİ-FEŞAN: f. İnciler saçan.
LEBAN: Göğüs.
LEBBAN: Sütçü.
LEBCÜNBAN: f. Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan.
LEBSAN: Hardala benzer bir ot. * Yabani hardal.
LEHAN: Akıllılık.
LEHBAN: Susuz kişi. (Müe: Lehbâ)
LEHEBAN: Ateşin alevlenmesi.
LEHESAN: Susuzluk.
LEHFAN: Kalbi yanık, hasret çeken. Özleyen.
LEHHAN: Okurken çok yanlışlık yapan kimse.
LEHSAN: Susuz.
LEİMAN: (Leim. C.) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
LEİMANE: Alçakça. Zelilane bir tarzda.
LEKANET: Zeki ve anlayışlı olma.
LEMEAN: Parlama, parıldama.
LENGÂNE: f. Topalcasına. Topallıyarak.
LENGER-HANE: f. Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer.
LEN-TERANÎ: Beni aslâ göremezsin (meâlinde).
LERZAN: f. Titrek, titreyerek.
LERZERESAN: f. Titreme veren, titreten.
LEŞKERİYAN: (Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
LETHAN: Karnı aç olan kişi.
LEVBAN: Siyah taşlı yer.
LEVENDÂN: (Levend. C.) f. Leventler, askerler.
LEVENDÂNE: f. Leventçesine, hızla, süratle.
LEVS-İ FÂNİ: Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
LEVZETÂN: İki bâdemcik, bâdemcikler.
LEYAN: Huzur ve rahatta olan.
LEYAN: f. Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı.
LEYTAN: şeytan.
LEYYAN: Def'etmek, kovmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek.
LEYYİN-ÜL CÂNİB: Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.
LİAN: Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi. * Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir.
LİBAN: Kadın sütü, insan sütü. * Süt emzirme.
LİHYANÎ: Uzun ve kaba sakallı olan.
LİSAN: Dil. Konuşma dili. Lehçe. (Bak: Dil)
LİSAN-I EDEB: Edeb ve edebiyât dili, lisânı.
LİSAN-I GAYB: Gaybın haberlerini bildiren dil. Ahiret ahvalini veya bizce bilinmeyen gayb hükmündeki haberleri söyleyen. "Kur'an-ı Kerim"
LİSAN-I HAL: Hal dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi (Bak: Hal)(Akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir, lisan-ı haldir.)(Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer hâs secde ettikleri gibi, bütün kâinattan Dergâh-ı İlâhiyeye giden bir duâdır. Ya, istidad lisaniyledir: Bütün nebatat ve hayvanatın duâları gibi ki; her biri lisan-ı istidadı ile Feyyaz-ı Mutlak'tan bir suret taleb ediyorlar. Ve Esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. S.)
LİSAN-I KAL: Söz ile anlatılan mâna. Konuşma dili.
LİSAN-I MÂDER-ZÂD: Ana dili.
LİSAN-I NAHVÎ: Arapçanın bir vasfı; intizam ve kaidelere, düsturlara bağlı belâgatlı dil.(...Amma nazariyat-ı diniyelerin mahfazaları olan elfazlar ise değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihat ile ve sair tedris ve talim ve va'z ile o ihtiyaç mündefi' olur. Lisan-ı nahvi olan lisan-ı Arabînin camiiyyeti ve elfaz-ı Kur'aniyenin i'cazı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir. Belki muhaldir diyebilirim. Kimin şüphesi varsa i'câza dair Yirmibeşinci Söz'e müracaat etsin. M.)
LİSAN-ÜN-NÂR: Ateşin alevi, ateşin parıltısı.
LİSAN-ÂŞNÂ: f. Lisan bilir. Yabancı dil bilen.
LİSANEN: Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.
LİSANÎ: Lisanla ilgili, dile ait.
LİSANS: Fr. Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. * Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. * Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. * İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak muayyen bir nizama bağlanmış malların ithal veya ihracı için idare tarafından verilen müsaade.
LİSANULLAH: Allahın lisânı. Kur'an-ı Kerim.
LİYAKATMENDÂN: (Liyâkatmend. C.) f. Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler.
LİYAN: (Mülâyene) Mülayemetle, yumuşaklıkla muamele etmek.
LOKMAN HEKÎM: Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya veli olduğu hususunda ihtilaf vardır.
LOKMAN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 31. Suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
LU'BBAZÂN: f. Oyuncular.
LÜAB-I ANKEBUT: Örümcek ağı.
LÜANE: Halka çok lânet eden kişi.
LÜBAN: Kendir.
LÜBANE: (C.: Lübânât) Hâcet, ihtiyaç. * Önemli ve ehemmiyetli iş.
LÜDANE: Yumuşaklık.
LÜFFAN: Ekşi nar.
LÜKYA (LÜKYÂNE): Birbirini görmek.
LÜ'LÜ'-FEŞAN: f. İnci saçan, inci dağıtan.
LÜMME-İ ŞEYTÂNİYE: şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.
LEŞKERİYAN: (Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
LÜMME-İ ŞEYTÂNİYE: Şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.
MAAN: Birlikte. Beraber.
MAAN: Menzil, mekân.
MAANÎ: (Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat)
MAANÎ-İ KUDSİYYE: Kudsi mânâlar.
MAANÎ-İ MEDLULE: Anlaşılan mânâlar.
MAANÎ-İ MUKADDESE: Mukaddes mânâlar.
MAANÎ-İ MÜTEZAHİME: Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
MAANÎ-İ SÂNEVİ: İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.
MAANÎ-İ ÛLÂ: Evvelki mânâlar, vesileler.
MAARİF-MENDÂN: (Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.
MÂ-DÂM-EL MELEVAN: Gece gündüzün devamı müddetince.
MÂDERANE: f. Annece. Anaya yakışır surette.
MADİYAN: f. Dişi at. Kısrak.
MAGANİ: (Magni. C.) Evler, hâneler, menziller.
MAGANİM: (Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.
MAGLATA-İ ŞEYTANİYE: İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.
MAGLUBANE: f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde.
MAGMUMÂNE: Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak.
MAGRURANE: f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.)
MAGŞİYANE: f. Bayılmış gibi, baygıncasına.
MAH-İ TÂBÂN: (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.
MAHALLETAN: Çömlek ve değirmen.
MAHANE: f. Aylık maaş.
MAHBUSHANE: f. Cezaevi, hapishâne, zindan.
MAHCUBÂNE: f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.
MAHCUCUN ANH: (Bak: İhcac)
MAHFUZ LİMAN: Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.
MAHİDAN: f. Balık havuzu.
MAHİRANE: f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.
MAHİYAN: (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.
MAHİYANE: f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.
MAHKİYYUN ANH: Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.
MAHMUMANE: f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.
MAHMURANE: f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.
MAHNUKAN: Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.
MAHREMAN: (Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar.
MAHREMANE: f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.
MAHRUMANE: Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.
MAHRURÂNE: f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.
MAHRUYAN: f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler.
MAHTELEF-EL MELEVAN: Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince.
MAHTUMANE: f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.
MAHUDANE: Bir ot adı.
MAHYANE: f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.
MAHZAN: Ancak. Yalnız. Sadece. Tek.
MAHZANE: Güvercinlik.
MAHZUNANE: f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.
MAKANİ': (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
MAKARR-I SALTANAT: Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.
MAKASID-I İNSÂNİYET: İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MAKHURANE: Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.
MAKİYAN: f. Tavuk.
MAKLUAN: Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak.
MAKTANE: Pamuk tarlası.
MAKTUAN: Götürü olarak, toptan.
MALANİHAYE: Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
MALİKANE: f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi.
MA'MEAN: Çok fazla sıcaklık.
MAMHURAN: Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi.
MAMİZAN: Vers denilen ot.
MÂNÂ-YI İSMÎ: İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakk'a sevgi ve şükrümüzü arttırıyor ve O'nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfî deniyor.(...Dünyayı ve ondaki mahlukatı mânâ-yı harfî ile sev. Mânâ-yı ismî ile sevme! " Ne kadar güzel yapılmışlar" de. " Ne kadar güzeldir" deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. Meselâ; nasıl ki bir pâdişâh-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki, padişah o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'idir. Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhânedir. Güyâ o elma, iltifât-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!.. S.)(Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk'ın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir... S.)
MANAHNÜ FÎH: Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz.
MANA MERTEBELERİ: Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi.
MANCINIK: Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.
MANÇURYA: (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibirya'ya katılmıştır. Bir kısmı da Amur ismiyle bir eyalet halinde kalmış ve diğer bir kısmı da sahiller eyaletine eklenerek o taraflardan Mançurya'nın sahili kalmamış ve kuzeyde Amur Irmağı ve doğuda Usuri Nehri Mançurya'nın hududunu teşkil etmiştir. Şimdiki siyasî coğrafyada Mançurya ismi, bu memleketin sadece Çin'e tâbi olan kısmına verilmektedir.
MANDA: Fr. Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. * t. Camız denen hayvan. Kömüş.
MANDE: f. Kalmış, gitmemiş olan.
MANDIRA: yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer.
MANEN: Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından.
MANEND: f. Benzer. Denk. Eş. Gibi.
MANEND-ÂBÂD: Ölümle kıyamet arasında geçen zaman.
MANENDE: Benzeyen, mümâsil.
MANEVÎ: (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani.
MANEVİYYAT: Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.)
MANEVİYYUN: Allah'a, dine, mukaddesata inanmış olanlar.
MANEVRA: Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. * Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etlerine harptekilere benzer şartlar içinde eğitim sağlamak için yaptırılan hareket.
MANGA: Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.) * Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.
MÂNİ': Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
MÂNİ-İ ŞER'Î: şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
MÂNİA: Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.
MA'NİDAR (MÂNİDAR): f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.)
MA'NİDARANE: f. Mânâlı şekilde.
MANİVELA: Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.
MANKEN: Fr. Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli.
MANSAB: (Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb)
MANSIB: (Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci'.
MANSIBDÂR: f. Mansıbda bulunan.
MANSUB: Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş. * Konulmuş, dikilmiş. * Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan.
MANSUBÎN: (Mansub. C.) Memuriyette bulunanlar. Hizmette olanlar.
MANSUR: Yardım edilen, yardım görmüş. * Gâlib, muzaffer. (Bak: Mensur)
MANSURİYYET: Allah'ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma.
MANSUS: Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş. * Kur'anda açıkça anlatılmış.
MANŞET: Fr. Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. * Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası.
MANTIK: (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz.
MANTIKAN: Mantığa göre. Mantıkça.
MANTIKÎ: Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun.
MANTIKÎ KIRÂET: Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır.
MANTIKİYYÂT: Mantıkla alâkalı mes'eleler.
MANTIKİYYUN: Mantıkla uğraşanlar. Mantık âlimleri.
MANTUH: Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.
MANTUK: Bir lâfzın nutuk hâlinde, söz sahasında üzerine delâlet ettiği şey. " Şu kitabı satın aldım", sözünde bu lâfzın mantuku, o kitabın satın alınmış olmasıdır. * Söz, nukut, mânâ, mefhum.
MANYATİZMA: Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir. (Bak: İpnotizma)
MANYETİK: (Bak: Magnetik)
MANZAM: (C.: Menâzım) Sıra, dizi.
MANZAR: (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş.
MANZAR-I ÂLÂ: En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.
MANZAR-I ÇEŞM: Gözbebeği.
MANZARA: Dışarıyı görecek pencere.
MANZARANÎ: Gösterişli ve güzel adam.
MANZARÎ: Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.
MANZUD: Sık yetişmiş ağaç. * Üstüste istif edilmiş.
MANZUM: Ölçülü, mizanlı, tertibli. * Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi). * Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş.
MANZUMAT: Manzumeler.
MANZUME: Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. * Sıra, dizi. Sistem.
MANZUME-İ ŞEMSİYE: Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.(Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sânii'nin vücuduna ve vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: Cirmleri, küçüklük - büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık - yakınlık noktasında pek çok mütefâvit ve sür'at-i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmıyarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhi ile bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir. Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin def'a büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.Manzume-i şemsiyenin, yâni şemsin me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhit-i İlâhiye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz. Görüyoruz ki: Bu seyyaremiz bir azamet-i şevket-i Rububiyyeti ve haşmet-i saltanat-ı Uluhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbâni ile - Üçüncü Mektupta beyan edildiği gibi - pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ve seyahat, ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniye olarak acâib-i masnuât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zişuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi, Kamer dahi dakik hesaplarla azim hikmetlerle ona takılmış ve o Kamere başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadir-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevi iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre "Herkül Burcu" tarafına veya Şems-üş-şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rububiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır. S.)
MANZUR: Görülen, bakılan, nazar edilen. * Beğenilen.
MANZURE: Belâ, musibet, felâket, âfet. * Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın.
MARAN: (Mâr. C.) f. Yılanlar.
MARİSTAN: f. Hastahâne.
MARİZANE: f. Hasta olarak.
MÂRR-ÜL BEYAN: Beyânı yukarıda geçmiş olan.
MA'RUF-İ CİHÂN: Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği.
MASAN: Eşya saklanacak yer.
MASANİ': (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MASRUAN: Sar'alı olarak, sar'a hastalığına tutulmuş olarak.
MA'SUMÂNE: Günahsızcasına, suçsuz olarak.
MÂTEMHANE: f. Ağlanılan, yas tutulan yer.
MÂTEMKÜNÂN: f. Yas tutup mâtem ederek.
MATİYYE-RÂN: Bindiği hayvanı yola süren.
MATMAH-I CİHANÎ: Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
MATRAN: Taç giymiş piskopos.
MA'TUHANE: Bunakçasına, bunamışçasına.
MAZANNE: (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.
MAZANNE-İ HAYR: Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse.
MAZANNE-İ SU': Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.
MAZİYAN: Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.
MAZLUMANE: Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle.
MEÂN: Mekân, menzil.
MEANN: Enli, geniş. * şişman gövdeli kimse. * Hatip.
MEBANİ: Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar.
MEBANİ-İ KELÂM: Sözün esâsını teşkil eden şeyler.
MEBHUS-ÜN ANH: Sözü geçmiş şey. Bahsolunan şey.
MEB'USÂN: f. Meb'uslar. Milletvekilleri.
MEBZULİYYET-İ ELVAN: Renk bolluğu.
MECANE: Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.
MECANİK: (Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)
MECANİN: Mecnunlar. Deliler.
MECCAN: Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.
MECCANEN: Ücretsiz, parasız.
MECCANÎ: Bedavacı. Parasız.
MECCANİYET: Ücretsizlik, meccanilik.
MECLİS-İ A'YÂN: Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.)
MECLİS-İ MEBUSAN: Halk tarafından seçilen meb'usların meclisi. Millet Meclisi.
MECLİSİYAN: Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.
MECMUAN: Toptan, birden, toplu olarak.
MECNUNANE: f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.
MECUSİYÂN: (Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar.
MEDAMİ'-İ HİCRAN: Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.
MEDEDCUYANE: f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.
MEDEDKÂRANE: f. Medet ve yardım edercesine.
MEDEDRESANÎ: Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.
MEDHUŞÂNE: Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
MEFTUHANE: f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.
MEFTUNANE: Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.
MEFTURANE: f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.
MEGANİM: Ganimet malları. Harbde alınan mallar.
MEGESRAN: f. Yelpâze.
MEHAN: Ağızdan akan su, ağız suyu.
MEHAN: (Bak: Mühan)
MEHANE: Hakaret.
MEHANEN: Küçümsenerek, hafifsenerek.
MEHANET: Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.
MEHANNE: Burun.
MEHRECAN: Eylül ayının onaltıncı günü.
MEH-RUYAN: f. Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. * Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar.
MEHTERÂN: (Mehter. C.) Mehterler.
MEHTERHANE: f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı.
MEKÂN: (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.
MEKÂN-I BAÎD: Uzak mekân, uzay yer. (Mekân-ı baîd, yâni: İmanın faide vereceği teklif zamanı, teklif dünyası geçtikten, azab gelip çattıktan sonra iman, iman-ı yeis faydasızdır. E.T.)
MEKÂNE: (C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.
MEKÂNEN: Mahal ve yer bakımından.
MEKÂNET: Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç.
MEKANİK: Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.
MEKÂNİS: (Miknese. C.) Süpürgeler.
MEKANİZMA: Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
MEKFUL-ÜN ANH: Kendisine kefillik edilen kimse.
MEKNAN: Bir ot cinsi.
MEKTEB-İ SULTANÎ: İstanbul'da Galatasaray Lisesi.
MEKTUB-U SAMEDANÎ: Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.
MEL'ABE-İ SIBYÂN: Çocuk oyuncağı.
MELAMET-ZEDEGÂN: (Melametzede. C.) f. Ayıplanmış, kınanmış kimseler, azarlanmış olanlar.
MEL'AN: Dolu olan, taşkın.
MEL'ANE(T): (La'n. dan) Lânete sebeb olan. Lânete müstehak iş. * Yol ayrımı ve insan menzili.
MEL'ANETKÂRANE: f. Lânete müstehak surette.
MEL'ANET-PİŞ: f. Mel'unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel'unluktan ibaret olan.
MELEK-İ SİYÂNET: Allah'ın emri ile insanları koruyan, muhafaza eden melek.
MELEKUTİYÂN: Melekut âleminden olanlar.
MELEVAN: Gece ve gündüz.
MELHUFÂN: (Melhuf. C.) Kederliler, tasalılar, kaygılılar, üzüntülüler. * Hasrette kalanlar.
MELÎKÂNE: f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı.
MELKEAN: Kötü, yaramaz kimse.
MELLAHAN: (Mellâh. C.) Kaptanlar, denizciler, gemiciler.
MELULÂNE: Acıklı ve mahzun bir hâlde.
MELVAN: Gece ve gündüz.
MEMALİK-İ OSMANİYE: Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler.
MEMLUKÂNE: f. Köleye yakışır hâlde. Kölece. * Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı.
MANEND-İ BÎMİSAL: Misilsiz, benzersiz olan.
MENNAN: İhsanı bol. Çok çok ihsan eden. En çok nimet veren. (Allah)
MENNANE: Malı, mülkü, serveti için kendisiyle evlenilen kadın.
MENZİLHANE: f. Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer.
MERANET: Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.
MERBUTAN: Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak.
MERCAN: Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.
MERCANE: Mercan tanesi. (Bak: Mercan)
MERCEFAN: Leğen ve ibrik.
MERDAN: (Merd. C.) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler.
MERDANE: f. Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. * Yufka açmağa yarıyan oklava. * Erkek ayakkabısı.
MERDANEGÎ: f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik.
MERDÜMAN: (Merdüm. C.) f. İnsanlar, kişiler, adamlar.
MEREHAN: Sevinç, ferah, sürur. * Zayıf olma. * Fâsid olmak. * Kurumak.
MERHAMETPERVERANE: f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.
MERKAAN: Ahmak kimse.
MERSA-YI KOSTANTİNİYYE: İstanbul limanı.
MERSİYEHÂN: f. Ağıt okuyan. Mersiye söyliyen.
MERZBAN: f. Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli.
MERZEGAN: f. Cehennem. * Mangal. * Kabristan, mezarlık.
MERZUBAN: (C: Merazibe) Mecusiler reisi.
MERZVAN: f. Hudut muhafızı, sınır beyi.
MESAG-İ KANUNÎ: Kanunen izin ve ruhsat verilmiş.
MESAİL-İ İMANİYE: İmanî mes'eleler.
MESANE: Sidik torbası. Sidik kavuğu.
MESANÎ: (Mesnâ. C.) Bir şeyin tekrarı. İki. Çift. Mükerrer.
MESANİD: (Mesned. C.) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler.
MESANİD-İ ÂLİYE: Yüksek rütbeler, âli mevkiler.
MESTAN: (Mest. C.) f. Sarhoşlar.
MESTANE: Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.
MES'UDANE: f. İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla.
MEŞ'UMÂNE: f. Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına.
METANET: Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)
METANET-İ KALBİYE: Kalb sağlamlığı.
METİNÂNE: f. Metanetle, sağlamlıkla.
MEVANİ': Mâni'ler. Engeller. Mâni olanlar. Mâniâlar.
MEVCUD-U MANEVÎ: Mânevi varlık.
MEVETAN: Canı olmayan nesneler. * İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi.
MEVLANA: "Efendimiz, mevlâmız" mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. Hazret mânâsında da kullanılır.
MEVLANA CAMİ: (Bak: Câmi)
MEVLANA HALİD: (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı.
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ: Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.
MEVLİD-HÂN: Mevlid okuyan.
MEVSUKAN: Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde.
MEVTAN: (Mevetan) Cansız. * Baygın.
MEYAN: (Bak: Miyân)
MEYDAN: Arsa. * Geniş yer. * Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.
MEYDAN-I HARB: Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı.
MEYDAN-I HAŞİR: Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
MEYDAN-I İMTİHAN-I İNS Ü CÂN: İnsan ve cinlerin imtihan meydanı, yani dünya.
MEYDAN-I MAHŞER: Mahşer meydanı.
MEYDAN DAYAĞI: Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin huzurunda atılırdı. Cezaya çarpılacak talebe yahut asker, meydana getirilerek cezayı icab ettiren kabahatle meydan dayağının tatbiki için verilen karar okunduktan sonra serilen bir battaniye üzerine yüzükoyun yatırılır, başının ucuna ve ayaklarının üstüne kuvvetli birer hademe yahut asker oturtulur, okulun inzibât subayı, asker ise bölüğün subaylarından biri ince kızılcık sopasıyla kaba etlerine vururdu.Bu gibi cezalar, herkes ibret alıp bu suçlar işlenmemesi için herkesin gözü önünde icra edilirdi.
MEYELAN: Bir tarafa eğilmiş olma. Ziyâde meyil gösterme. İltizam.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım." Biiznillâh olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.)
MEY-HANE: f. İçki satılan ve içilen yer.
MEYSAN: Sallana sallana yürümek.
ME'YUSÂNE: Ümidsizlikle. (Bak: Ye's)
MEYYAN: Yalancı.
MEYYİTÂNE: f. Ölü gibicesine. Ölmüşçesine.
MEZAN: Zannolunan yerler veya şeyler. Zan ve şübhe verecek şeyler.
MEZAN-ÜL ÎCAZ: İcaz zannedilen yerler.
MEZARİSTAN: f. Mezarlık.
MEZBUHÂNE: f. Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. * Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle.
MEZREVAN: Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı.
MIHKAN: (Mıhkana) Şırınga. Tenkıye âleti.
MISRAN: Basra ile Kufe şehirleri.
MISTABANİŞİN: f. Sedirde oturan.
MIT'AN: (C.: Metâin) At sürücüsü.
MITHAN: Değirmen.
MİBTAN: Çok yemekten karnı şişen etli ve yağlı kişi.
MİDANEM: f. Biliyorum.
MİDHANE: Buhurdan.
MİDYAN: (C.: Medâyin) Daima borç eden kimse.
MİHAN: (Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar.
MİHAN: (Mih. C.) Ulular, büyükler.
MİHANİKÎ KIRAET: Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.
MİHANİKİYYET: yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler. * Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.
MİHMAN: f. Misafir.
MİHMANDAR: f. Misafire hizmet ve yardım eden. Misafiri ağırlayan.
MİHMANDAR-I KERİM: Dünya misafirhanesinde kullarına yardım ve in'am eden Rabbimiz, Allah (C.C.). * Müslümanlara dünya misafirhanesinde rehberlik eden, Hazret-i Peygamber (A.S.M.)
MİHMANDARÎ: f. Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık.
MİHMANHANE: f. Misafirhane. Misafir edilecek yer. Otel. * Mc: Dünya.
MİHMANÎ: f. Mihmanlık, misafirlik.
MİHMANNEVAZ: f. Misafire iyi muamele ederek ikram eden. Misafir ağırlayan.
MİHMANPERVER: f. Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven.
MİHMANPERVERÎ: f. Misafirperverlik, misafir ağırlayıcılık.
MİHMANSERAY: f. Misafirhane. Otel. * Mc: Dünya.
MİHRBAN: f. Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü.
MİHRBANÎ: f. Dostluk, muhabbet, sevgi.
MİHRGAN: f. Sonbahar. Güz mevsimi. * Eski İranlıların iki büyük bayramlarından birinin adı.
MİHTERÂN: (Mihter. C.) f. Daha büyükler.
MİLTAN: Yağ değirmeni.
Mİ'MARÂN: f. Mimarlar.
MİNNETDARANE: f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.
MİNNETKEŞÂN: (Minnetkeş. C.) Minnet altında bulunanlar, minnet çekenler.
MİRAN: (Mir. C.) Beyler.
MİRAN: (C: Mârin) Vahşi canavar yatağı.
MİRAN AŞİRETİ: Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.
MİRDİYAN: (Mirdiyane) Mersin ağacı.
MİRVAHA CÜNBÂN: f. Yelpaze sallıyan.
MİSANE: Dizgin kayışı.
MİSHANE: Taş parçaladıkları nesne.
MİSHELÂN: Geminin iki tarafındaki iki halka.
MİSK İLE ANBER: Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).
MİSKİNÂNE: f. Tenbelcesine, miskincesine.
MİTAN: (C: Meyâtın) At yarıştırdıkları yer.
Mİ'VAN: Ahâliye yardım eden, halka yardımı çok olan kimse.
MİYAN: f. Orta, ara, vasat, meyan.
MİYANBEND: f. Kemer, kuşak.
MİYANBESTE: f. Bel bağlamış. * Mc: Hemen işe hazır.
MİYANE: f. Ara. * Orta, vasat. * Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. * Ortaya serilen halı. * Gerdanlığın ortasındaki büyük inci.
MİYANÎ: (Minâ. C.) Limanlar.
MİYANSER: f. Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç.
MİYANSERA: (Miyânserây) Avlu. Ev meydanı.
MİZAB-I BÂRÂN: Yağmur oluğu.
MİZAC-DAN: f. Mizac bilen, mizaçtan anlıyan.
MİZAN: Terazi, ölçü, tartı. * Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas. * Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir. * Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.
MİZAN-ÜL HARARE: Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)
MİZBAN: (C.: Mizbanân) f. Ev sahibi. Misafir kabul eden kimse.
MİZBANÂN: (Mizban. C.) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri.
MİZMAN: f. Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi.
MOLLAYANE: Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.
MUACCELÂNE: Acele olarak. Peşin olarak.
MUANAKA: Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
MUAN'AN: An'aneli. Senedli. Kimden kime haber verildiği şâhid ve râvilerin isimleri ile bildirilmiş olarak.
MUANAT: Bir şeyin zahmetini çekme. * Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.
MUANBER: (Anber. den) Güzel kokan. Güzel kokulu.
MUANEDE: (Anud. dan) İnad etme, ayak direme.
MUANIK: Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.
MUANİD: İnadcı. Kimseye uymayan. Dediğini yapmak isteyen.
MUANİK: (Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan.
MUANNE: Muhâlefet etmek, karşı gelmek.
MUANNİD: İnadcı. Muânid.
MUANNİF: Ta'nif eden. Şiddetle azarlayan.
MUANVEN: İsim sahibi. Ünvanlı. Ünvan verilen. Meşhur. Tantanalı.
MUARRİFÂN: (Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MUAVVEZETÂN: (Muavvezeteyn) Kur'ân-ı Kerim'in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah'a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.)
MUAYENEHANE: f. Hekimlerin, hastaları muayene ettikleri yer.
MU'CİZ-ÜL BEYAN: Beyanı herkesi âciz bırakan.
MU'CİZBEYAN: f. Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim.
MUFASSALAN: Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.
MUGAN: (Mug. C.) f. Mecusiler, ateşe tapanlar. Zerdüştler.
MUGANE: Ateşe tapan mecusilerin âyini.
MUGANNÎ: Nağmeli ve çeşitli sesle okuyan, ahenkle okuyucu. * Hoş sesle öten.
MUGANNİYE: Şarkıcı kadın.
MUGAYLAN: Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni.
MUGAYLANGÂH: f. Dünya.
MUGAYLANZAR: f. Dünya. * Deve dikeni biten yer, dikenlik.
MUGAZANE: Gözün yanlarında olan büklüm.
MUG-BEÇEGÂN: (Mugbeçe. C.) f. Mecusi çocukları. * Meyhâne çırakları.
MUGTANEM: Ganimet olarak alınmış olan, alınan.
MUHABBETDARANE: Muhabbete yakışır şekilde.
MUHADİANE: f. Aldatarak, hile yaparak.
MUHAKKİKANE: f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde.
MUHAKKİRÂNE: f. Tahkir edercesine. Hakarette bulunurcasına.
MUHAN: Kendine ihanet olunmuş. * Alçak kimse.
MUHANNA: Çarpık, bükük, eğri. * Kınalanmış.
MUHANNES: Kadınlaşmış erkek. Alçak tabiatlı. * Korkak. Nâmerd. Kalleş.
MUHANNET: Mumyalanmış, tahnit edilmiş.
MUHANNİT: Mumyalayan, tahnit eden.
MUHARRİSÂNE: f. Hırslandırırcasına.
MUHASSAN: (Hısn. dan) Kuvvetlendirilmiş, istihkâmlandırılmış.
MUHAVVİFÂNE: f. Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle.
MUHAYYİBÂNE: f. Mahrum ve yoksun bırakırcasına.
MUHAZANE: Çocuklara şaşırtıp sevindirecek şeyler söylemek.
MUHAZZİLÂNE: f. Alçaklık ve bayağılıkla.
MUHIKKANE: f. Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle.
MUHİBBAN: f. (Muhibbin) Dostlar. Muhabbet edenler. Sevilenler. Sevgi besleyenler. Bir kimsenin taraflıları.
MUHİBBANE: f. Severek. Dostça. Dosta yakışır surette.
MUHKEMAT-I KUR'ANİYYE: Mânası açık ve te'vile ihtiyacı olmayan âyetler. Başka bir mânaya ihtimali olmayıp sarih emir ve nehiyleri müştemil olan âyetler. Bu âyetler mensuh veya anlaşılmayan şekilde müteşabih ve muhtemel olmayıp muhkem ve mübeyyin olmakla aslâ te'vile muhtaç olmazlar. Bâzı şeylerin haram olması veya enbiya kıssaları (Ekasis-i enbiya) gibi.
MUHLİSÂNE: f. Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla.
MUHSAN: Fık: Akıl. Büluğ. İslâmiyet. Hürriyet. Nikâh-ı sahih ile teehhül vasıflarını câmi olan kimse.
MUHSANAT: (Muhsana. C.) Muhsan olan kadınlar.
MUHSANE: Muhsan olan kadın. Temiz ve namuslu kadın.
MUHTAN: Kendisine hıyanet edilen kimse. * Hâin. Hıyanet eden.
MUHTASARAN: Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
MUHTASSAN: Ençok, bilhassa. Daha ziyâde.
MUHTAZIÂNE: f. Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek.
MUHTAZIRANE: Can çekişiyormuşcasına.
MUHTEBİRÂNE: f. Yoklar ve denercesine. Tecrübe eder tarzda.
MUHTEDİÂNE: f. Hile ve dalaverecilikle.
MUHTEKİRÂNE: f. Vurgunculukla, ihtikârcılıkla.
MUHTELİSÂNE: f. Çalarcasına. Çalıp çırparcasına.
MUHTERİÂNE: f. Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. * İftirada bulunarak.
MUHTERİZÂNE: f. Sakınarak, çekinerek. Çekine çekine.
MUKADDİRÂNE: f. Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde.
MUKALLİDÂNE: f. Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına.
MUKANAT: Karıştırmak.
MUKANFEZ: Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi.
MUKANNA': Peçeli.
MUKANNEN: (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli. * Kanun ile vâcib ve mukarrer olan. * Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan.
MUKANNİBE: Gelin süsleyen kadın.
MUKANNİN: Kanun yapan. İntizama koyan. Kanun tertib ve ihdas edici olan.
MUKANNİT: Yer altından kanalla su akıtan kişi. * Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.
MUKANTAR(A): (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü. * Birbiri üstüne yığılmış çok şey. * Muhkem.
MUKANTARAT: (Mukantara. C.) Köprüler. Kemer şeklinde olan yapılar.
MUKASSATAN: Taksitli olarak, taksitle.
MUKATANE: Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek.
MUKBİLAN: (Mukbil. C.) (Kabl. den) Mutlular, bahtiyarlar, mes'ud kimseler.
MUKDİMÂNE: f. Gayret ve dikkatle.
MUKTESİDAN: (Muktesid. C.) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.
MUMİYAN: f. Belleri ince olan güzeller. Kıl belliler.
MU'NAN: Su arkı, su mecrâsı.
MUNFASILAN: Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda.
MUNSIFÂNE: İnsaflıca. İnsaflılıkla.
MUNTASIHÂNE: f. Nasihat dinliyerek.
MUNTAZAMAN: İntizamlı ve düzgün olarak. Muntazam bir tarzda. * Devamlı ve sürekli olarak. Dâima.
MUNTAZIRAN: Bekliyerek, intizâr ederek.
MUNTAZIRÂNE: f. Bekliyerek, muntazıran, intizâr ederek.
MURABBANİŞİN: f. Bağdaş kurup oturan.
MURAKKAN: Bozulmuş, aradan çıkarılmış.
MURAN: (Mur. C.) Karıncalar.
MURANE: f. Karıncavâri, karınca gibi.
MUSALEHUN ANH: İstenen ve iddia edilen şey.
MUSANEA: Rüşvet. * İyilik etmek.
MUSANNA': Sonradan yapılmış. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden çıkmış olan. * Uydurulmuş, yapmacık.
MUSANNEF: (C.: Musannefât) (Sınf. dan) Sıraya konulup tasnif edilmiş. * Te'lif edilmiş, yazılmış.
MUSANNEFAT: (Musannef. C.) Sıraya konulup tasnif edilmiş kitaplar.
MUSANNİF: Sınıflandıran. Kitab tertib eden. tasnif eden.
MUSANNİFAN: (Musannif. C.) Kitap yazan kadınlar. Kadın müellifler.
MUSANNİFÎN: (Musannif. C.) Musannifler, kitap yazanlar.
MUSARRAHAN: Açık olarak. Sarih bir tarzda.
MUSIRRÂNE: f. Israr ve inatla, ayak direyerek.
MUSLİHÂNE: f. Sulh yolu ile, iyilikle anlaşarak. Arabuluculukla.
MUSTANİ': Birini yetiştirip adam eden kimse. * Yedirip içiren, ikram eden, ziyâfet veren.
MU-ŞİKÂFAN: (Mu-şikâf. C.) İnceden inceye araştıranlar.
MU-ŞİKÂFANE: f. İnceden inceye.
MUTAASSIBANE: (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.
MUTANTAN: Debdebeli. Tantanalı. Gürültülü. Gösterişli ve şatafatlı.
MUTARASSIDÂNE: f. Tarassud edene yakışır şekilde.
MUTASADDIRANE: f. Baş köşeye kurulana yakışacak surette.
MUTASALLİBANE: f. Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette.
MUTASALLİFANE: Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.
MUTASANNİ': (C.: Mutasanniîn) Kendini güzel ve süslü göstermek isteyen.
MUTASANNİANE: f. Yapmacıklı olarak, tasannu ederek.
MUTASANNİÎN: (Mutasanni'. C.) Tasannu' edenler. Kendilerini güzel ve süslü göstermek isteyenler.
MUTASAVVIFÂNE: f. Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda.
MUTATARRİBANE: f. Coşarak, sevinerek, şevke gelerek.
MUTAZALLİMÂNE: (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.
MUTAZANNİ: (Mutazannin) (Zan. dan) Zan ile iş gören.
MUTAZARRIÂNE: f. Kendi kusurlarını bilerek, ihtiyacını anlayarak, tevazu ile niyaz ederek, yalvararak.
MU'TEBERAN: (Mu'teber. C.) Şerefli, haysiyetli ve itibarlı kimseler. * Bir yerin, bir mesleğin veya bir sınıfın ileri gelenleri. Hükmü geçip, inanılır olanlar.
MU'TEDİLANE: Orta hâllice. Ne çok hızlı, ne de çok yavaş olmadan.
MUTEMİDÂNE: f. Bağlanarak, güvenerek. İtimâd etmek sureti ile.
MU'TERİZÂNE: f. İtiraz eder şekilde. Muteriz suretinde.
MUTEZİRÂNE: f. Özür dileyerek. Kusurunu kabul edip yalvarırcasına.
MUTMAİNÂNE: f. Şüphesizce. Rahatlık ve emniyet içinde olarak.
MUTTASILAN: Bitişik olarak. * Bir düziye.
MUVAHHİDÂNE: f. Muvahhide yakışır surette.
MUVAKKARAN: Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla. * Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.
MUVANESET: (Üns. den) Birbirine alışıp berâber yaşama. Ünsiyet peydâ etme. * İnsana alışma, insandan kaçmayış.
MUVANİS: (Üns. den) İnsana alışık, insandan kaçmayan. * Ünsiyet peydâ eden, birbirine alışıp birlikte yaşıyan.
MUVAZZAFAN: Vazifeli olarak.
MUVAZZAHAN: Açıklanarak. Etraflı ve açık şekilde izah olarak.
MUYAN: (Muy. C.) f. Kıllar. Tüyler.
MUY-TÂBÂN: (Muy-tâb. C.) Kıldan eşya yapanlar, kıl dokuyanlar.
MUZAFFERANE: f. Muzaffer olan bir kimseye yakışır surette.
MUZTACİAN: Yan üstü yatarak, yan tarafına uzanarak.
MUZTARİBANE: f. Rahatsız olarak, ıztırab ve sıkıntı çekerek.
MÜANESE: Dostane görmek, görüşmek. Karşılıklı ünsiyet etmek.
MÜBALAĞACUYÂNE: f. Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. * Mübâlağa arayan.
MÜBAN: Ayrılmış ve kesilmiş.
MÜBATANA: Bir mevzu üzerinde karşılıklı çekişme.
MÜBTEDİYAN: (Mübtedi. C.) Acemiler. Bir işe yeni başlayanlar.
MÜBTEDİYANE: f. İlk olarak, yeni ve acemi bir talebe gibicesine.
MÜCAHİDANE: f. Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde.
MÜCAN: (C.: Meccân) Murdar, pis.
MÜCANEBET: Sakınma. Çekinme. İnsanlardan uzağa bir tarafa çekilme.
MÜCANESET: (Cins. den) Bir cinsten olma, benzeme, hemcinslik.
MÜCANİB: Çekinen. Sakınan. Kaçan.
MÜCANİS: Aynı cinsten olan. Cinsleri beraber olan.
MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNİ: "İkinci bin senesinin müceddidi" demek olan bu tabir, İmam-ı Rabbani Ahmed-i Farukî Hazretlerinin nâmıdır. (Bak: Ahmed-i Farukî)
MÜCEDDİDANE: f. Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde.
MÜCERREBÂN: (Mücerreb. C.) Denenmiş ve tecrübe olunmuşlar. Sınanmış olanlar.
MÜCERRİBÂN: (Mücerribîn) (Mücerrib. C.) Deneyenler, sınayanlar, tecrübe edenler.
MUCİDDÂNE: f. Büyük bir çalışkanlıkla. Gayret sahibi bir kimseye yakışır suret ve şekilde.
MÜCTEMİAN: Toplu olarak. Topluca. Hepsi birden.
MÜDAHHAN: (Duhan. dan) Dumanlı, tütmüş.
MÜDAHİLAN: (Müdahil. C.) Karışanlar. Müdahil olanlar.
MÜDANA(T): Yakınlık.
MÜDANÎ: f. Yakın. Eş. Benzer.
MÜDEBBİRÂNE: f. Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek.
MÜDEKKİKANE: f. İnceden inceye tedkik ederek, en ince noktaları, mes'eleleri de görmeğe, bilmeğe çalışarak.
MÜDHAMMETAN: Her tarafı yemyeşil nebatat, hazrevat ile kaplı iki Cennet.
MÜDÎRAN: (Müdir. C.) Müdürler, idare âmirleri.
MÜFEHHİMANE: f. Anlatarak. Anlatana yakışır şekilde.
MÜFLİHANE: f. Selâmete çıkarak. Felâh bularak.
MÜFLİSÂN: (Müflis. C.) İflas etmiş olanlar, müflisler. Parasız kalmış olan kimseler.
MÜFSİDÂNE: f. İfsad etmek suretiyle. Nifak meydana getirmekle. Fesadlıkla. Ara bozuculukla.
MÜFTEHAN: Hoca ile talebeler arasındaki bir kitaba başlangıç ziyafeti. * f. Hazineler.
MÜFTEHİRÂNE: f. İftihar ederek, karşılık beklemeden. * Elbette. Memnuniyetle.
MÜFTERİYANE: f. İftira edercesine.
MÜHAN: (Bak: Muhan)
MÜHEVAN: Geniş büyük sahrâ.
MÜHMELÂNE: f. Önem ve ehemmiyet vermeksizin, başdan savarcasına.
MÜHRDEHAN: f. Ağzı mühürlü, kapalı. * Oruçlu.
MÜJDE-GÂN: f. Müjdeye karşılık verilen bahşiş veya hediye.
MÜJDE-RESAN: f. Müjdeleyen, müjde getiren, müjde veren.
MÜJGAN: f. Kirpik.
MÜKÂNEFE: Yardım etmek, muavenet.
MÜKEDDERÂNE: f. Mükedder olan bir kimseye yakışır surette.
MÜKRİMANE: f. Lütfederek, ağırlayarak, ikram ederek.
MÜLAANE: Lânet edişmek. Erkek ile kadının birbirlerini lânetlemeleri.
MÜLAKANE: Telkin etmek.
MÜLAZIM-I SÂNİ: Teğmen.
MÜLHİDÂNE: f. Dinsizce, imansızca. Mülhid olan bir kimseye yakışır şekil ve surette.
MÜLKET-İ OSMANİYE: Osmanlı Ülkesi.
MÜLTEFİTANE: f. Mültefitçe. İltifatlılıkla.
MÜLTEKIMANE: f. Yutarcasına.
MÜLTEZİMANE: f. İltizam edercesine.
MÜLÛKÂNE: f. Padişahlara yakışır bir surette.
MÜLZİMANE: Sözde susturmağa zorlıyarak. Sustururcasına.
MÜMANAA: (Bak: Mümânea)
MÜMANAAT: (Mümâneat) Mâni olma. Set çekme. Önleme. Muhâlefet.
MÜMANAT: Uzatmak. * İntizar etmek, beklemek.
MÜMANEA: Karşılıklı menetme, ruhsat vermeyip önleme.
MÜMTEHAN: (Mehn. den) Tecrübe edilmiş, denenmiş. İmtihan edilmiş.
MÜNACAT-I RAHMAN: Rahman'a yalvarmak. Cenab-ı Hakk'a dua ve niyazda bulunmak.
MÜNAFIKANE: f. Münafıklıkla.
MÜNAGGASAN: (Gussa. dan) Tasalı olarak, gussalı olarak.
MÜNCEZİBÂNE: f. Çekilerek, çekilircesine, cezbedilerek. * Kendini kaptırmak suretiyle.
MÜNECCİMÂNE: f. Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde.
MÜNFAİLANE: f. Gücenmiş ve darılmış olarak. Münfail bir tarzda.
MÜNHANÎ: Eğri, kamburlu, eğilen, eğrilen. Beli bükülmüş yaşlı kişi.
MÜNHANİK: (Hank. dan) Boğulmuş. Boğuk.
MÜNHANİYAT: (Münhani. C.) Eğri olan şeyler. Eğri şekiller.
MÜNHANİYE: Eğilmiş, eğri ve çarpık olan. Bükülmüş. * Geo: Eğri çizgi. Hatt-ı münhani.
MÜNHASIRAN: Sadece, sâde. * Bir işe veya bir şeye âit olarak.
MÜNHİYAN: (Münhi. C.) Haberciler. Haber getirenler.
MÜNKİRÂNE: f. Münkircesine, inkâr edercesine.
MÜNŞİYANE: f. İyi kâtiplere yakışır surette.
MÜNTAKİMÂNE: f. Cezalandırırcasına, öç alırcasına.
MÜNTEHİRÂNE: f. İntihar ederek, kendini öldürüyor gibi.
MÜNZEVİYÂNE: f. İnzivaya çekilircesine, tek başına kalır gibi.
MÜRAİYÂNE: f. İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına.
MÜRATANE: Acem dilini konuşmak.
MÜRDEGÂN: (Mürde. C.) Ölüler, emvât. Ölmüşler.
MÜRECHAN: Eğik ve eğri.
MÜREHHİBÂNE: f. Korkuturcasına.
MÜRETTİBHANE: Matbaalarda yazıların dizilip sahife şeklinde tertib edildiği yer.
MÜRG-İ SÜLEYMAN: Çavuş kuşu. Hüdhüd.
MÜRGAN: f. Kuşlar.
MÜRGANE: f. Kuşlara yakışır şekilde. Kuşlar gibi. * Kuş yumurtası.
MÜRİDÂN: f. Müridler.
MÜRİDÂNE: f. Tarikata girmiş gibi. Aşk ve incizabla istiyerek, mürid gibi dua ederek.
MÜRRAN: Lübnan dağında yetişen bir ağaç.
MÜRRANE: Süngü.
MÜRŞİDÂNE: Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.
MÜRTECİLÂNE: f. Düşünmeden hemen şiir veya söz söyliyene yakışır surette.
MÜRUR-U ZAMAN: Zamanın geçmesi. * Bir iş ve dâva hakkındaki belli bir zamanın geçmesiyle o iş ve dâvanın hükümden düşmesi.
MÜRÜVVETKÂRÂNE: f. Yiğitçesine. Mertçesine. * Mürüvvetlicesine.
MÜSAFİRHÂNE: f. Yolcu konağı, han, otel. * Misafir olarak geçen resmi kimselerin konaklıyacağı yer. * Mc: Dünya.
MÜSAHHAN: (Suhunet. den) Isıtılmış, teshin edilmiş, kızdırılmış.
MÜSALAHANÂME: f. Barış antlaşması.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSANAT: Bir kimseyi bir yıllığına ücretle tutmak.
MÜSANEDE: (Müsânedet) Arka çıkma, yardım etme, muavenette bulunma.
MÜSANEHA: Akla veya hatıra gelme.
MÜSANEHE: Yıl başında verilecek ücret. * Bir kimseyi bir yıllığına ücretle tutmak.
MÜSEBBİHAN: f. Tesbih edenler. Bütün noksan sıfatlardan, her çeşit kusurdan Cenab-ı Hakkın uzak, temiz ve pâk olduğunu ikrar edenler, söyleyenler.(Evet, her bir nebat, her bir ağaç, pek çok lisan ile Sani'lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara "Sübhanallah!.. Ne kadar güzel şehadet ediyor" dedirtirler... S.)
MÜSEBBİHÂNE: f. Tesbih ederek. Sübhânallah diyerek.
MÜSELLAHAN: (Silâh. dan) Silâhlı olarak.
MÜSELLEMAN: (Selm. den) Tar: Yeniçeri zamanında yol işleriyle vazifeli asker kısmı.
MÜSELMAN: (Bak: Müslim)
MÜSHANFER: Vâsi, bol, geniş.
MÜSKİTÂNE: f. Sustururcasına. Susturma suretiyle.
MÜSLİMAN: (Selâmet. den) İslâm olan. İslâm dininde bulunan, mü'min ve mütedeyyin olan. (Bak: Muhammed (A.S.M.), Mefhar, Münacat)
MÜSLİMANAN: Müslümanlar. İslâm olanlar.
MÜSRİFÂNE: f. İsraf ederek, boş yere harcayarak.
MÜSTAGNİYANE: f. Müstağni olanlara yakışır surette.
MÜSTAGNİYETÜN ANHÂ: Kendilerine hiç ihtiyaç olmayanlar.
MÜSTAGRİBANE: f. Garibine ve tuhafına giderek, şaşırarak.
MÜSTAHSİNÂNE: f. Beğenerek, beğenmek suretiyle, beğenircesine.
MÜSTAİDDÂN: (Müstaid. C.) İstidatlı kimseler, müstaid kişiler.
MÜSTAKİMÂNE: f. Doğrulukla, namuslulukla, adâlet dâiresinde.
MÜSTANSIR: (Nusret. den) Yardım dileyen, muavenet isteyen, istinsâr eden.
MÜSTANSİH: (Bak: Müstensih)
MÜSTANTIK: İstintak eden, soran. * Mahkemede ilk ifadeyi alan, ilk soruşturma tahkikatı açan hâkim. * Sorgu hâkimi. * Sual soran. Sorguya çeken.
MÜSTASGİRÂNE: f. Küçümseyerek, küçük görerek.
MÜSTA'TIFÂNE: f. Şefkat istercesine, sevgi taleb edercesine.
MÜSTEAN: (Avn. dan) Kendisinden yardım beklenen, yardım istenen.
MÜSTEBAN: Vâzıh, âşikâr, beyanı açık olarak anlaşılan, açıklanmış.
MÜSTEBİDÂNE: f. İstibdat yaparak, müstebitçe.
MÜSTECHİLÂNE: (Cehl. den) f. Cahil sayarak.
MÜSTECİRÂNE: f. Aman dileyerek, müstecircesine.
MÜSTEFİDAN: f. (Müstefid. C.) Faydalananlar, müstefidler, istifade edenler.
MÜSTEFİDANE: f. Faydalanarak, istifade ederek.
MÜSTEFİZANE: f. Feyizlenerek, feyiz alarak.
MÜSTEHAN: Değersiz, alçak, âdi, hakir sayılan.
MÜSTEHZİYANE: f. İstihza ederek, alay ederek ve eğlenerek. Oyuncak haline koyarak.
MÜSTEKBİRANE: f. Büyüklenerek, kibirlenerek.
MÜSTEMİAN: (Semi'. den) İşiterek, duyarak. Dinleyici olarak.
MÜSTEMİDDÂNE: f. Yardım isteyerek, istimdad ederek, meded bekliyerek.
MÜSTEMİRRÂNE: f. Devamlı olarak, aralıksız surette.
MÜSTERHİMÂNE: f. İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde.
MÜSTERİHÂNE: İçi rahat olarak, gönül rahatlığı ile.
MÜSTERŞİDÂNE: f. Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette.
MÜSTERŞİYANE: f. Rüşvet istercesine.
MÜSTESHİLÂNE: f. Kolay sayarcasına.
MÜSTESKILÂNE: f. İstiskal eden kimseye yakışır şekilde.
MÜSTEŞFİÂNE: f. şefaat dilercesine.
MÜSTMENDÂN: (Müstmend. C.) f. Hüzünlü, kederli ve mahzun kimseler, üzgün kişiler. Zavallılar, miskinler, biçareler.
MÜSTMENDÂNE: f. Zavallılıkla, biçarelikle, mahzunlukla.
MÜŞAHERE-HÂRÂN: f. Aylıklılar.
MÜŞAN: Yüzsüz, utanmaz, sövücü kadın. * Bir cins hurma.
MÜŞAR-Ü BİL-BENAN: (Müşar-ü bil-benam) Parmakla gösterilen. (Gösterilen şeyin meşhur ve belli olduğundan kinayedir.)
MÜŞEVVİKANE: f. şevk vermek suretiyle, teşvik ederek, sevdirerek.
MÜŞFİKANE: f. Şefkatle, merhametle. Müşfik olana lâyık surette.
MÜŞİRAN: (Müşir. C.) Müşirler, mareşaller.
MÜŞİRANE: f. Müşire yakışır surette. Mareşala has bir tavırla.
MÜŞK-EFŞAN: f. Misk saçan.
MÜŞK-FEŞAN: f. Misk saçan, misk saçıcı.
MÜŞKİLAT-I KUR'ANİYE: Manasının incelik ve derinliği veya istiare-i bediyye ile ifade edilmiş olması gibi sebeblerden dolayı derin tetebbu ve tefekkür neticese ancak anlaşılabilen âyetler.
MÜŞKİL-KÜŞAYÂN: f. Zorluğu gideren ve zor işleri halleden kimseler.
MÜŞKİL-PESENDÂN: (Müşkil- pesend. C.) Herşeyi kolay kolay beğenmiyenler.
MÜŞTAKANE: f. şevkle, çok isteyerek, severcesine.
MÜŞTEKÂ-ANH: Kendisinden şikâyet olunan kimse.
MÜŞTEKİYÂNE: f. şikâyet edercesine, şikâyet eder gibi.(Ey insan-ı müşteki! Sen mâdum kalmadın; vücud nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün ve hâkezâ... M.)
MÜTEABBİSÂNE: f. Yüzünü ekşiterek.
MÜTEACCİBÂNE: f. şaşakalma suretiyle. Taaccüb eder şekilde.
MÜTEACCİLÂNE: f. Acelecilikle, acele ederek.
MÜTEAFFİFÂNE: f. İffetlilikle, şerefle, nâmuslulukla.
MÜTEAKKILÂNE: f. Anlayana yakışır şekilde.
MÜTEALLİMÂNE: (İlm. den) f. Bilgi edinerek, ilim öğrenerek, taalüm ederek.
MÜTEAMİYÂNE: f. Görmemezlikten gelerek.
MÜTEAMMİDÂNE: (Amd. den) f. Tasarlıyarak, bilerek, kasden.
MÜTEANİK: Birinin boynuna sarılan.
MÜTEANNİ: Zahmetli ve zor olan bir işi üzerine alan. Zahmet çeken.
MÜTEANNİD: İnad eden, direnen.
MÜTEANNİDÂNE: f. İnadçılıkla, inad ederek.
MÜTEANNİDİN: (Müteannid. C.) Direnenler, inad edenler, inatçılık yapanlar.
MÜTEANNİT: Yanlış arayan. Başkalarının yanlışını bulmak için uğraşan.
MÜTEANNİTÂNE: f. Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette.
MÜTEANNİYANE: f. Sıkıntılı ve zahmet çekerek. Zahmetle.
MÜTEATTIFÂNE: f. Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek.
MÜTEAYYİNÂN: (Müteayyin. C.) (Ayn. dan) f. Eşraftan olanlar, ileri gelen kimseler. * Belli ve meydanda olanlar. Taayyün edenler. * Karar verilmişler.
MÜTEAZZIMÂNE: (Azamet. den) Benlik, büyüklük taslıyarak.
MÜTEAZZİBÂNE: f. Bekâr kalana evlenmeyene yakışır surette.
MÜTEBAHİYANE: f. Övünerek, fahirlenerek.
MÜTEBAHTIRÂNE: f. Kibirle sallana sallana yürüyenler gibi.
MÜTEBASBISÂNE: f. Yaltaklanarak, tabasbus ederek.
MÜTEBASSIRÂNE: f. İyice düşünerek, basiretle, ileriyi görerek.
MÜTEBAYİAN: Alıcı ile satıcı.
MÜTEBEKKİMÂNE: f. Kekeliyerek, dili tutularak.
MÜTEBESSİMÂNE: f. Gülümseyerek, tebessüm ederek, mütebessim olarak.
MÜTECAHİLÂNE: f. Bilmiyor görünerek, bilmemezlikten gelerek.
MÜTECANİB: (Cenb. den) İçtinab eden, çekinen, sakınan, uzaklaşan, karışmıyan.
MÜTECANİS: (Cins. den) Bir cinsten olan. Diğerleriyle aynı cinsten olan.
MÜTECASİRÂNE: f. Cür'et göstererek, küstahçasına.
MÜTECAVİZÂNE: f. Tecavüz eder şekilde. Tecavüz edene yakışır halde.
MÜTECEBBİRÂNE: Zorbalıkla, cebren.
MÜTECELLİDÂNE: f. Celadet ve kahramanlıkla. Yiğitlik göstererek.
MÜTECEMMİLÂNE: f. Süslenerek, donararak, bezenerek.
MÜTECENNİNÂNE: f. Çıldırmışcasına, delicesine, mecnuncasına, delirerek.
MÜTECESSİSÂNE: f. Gizli şeyleri öğrenmeğe çalışarak. Merakla. Mütecessis bir tarzda.
MÜTECEVVİZANE: f. Mecazlı konuşarak, mecazlı söz söyleyerek. * Caiz olmayan şeyi caiz görürcesine.
MÜTEDAFİAN: Düşmanı defederek. * İtişerek, kakışarak.
MÜTEDAFİÂNE: f. Düşmanı defedercesine. İtişir kakışırcasına.
MÜTEDEBBİRÂNE: f. İlerisini görerek. Tedbirli ve ölçülü olarak.
MÜTEDEHHİYANE: f. Üstün zekâ ve anlayış sâhibi gibi harekette bulunana yaraşır yolda.
MÜTEDELLİYANE: f. Nazlanırcasına.
MÜTEEDDİBÂNE: f. Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette.
MÜTEELLİMÂNE: f. Elem duyarak, kederlenerek.
MÜTEEMMİLÂNE: f. Derin düşünene yakışır surette. Düşünceli olarak. * Dalgın şekilde.
MÜTEENNİYÂNE: f. Temkinli olarak. Ağır davranarak. Çekinip sakınarak.
MÜTEESSİFÂNE: f. Eseflenerek, kederlenerek.
MÜTEESSİRÂNE: f. Üzüntü ile, üzülerek, teessürle.
MÜTEFAHHİRÂNE: f. Övünerek, tefahhur ederek, fahirlenerek.
MÜTEFE'İLÂNE: f. Hayra yorarak, tefe'ül edercesine.
MÜTEFEKKİRÂNE: f. Derin ve dikkatli düşünerek, mütefekkire yakışır surette.
MÜTEFENNİNÂNE: f. Mütefennin olan kimseye yakışır surette.
MÜTEFERRİDÂNE: f. Tek ve yalnız olarak. Teferrüd ederek.
MÜTEFEVVİKANE: f. Üstünlükle, üstün gelerek.
MÜTEGABİYANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEGAFİLANE: Gafil gibi davranarak.
MÜTEGALLİBÂNE: f. Zorbacasına, zâlimlere yakışır surette.
MÜTEGANNİ: Teganni eden. Terennüm eden.
MÜTEGANNİC: (Ganc. dan) Nazlanan, naz gösteren.
MÜTEGANNİM: Bir şeyi ganimet bilen. * Koyun şeklinde görünme.
MÜTEGANNİYANE: f. Teganni ederek. Terennüm ederek.
MÜTEGAYYİRÂNE: f. Değişmiş olarak. Bozulmuşcasına.
MÜTEHABBİSÂNE: f. Bir yere kapanıp kendini hapsedene yakışır surette.
MÜTEHACİMÂNE: f. Birbirine saldırır ve hücum eder şekilde.
MÜTEHACİYANE: f. Hicvedercesine.
MÜTEHAFİTÂNE: f. Birşeye istekle saldırırcasına.
MÜTEHAKKİMÂNE: f. Mütehakkim bir surette. Tahakkümle, zorbalıkla.
MÜTEHÂLİKÂNE: f. Acelecilikle, çabuklukla.
MÜTEHAMİKANE: f. Ahmakçasına, eblehçesine.
MÜTEHAMİYANE: f. Sakınarak, korunarak. Kendini himaye edercesine.
MÜTEHAMMİLÂNE: f. Yüklenerek. * Tahammül ederek, dayanarak.
MÜTEHANNİ: Eğrilen.
MÜTEHANNİN: Özleyen, göreceği gelen.
MÜTEHARRİYANE: f. Taharri edip araştırana yakışır şekilde.
MÜTEHASSİRÂNE: f. Özleyerek, hasret çekerek.
MÜTEHASSİSÂNE: f. Duygulanarak, hislenerek.
MÜTEHAŞİYÂNE: f. Çekingenlikle, sakınganlıkla, kaçınırcasına.
MÜTEHAVVİFÂNE: f. Korkarak, havfederek, korkarcasına.
MÜTEHAYYİLÂNE: f. Hayal ve düşünceye dalarak, hayâl kurarak.
MÜTEHAYYİRÂNE: f. Şaşkınca, şaşkın şaşkın, şaşırarak.
MÜTEHAZZIÂNE: f. Alçak gönüllülükle, tevazu göstererek.
MÜTEHAZZİRÂNE: f. Çekinerek, sakınarak, dikkatli davranarak.
MÜTEHEKKİMÂNE: f. Alay edercesine.
MÜTEHEVVİRÂNE: f. Birdenbire saldırarak. * Kızgınlıkla. Hiddetlice. Birden öfkelenir surette.
MÜTEHEYYİCÂNE: f. Coşkunlukla, heyecana gelerek.
MÜTEHEZZİCÂNE: f. Makamla şarkı söylercesine.
MÜTEHEZZİZÂNE: f. Titreyerek, titremek suretiyle.
MÜTEKABİLETAN: Birbirine karşı olan iki şey.
MÜTEKÂLİBÂNE: f. Köpek gibi birbirinin üstüne sıçrayarak.
MÜTEKÂMİLÂNE: f. Olgunluk ve kemâlât göstererek. Olgunlukla.
MÜTEKÂSİLÂNE: f. Tembelce hareket ederek, üşengeçlik ve uyuşuklukla davranarak.
MÜTEKAYİDÂNE: f. Düzenbazlık ve hile ile.
MÜTEKAYYİDÂNE: f. Dikkatli davranarak, kayıtlı bulunarak.
MÜTEKEBBİRÂNE: f. Büyüklenerek, kibirlenerek, büyüklük taslayarak.
MÜTEKEDDİRÂNE: f. Kederli ve hüzünlü bir hâlde. * Bulanarak.
MÜTEKEFFİLÂNE: f. Kefil olarak.
MÜTEKEHHİNÂNE: f. Falcılıkla, kâhincesine.
MÜTEKELLİMÂNE: f. Konuşur gibi, konuşmak suretiyle.
MÜTEKEMMİLÂNE: f. Olgunlaşarak, tekemmül ederek. Eksiği kalmayarak.
MÜTEKERRİHÂNE: f. Tiksinircesine. Surat asarcasına.
MÜTELAHİYANE: f. Oyunla uğraşarak, oynayarak.
MÜTELA'SİMANE: f. Saçmalayarak, kemküm ederek.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTELATTIFANE: f. Naziklikle, incelikle.
MÜTELEFFİTANE: f. İltifat edercesine.
MÜTELEHHİFÂNE: f. Özleyerek, hasret çekerek. Kaygılı, tasalı olarak, yanıp yakılarak.
MÜTELEYYİSÂNE: f. Arslan gibi.
MÜTELEZZİZÂNE: f. Lezzet alarak, lezzet almak suretiyle.
MÜTEMÂRIZÂNE: f. Yalandan hastalanarak.
MÜTEMAYİLÂNE: f. Mütemayil olarak. Temayül ederek. Taraftarcasına.
MÜTEMEDDİHÂNE: f. Kendini medhederek, övünerek.
MÜTEMEHDİYÂNE: f. Mehdilik iddiasında bulunarak, mehdilikle.
MÜTEMELLIKANE: f. Yaltaklanarak. Alçakcasına yalvararak.
MÜTEMERRİDÂNE: f. İnatla, direnerek, dikbaşlılıkla.
MÜTEMESHİRÂNE: f. Maskaralıkla.
MÜTENACİYÂNE: Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.
MÜTENAHNİHÂNE: f. Soluyarak. Hırıltı ile ses çıkararak.
MÜTENA'İMÂNE: f. Nimetler içinde nazdar bir şekilde büyümek, yetişmek suretiyle. Varlık içinde, ferahlık ve nimet içinde olarak.
MÜTENASSIHÂNE: f. Nasihat dinleyerek. Öğüt kabul ederek.
MÜTENAVİMÂNE: f. Uyur gibi görünerek.
MÜTENAZIRAN: Bakışık olarak, simetrik tarzda.
MÜTENAZZİRÂNE: f. Dikkatle bakıp düşünerek.
MÜTENEDDİMÂNE: f. Pişman olarak, nedâmetle.
MÜTENEFFİRÂNE: f. Tiksinerek, çekinerek.
MÜTENEFFİZAN: (Müteneffiz. C.) f. Nüfuzlu ve hatırı sayılır kimseler. Sözü dinlenir kişiler.
MÜTENEMMİRÂNE: f. Kaplanlaşarak. * Sert bir dille korkutarak.
MÜTENEZZİHÂNE: f. Tenezzüh edercesine, gezip eğlenircesine. Mütenezzihcesine.
MÜTERAFİÂN: Duruşma isteyen iki taraf.
MÜTERAHHİMÂNE: f. Acıyarak. Merhamet ederek.
MÜTERAKKİYÂNE: f. İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde.
MÜTEREDDİDÂNE: f. Kararsızlıkla. Tereddüd ederek. * Bir yere gidip gelerek.
MÜTEREFFİHÂNE: f. Rahat ve bolluk içinde yaşıyana yaraşır yolda.
MÜTERENNİMÂNE: f. Güzel sesle şarkı söyler gibi.
MÜTESABBİYÂNE: f. Çocuklaşarak. Çocuk tavırları takınarak.
MÜTESALLİTÂNE: f. Musallat olarak, sırnaşarak, tasallut edercesine.
MÜTESANİD: Birbirine dayanıp kuvvet alan. * Kuvvetli itimat ile birbirine bağlı olan, tesanüd eden.
MÜTESANNI': Kendi yapan.
MÜTESEHHİRÂNE: f. Sabahlayarak, gece uyumayarak.
MÜTESE'İLÂNE: f. Dilenerek.
MÜTESELLİYANE: f. Avunarak, teselli bulmak suretiyle.
MÜTESEYYİBÂNE: f. Kayıtsız davranarak, aldırış etmiyerek, duymazdan gelerek.
MÜTEŞABİHÂT-I KUR'ANİYE: Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.
MÜTEŞACİRÂNE: f. Birbirlerine sopayla vururcasına.
MÜTEŞEBBİSÂNE: f. Bir işe girişerek, teşebbüs suretiyle.
MÜTEŞECCİÂNE: f. Yiğit gibi, yürekli olana benzer surette.
MÜTEŞEKKİRÂNE: f. şükrederek, şükür etmek suretiyle.
MÜTEŞERRİÂNE: f. Müteşerri gibi, ona yakışır yolda.
MÜTEŞEVVİKANE: f. Çok istekli olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. Şevkli bir tarzda.
MÜTETABİAN: Birbiri ardınca. Birbirinin peşinden.
MÜTEVAHHİŞÂNE: f. Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek.
MÜTEVATİR-İ BİLMÂNÂ: Nakledilen bir haberin başka ifade ve kelimelerle, başka başka şekilde ifade edilerek tevatür hâle gelmesi. Mânaların çok insanlarca başka başka kelimelerle nakledilmesi. Bir haberin veya hâdisenin farklı ifadelerle, başka başka şahıs veya topluluklar tarafından nakledilmiş olması.
MÜTEVAZİÂNE: f. Tevazu ile. Mütevazi kimseye yakışır surette.
MÜTEVECCİÂNE: f. Sıkıntı ile. Dertli olarak. * Ağrı duyarak.
MÜTEVECCİHÂNE: f. Bir yana dönerek, teveccüh edip yönelerek.
MÜTEVEHHİMÂNE: f. Vehimlenircesine, evhamlanırcasına.
MÜTEVEKKİLÂNE: f. Tevekkül ederek, tevekkül ile.
MÜTEVELLİHÂNE: f. Sersemlik ve hayranlıkla.
MÜTEVESSİKANE: f. Bir işe sımsıkı sarılarak. Bir işi sebat ve devam üzere tutarak.
MÜTEYAKKIZÂNE: f. Uyanık ve dikkatlice, göz açıklığı ile.
MÜTEYEMMİMÂNE: f. Teyemmüm edercesine.
MÜTEZAKKIMÂNE: f. Güçlükle ve zorla yutarak.
MÜTEZELLİLÂNE: f. Zelil olarak, alçaklara yakışır surette, alçakçasına. Kendi hiçliğini bilir surette, kusur ve aczini anlamakla.
MÜTTEFİKAN: Beraber olarak, anlaşarak, birlikte.
MÜVANESE: Üns tutmak, dostluk kurmak.
MÜVERRAHAN: Tarihli olarak.
MÜZD-İ DENDÂN: f. Diş kirası.
MÜZEVVİRÂNE: f. Arabozuculukla.
MÜZEYYİFÂNE: f. Alay derecesine, hakaret edercesine. Aşağı görürcesine.
MÜZZAN: Süslü, bezenmiş.
MÂNİ-İ ŞER'Î: Şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
MEDHUŞÂNE: Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.
MUAŞİRÂN: (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.
MÜRŞİDÂNE: Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.
MÜSTEŞFİÂNE: f. Şefaat dilercesine.
MÜTELAŞİYANE: Acele ve telaş ile.
MÜTEŞACİRÂNE: f. Birbirlerine sopayla vururcasına.
MÜTEŞEBBİSÂNE: f. Bir işe girişerek, teşebbüs suretiyle.
MÜTEŞECCİÂNE: f. Yiğit gibi, yürekli olana benzer surette.
MÜTEŞEKKİRÂNE: f. Şükrederek, şükür etmek suretiyle.
MÜTEVAHHİŞÂNE: f. Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek.
NABAZAN: Nabız atması, damar vurması.
NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ: Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
NA-BİNAYAN: (Na-bina. C.) Gözü görmeyenler, a'mâlar, körler.
NA-CUNBAN: f. Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam.
NA-ÇESPAN: f. Uygun ve yakışık olmıyan.
NAÇİZANE: f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
NA-DAN: f. Cahil, bilmez, haddini bilmez.
NÂ-DANÎ: f. Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. * Cahillik.
NÂ-DANİST: (Nâ-dâniste) f. Câhil, bilmez.
NADDAHATAN: Püsküren çifte pınarlar.
NADİMÂNE: f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak.
NADİREDÂN: f. Zarif, âlim.
NAGAŞAN: Iztırab, acı.
NA-GEHAN: f. Birdenbire, ansızın, âniden.
NAĞME-HÂN: f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
NAĞME-HÂNÎ: f. Türkü söyleyicilik, nağme söyleyicilik.
NA-HANDE: f. Câhil, ümmi, okumamış.
NAHÇİR-VÂN: f. Avcı.
NAHİRAN: Atın göğsünde olan iki damar.
NAHLİSTAN: f. Hurma fidanlığı, hurmalık. * Ağaçlık, fidanlık.
NÂHUN-BE-DENDÂN: f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan.
NAHVÎ LİSAN: Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan.
NAİKAN: Cevzâ burcundan iki yıldız.
NAİMÂNE: f. Uyur gibi, uyuklayarak, uyurcasına.
NAKD-İ CÂN: En kıymetli olan şey.
NA-KESAN: (Nâ-kes. C.) Alçaklar, âdi insanlar, insaniyetsiz kimseler. * Cimriler, tamahkârlar, pintiler, hasis kişiler.
NA-KESÂNE: f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla.
NAKZAN: (Nakzen) Bozarak, hükmü bozulmuş olarak.
NALAN: f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
NALBANT: (Na'l-bend) f. Nal takan.
NALEKÜNAN: (Nâle-künân) f. Feryad ederek, inleyerek.
NALEZENAN: f. İnildiyerek, inleyerek.
NAMAN: (Nam. C.) f. İsimler, adlar.
NA'MAN: Tâif yolunda Arafata çıkar bir derenin adı.
NAM-ÂVERÂN: (Nam-âver. C.) Namlı kişiler, ad salmış kimseler, ünlüler, meşhurlar.
NAMCUYÂN: (Namcu. C.) f. Ün arayanlar, nam arayanlar. * Yiğitler, kahramanlar.
NAMDARÂN: (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.
NAME-İ HİCRAN: Hicrân mektubu. Ayrılık, mektubu.
NÂ-MERDÂNE: f. Namerdcesine, alçakçasına.
NA-MİHR-BAN: f. Vefasız, sevgisiz, muhabbetsiz.
NA-MİHR-BANÎ: f. Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik.
NAN: f. Ekmek.
NANCU: (Nâncuy) f. Ekmek arayan. Dilenci.
NANE MOLLA: Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.
NANHAH: Ekmek isteyen. Dilenci.
NANHOR: f. Dilenci.
NANKÖR: f. Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil.
NANPARE: f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
NANPÜZ: f. Ekmekçi, ekmek pişiren.
NANÜ: f. Ninni.
NA-PÂKÂN: (Nâpâk. C.) Murdarlar, pisler.
NARCİSTAN: Nergislik.
NARDAN: f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal.
NA'SAN: Uykusu gelmiş olan adam.
NASİHÂNE: f. Öğüt vererek, nasihat ederek.
NASRANİ: Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
NASRANİYET: Hristiyanlık.(Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet, bir kaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor, ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir." M.)
NASUTİYÂN: İnsanlar.
NA-ŞİKİBÂNE: f. Sabırsızlıkla.
NA-ŞİKİBÂNÎ: f. Sabırsızlık.
NATAFAN: Suyun seyelân etmesi, akması.
NA-TEVAN: f. (Bak: Na-tuvan)
NATŞAN: Susuz kalmış kişi.
NA-TUVAN: (Nâtüvân) f. İktidarsız, zayıf, halsiz, kudretsiz, çâresiz.
NA-TUVANÎ: f. Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik.
NAVDÂN: f. Oluk.
NAVERÂN: (Naver. C.) Olabilir şeyler, mümkün olan şeyler.
NAYBAN: f. Ney çalan.
NAZAN: f. Nazlı. Nazdar.
NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE: San'atkârane bakış.
NAZARAN: Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak, görerek.
NAZIMÂNE: f. Nazım olana yakışır surette.
NAZIRA-HÂN: f. Bakarak taklid eden.
NÂZİKÂNE: f. Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice.
NAZRAKÜNÂN: f. Seyrederek, bakarak.
NEBEAN: Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.(Demek ki şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor. S.)
NECM-İ DIRAHŞAN: Parlayan yıldız.
NECRAN: Susuz. * Kapı ökçesi. ("süve" denir). * Yemen diyarında bir yerin adı.
NEDAN: f. Bilmeyen, bilmez.
NEDMAN: Pişmanlık, nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma.
NEFEAN: Faydalı olarak.
NEFEAN Lİ-L-UMUM: Herkes için faydalı oluş.
NEFEZAN: Sıçramak.
NEFRİN-HÂN: f. Sövüp sayan.
NEFRİN-KÜNÂN: f. Lânet okuyan, sövüp sayan.
NEFS-İ HAYVANÎ: Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.
NEFSANÎ: Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
NEFSANİYET: Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık, garez, kin.
NEFYAN: Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.
NEHDAN: Dolu, dolmuş.
NEHENGÂN: (Neheng. C.) f. Timsahlar.
NEHYİ AN-İL MÜNKER: Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten men'etmek, haram işleri yaptırmamak ve buna çalışmak.
NEKAVET-İ VİCDÂN: Vicdan temizliği.
NEKBETHANE: f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya.
NEKESAN: Ardına dönmek.
NEMEK-DÂN: f. Tuzluk, tuz kabı.
NEMEK-EFŞAN: f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen.
NEMİDANEM: Bilmiyorum.
NERBDAN: f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım, büküm; neverdiden; tayyetmek, dürmek; bam, ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından, neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.)
NERGİS-DÂN: f. Nergis saksısı.
NERİMAN: f. Pehlivan, yiğit, kahraman.
NERİMANÎ: f. Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik.
NESLAN: Çok yelmek. Evmek.
NEŞİDEHÂN: f. Neşide okuyan.
NEŞVAN: Sarhoş.
NETANE: Çirkin kokmak, pis kokmak.
NEV'AN: Cins bakımından, çeşitçe. * Biraz.
NEV'AN-MA: Bir dereceye kadar, bir bakıma göre, bir suretle.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NEVBÜNYAN: f. Yeni yapılı, yeni yapılmış.
NEVCİVAN: f. Genç, delikanlı.
NEVCİVANÎ: Gençlik, delikanlılık.
NEVESAN: Kımıldama, hareket etme.
NEV-İNAN: f. Acemi at, bineğe yeni alıştırılan at.
NEVK-İ MÜJGÂN: Kirpiklerin ucu.
NEVMİDÂNE: f. Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak.
NEVRESİDEGÂN: (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler.
NEYDELAN: Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
NEYELAN: İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
NEYİSTAN: f. Kamışlık, sazlık.
NEYSİTAN: f. Sazlık, kamışlık.
NEZEVAN: Atlama, sıçrama.
NEZİHÂNE: f. Temizce, iyice, güzelce.
NİGÂHBAN: Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
NİGÂHBANÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
NİGÂRHANE: f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
NİGÂRİSTAN: f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGEHBÂN: f. Gözcü, gözetici, bekçi.
NİGEHBÂNÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
NİGERAN: f. Bakıveren, bakıcı.
NİGİNDÂN: f. Yüzük mahfazası, yüzük kutusu.
NİHALAN: (Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler.
NİHALİSTAN: f. Fidanlık.
NİHAN: f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
NİHANHANE: f. Saklanacak yer. Mağara, bodrum, mahzen.
NİHANÎ: f. Gizlilik, saklılık.
NİKAN: (Nik. C.) f. İyiler, iyi kimseler.
NİKMANZAR: (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
NİMHANDE: f. Gülümseme, tebessüm.
NİMMANZUR: f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
NİNAN: (Nun. C.) Balıklar, semekler.
NİRAN: (Nur ve Nâr. C.) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
NİSVAN: (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
NİSVAN-I ZELİL: Ahlâken ve dinen düşmüş, zelil olmuş kadınlar.
NİSYAN: Unutmak, hatırdan çıkarmak.
NİSYAN-İ EBEDÎ: Ebedî unutma.
NİŞAN(E): f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef, vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman.
NİŞANE-İ TASDİK: Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık)
NİŞANDE: Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
NİŞANE: (Bak: Nişan)
NİŞANGÂH: f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım.
NİŞDE (NİŞDÂN): Talep etmek, istemek. * Söz vermek, and vermek.
NİŞESTE-GÂN: (Nişeste. C.) f. Oturanlar, oturmuş olanlar.
NİYAGÂN: (Niyâ. C.) Dedeler, ceddler. Ecdad.
NİYAZKÂRÂNE: Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NOBRAN: Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan.
NOKSAN: (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs. * Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma. * Yokluk.
NOKSANÎ: Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
NOKSANİYET: Eksiklik, noksanlık.
NOKTA-İ GALEYÂN: Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.
NUKSAN: Eksilmek, noksanlaşmak.
NU'MAN: (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.
NUR-İ İMAN: İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru.
NURAN: Nurlu, parlak.
NURANÎ: Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
NURANİYYET: Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.
NUREFŞAN: f. Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren.
NUR-FEŞAN: (Bak: Nurefşan)
NUŞHAND: f. Tatlı gülüşlü.
NUŞİRVAN: İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
NUYAN: f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
NÜANS: Fr. İnce fark.
NÜKTEDÂN: f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
NÜKTEDÂNÎ: Nüktecilik, nüktedanlık.
NÜMAYAN: f. Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan.
NÜMAYANTER: f. Fazla görünen, en çok görünen.
NÜMUNEHANE: f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
NEMEK-EFŞAN: f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen.
NEŞİDEHÂN: f. Neşide okuyan.
NEŞVAN: Sarhoş.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NİŞESTE-GÂN: (Nişeste. C.) f. Oturanlar, oturmuş olanlar.
NUR-FEŞAN: (Bak: Nurefşan)
OKYANUS: Büyük deniz. Bahr-ı muhit. * Arapça büyük lügat kitabı.
ORAN: Ölçü, mikyas. * Biçim, tenasüb, endam. * Tahmin, keşif.
ORGAN: t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi) * Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan. * Âlet.
ORGANİZASYON: Fr. Düzenleme, hazırlama, tanzim. * Teşkilât.
ORHAN GAZİ: (Mi: 1288 - 1359) Osmanlı Devletinin kurucusu olan Babası Osman Gazi vefat edince (1326) Onun yerine tahta geçti. Onu yetiştiren, Hocası Şeyh Edebâli idi. Genç yaşta gazi akıncılar arasına karıştı, çok cesur ve atılgandı. Akıncı Gaziler onun oğlu Süleyman Paşa kumandasında Rumeli'ye geçtiler. Türbesi Bursa'dadır. (R. Aleyh)
OSMAN (R.A.): Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en yakın sahabelerinden, Aşere-i Mübeşşere'den ve İslâmiyet için en çok fedakârlık gösterenlerdendir. Hz. Talha ve Zübeyr'den evvel imana geldi, iman edenlerin beşincisi oldu. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın üçüncü halifesi ve damadıdır. Hazret-i Osman (R.A.) çok zengindi. Bütün malını Peygamberimiz ve İslâmiyet için feda etti. Çok hayâ ve hilm sahibi idi. Peygamberimizin (A.S.M.) iki kızı ile evlenmek nasib olduğu için kendisine "Zinnureyn" nâmı da verilmiştir. Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) toplayıp cem'ettiği Kur'ân-ı Kerim nüshalarını teksir ederek mühim merkez ve vilâyetlere gönderdi. Sekseniki yaşında şehid edildi. (R.A.)
OSMANÎ: (Osmaniye) Osman'a ait, mensup. * Osmanlı devletine mensup. Osmanlılarla alâkalı. Osman oğullarına ait.
OSMANİYÂN: (Osmanî. C.) Osmanlılar.
OSMANLI: Osmanlı Devleti teb'asından olan. * Anadolu Selçuklu Devleti'nin Bizans sınırındaki Beyliğin reisi olan Ertuğrul Bey'in vefatından sonra, Mi: 1288'de yerine geçen Osman Beyin kurduğu devlete mensup olan.
OSMANLICA: Osmanlıların konuştuğu dil olup, Türkçe, Arapça ve Farsçadan müteşekkildir.
OZAN: t. Edb: Eski Türk şâiri ve âlimi.
ÖMR-Ü SÂNİ: İkinci hayat, âhiret hayatı.
PAÇAN: f. Saçan, saçıcı.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PADGÂNE: f. Yüksek dam. * Kapı içinde olan pencere.
PADİŞAH-I SÂNİ: İkinci padişah.
PAGANDE: f. Atılmış pamuk. * Atılmış pamuktan yapma yumak.
PAKAN: (Pâk. C.) f. Temizler, pâklar. * Mc: Veliler, evliya.
PALAN: f. Palan, semer, eğer.
PALAN-DUZ: f. Semerci, palancı. Semer diken.
PALANÎ: f. Semerci.
PALAS PANDIRAS: Hemen, birden bire, hazırlıksız, habersiz.
PALAVAN: (Pâlâven) f. Süzgeç, helvacı süzgeci.
PALİKANE: f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı.
PALVANE: f. Dağ kırlangıcı.
PAN: Yun. "Bütün, karşı" mânasına kelimenin başına getirilerek kullanılır. Meselâ: Panzehir $ : Zehire karşı ilâç.
PANAYIR: Yun. Yılda bir - iki defa muayyen bir yerde kurulan ve bir müddet devam eden büyük pazar.
PAN-İSLAMİZM: Bütün müslümanların birleşmesi siyaseti. İttihad-ı İslâm. İslâm birliği siyaseti.
PANDOMİMA: Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi. * Sessiz tiyatro oyunu.
PANDOMİMA KOPMAK: Karışıklık çıkmak. * Seyircileri eğlendiren kavga çıkmak.
PANO: Fr. Üzerine ilân, tablo, vs. asmaya yarayan levha.
PANZDE(H): f. Onbeş.
PANZEHİR: Zehire karşı ilâç.
PAPAĞAN: İtl. İnsan konuşmasını taklid edebilen bir kuş.
PARANTEZ: Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.
PARAVAN(A): İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler. * Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde. * Gizleme vasıtası.
PARTİZAN: Fr. Kendi partisine aşırı düşkün olup başkasına hak tanımak istemeyen kimse.
PASBAN (PÂSUBAN): f. Nöbetçi, gece bekçisi, bekçi.
PASBANÎ: f. Bekçilik.
PASVAN: f. Gece bekçisi.
PAŞAN: f. Saçan, saçıcı.
PATRİKHANE: Patrik adı verilen Rum başpapazının oturduğu yer.
PAYAN: f. Kenar, son nihayet, uç. * Tas: Ehl-i tarikatın ulaşacağı birlik âlemi. * Akıbet.
PEÇEGÂN: (Peçe. C.) f. İnsan veya hayvan yavruları.
PEDERÂNE: f. Babaya yakışır tarzda, pedercesine.
PEHLEVAN: f. Pehlivan. Yiğit. Kahraman. Güreşçi.
PEHLEVANÎ: f. Pehlivanlık, güreşçilik, yiğitlik, kahramanlık.
PEHNANE: f. Beyaz pide. * Bir cins maymun.
PEJMAN: f. Pişman, nâdim. * Kederli, hüzünlü.
PENCGANE: f. Beşli, beşten ibâret, beş tâneli.
PERANDAH: f. Sepilenmiş deri sahtiyan.
PERDEBİRUNÂNE: f. Sıkılmadan, utanmazcasına. Perdeyi kaldırırcasına. Edebsizce.
PERESTAN: (Perest. C.) f. Tapanlar, tapınanlar, taparcasına sevenler.
PERESTAN: f. Ocak, fırın.
PERESTARÂN: (Perestar. C.) f. Kullar, köleler. * Hizmetçiler. * Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. * Tapanlar, tapıcılar.
PERİŞAN: f. Dağınık, karışık. * Bozuk, tertibsiz, düzensiz. * Kederli, hüzünlü, kaygılı.
PERİŞANHÂTIR: f. Dalgın, düşünceli.
PERİŞANÎ: f. Perişanlık, dağınıklık. * Düzensizlik, bozgunluk. * Yoksulluk, fakirlik.
PERNİYAN: f. Nakışlı atlas. İpekten dokunmuş, bir cins işlemeli kumaş.
PERRAN: f. Uçan, uçucu.
PERTEV-FEŞAN: Işık saçan, ziya saçan.
PERVANE: f. Fırıldak çark. * Geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek. * Haberci, kılavuz.
PERVANEGÂN: (Pervane. C.) Gece kelebekleri.
PERVANEK: f. Karakulak adı verilen bir hayvan. * Ask: Öncü, pişdâr.
PERVERÂN: (Perver. C.) f. Yetiştirenler, besleyenler, koruyup terbiye eden kimseler.
PESENDÂNE: Beğenecek yolda, beğenmek suretiyle.
PESMANDE: f. Geri kalmış, geride bulunan, bâkiye. * Artmış, artık.
PESMANDE-HOR: f. Artık yiyen.
PEŞİMAN: f. Pişman. Nâdim.
PEŞİMANÎ: f. Pişmanlık, nedamet.
PEYGAMBERÂN: (Peygamber. C.) Peygamberler.
PEYGULE-İ NİSYAN: Unutulma köşesi.
PEYKAN: Okun ucundaki sivri demir.
PEYMAN: f. And, yemin, muahede, ahitleşmek.(Cihet-ül vahdet-i ittihadımız, tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, imandır. Madem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü'min ilâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda bunun mühim bir sebebi maddeten terakki etmektir. H.Ş.)
PEYMANE: f. Büyük kadeh. * Ölçek, kile. * Şarap bardağı.
PEYMANEKEŞ: f. İçki içen.
PEYMANE-ŞİKEST: f. Kadehi kırık.
PEYMAN-ŞİKEN: (Peyman-şikân) Yemin bozan, ahdini yerine getirmeyen.
PEYUGAN: (Peyug. C.) Gelinler.
PIRLANTA: İtl. Çok tıraş edilmiş, foyasız parlak elmas. Taşı pırlanta olan.
PİÇAN: f. Büklüm büklüm, kıvrım kıvrım olan.
PİL-BÂN: f. Fil besleyen, filci.
PİNGAN: f. Fincan, tas.
PİNGANÇE: f. Küçük fincan.
PİNHAN: f. Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir.
PİR-İ FANÎ: Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
PİR-İ MOĞAN: (Pir-i muğan) Meyhaneci. * Mc: Mürşid.
PİRAN: (Pir. C.) f. İhtiyarlar, yaşlılar.
PİSTAN: f. Meme.
PİŞAN: f. En ön, en ileri.
PİŞANÎ: f. Alın, cebin.
PİŞANÎDÂR: f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
PİŞEGÂN: (Pişe. C.) f. Meslekler, san'atlar. İşler. * Huylar, âdetler, tabiatlar.
PİŞHANE: f. Balkon. * Bir yere gidileceği zaman önceden gönderilen çadır ve yol eşyası.
PİŞVAYAN: (Pişvay. C.) Reisler, başkanlar. Hâkimler.
PLAN: Fr. Yapı, makine, bina...gibi yapılacak şeylerin ayrı ayrı parçalarını kâğıt üzerinde gösteren çizgilerin hepsi.
PRANGA: İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir. * Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır. * Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.
PROPAGANDA: Fr. Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat.
PROTESTANLIK: (Prutluk) Papayı Hristiyanların başı olarak tanımayıp ruhaniyetini kabul etmeyen bir Hristiyanlık mezhebi. (Bak: Nasraniye)
PUHTEGÂN: (Puhte. C.) Olgun kimseler, pişkin kişiler.
PURÂN: (Pur. C.) Oğullar, veledler.
PUYAN OLMAK: Koşmak. Batmak. Dalmak.
PÜR-DİLÂN: (Pür-dil. C.) f. Cesurlar, yürekli kimseler.
PÜR-HÂNDE: Neş'e dolu, çok gülme ve sevinç dolu. Sevinçli, neşeli.
PÜR-HAZÂN: f. Sonbahara uğramış, solup sararmış.
PÜR-HEYECÂN: f. Heyecan dolu. Çok heyecanlı.
PÜRSAN: (Pürsâ) f. Soran, sorucu.
PÜRYAN: f. (Bak: Biryan)
PÜŞTİBAN: f. Payanda, destek, dayanak. * Yardımcı, muin.
PÜŞTİVAN: f. Destek, dayanak, payanda. * Yardımcı.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PİŞANÎDÂR: f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
RABBANÎ: (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk'a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
RABBANİYYUN: (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.
RABITA-İ İMAN: İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.
RABİAN: Dördüncü olarak.
RACİYANE: f. Rica ederek, yalvararak.
RADIYALLAHÜ ANH: Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)
RADIYALLAHÜ ANHA: (Kadın için) Allah ondan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜM: Allah onlardan razı olsun.
RADIYALLAHÜ ANHÜMA: Allah onların ikisinden razı olsun.
RAFİDAN: Dicle ve Fırat ırmakları.
RAH-I VATAN: Vatan yolu.
RAHDAN: f. Yol bilen.
RAHİBAN: (Râhib. C.) Râhibler. Keşişler.
RAHİMANE: Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.
RAHMAN: Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah)
RAHMAN SURESİ: (Errahman Suresi de denir.) Kur'an-ı Kerim'in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur'an da denilmiştir. Mekkîdir.
RAHMANÎ: Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan.
RAHMANİYYET: Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu.(Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi' bir mahzen yapmış. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniyye ve hayatiyyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi; ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş...Evet, bize öyle bir mide vermiş ki, hadsiz taamlardan lezzet alır. Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki, duyguları ile bir sofra-i nimet gibi koca cismâni âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lutfetmiş ki, akıl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddi hem mânevi âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır. Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır. Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki, dünyâ ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güyâ Rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak olan anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vahidiyyet içinde bir Ehadiyyetin cilvesidir.Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihâta etmesi ile Vahidiyyete bir misâl olduğu gibi, parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını, hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misâlini almakla Ehadiyete bir misâl olduğundan elbette o ihâtalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyyetini, yâni; bizzat güneşi sıfatları ile "her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir" diyebilir.Aynen öyle de: Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahmânın Vahidiyetini ve hiç bir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi, her şeyde hususan her bir zihayatta ve bilhassa insanda o cemiyetli Rahmetin perdesi altında o Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve birnevi cilve-i zâtiyyesi bulunarak, her ferdde bütün kâinata baktıracak ve münâsebettarlık verecek bir cem'iyyet-i hayatiye vermesi dahi, O Rahmânın ehadiyyetini ve herşeyin yanında hâzır ve herşeyin her şeyini yapan (O) olduğunu isbat eder.Evet nasıl ki, O Rahmân, o rahmetin vahidiyyetiyle ve ihatası ile kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyyetin cilvesi ile her bir zihayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayıp o zihayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek mecmu-u kâinatı (parçalanmadan) o tek ferde bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesi ile dahi cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat, elbette odur ki, o kavunu yapar. Sonra ilminin hususi mizanı ile ve hikmetinin ona mahsus kanunu ile o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiç bir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir. Aynen öyle de: Rahmaniyyetin tecellisi ile kâinat bir ağaç, bir bostan; ve zemin bir meyve, bir kavun; ve zihayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zihayatın Hâlikı ve Rabbi bütün zeminin ve kâinatın Hâlikı olmak lâzım gelir.Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan Fettahiyet hakikatı ile bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de, her şeyi ihata eden Rahmaniyyet hakikatı dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zihayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiç birini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesi ile bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyyeti gösterir. Ş.)
RAHMET-İ BÎPAYAN: Sonsuz rahmet.
RAHYAN: Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi.
RAİYANE: f. Çobanca. Çobanlığa ait.
RAKADAN: Oynayıp sıçrama.
RAKAN: (Rakun) Za'feran çiçeği. * Kına.
RAKİAN: Rüku' ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku' etmek suretiyle.
RAKİANE: f. Rüku' eder gibi. Eğilerek.
RAKİBAN: (Rakib. C.) f. Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. * Bekçiler.
RAKKASÂNE: f. Oynar şekilde. Raksederek.
RAKRAKAN: Serap.
RAKSÂN: Rakseden, dans eden, oynayan.
RAKSKÜNÂN: f. Raksederek, raksede ede, oynıyarak, oynıya oynıya.
RAMAZAN: Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.(Ramazan-ı Şerif'te mü'minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevi sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vasıtasiyle çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumâne gülüyorlar. M.)(İşte Ramazan-ı Şerif, âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevi hasılat için gâyet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nema-i a'mâl için, bahardaki mah-i nisandır. Saltanat-ı Rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsi bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan yemek, içmek gibi nefsin gafletle hayvani hâcatına ve mâlâyani ve hevâperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevi hâcâtını muvakkaten bırakmakla uhrevi bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet, Ramazan-ı Şerif; bu fani dünyada, fani ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bakiyeyi tazammun eder, kazandırır.Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur'ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i katıadır. M.)
RAMAZANİYE: Ramazana ait. Ramazan hakkında. * Ramazan ayına dair medhiye veya kaside.
RAN: (Reyn. den fiil) Kalb katılaşması, lekelenmek. Kalbin kasavetlenmesi. * Pas, kir. (Bak: Reyn)
RAN: f. Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. * Kelimenin sonuna getirilerek. " Süren, sürücü" mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân $ : Hüküm süren.
RANEC: Hindistan cevizi.
RANİN: f. Pantolon. şalvar. Don.
RASADHÂNE: f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RA'SAN: Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek.
RASANET: Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
RASIDÂN: (Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler.
RASİHÂNE: f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle.
RASTAN: (Râst. C.) Doğru olanlar. Haklı kimseler.
RA'ŞAN: Titreme, titreyiş.
RATANET: Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma.
RATB-ÜL LİSÂN: Yumuşak sözlü. Mülâyim lisanlı.
RATİYAN: (Râtiyâne) f. Çam sakızı, reçine.
RAVİYAN: (Râvi. C.) Rivayet edenler. Hikâye anlatanlar.
RAVZA-İ CİNÂN: Cennet bahçeleri. Cennetlere giden yol.
RAVZA-İ RIDVÂN: Cennet.
RAY'AN: Her nesnenin evveli.
RAYGAN: f. Parasız, bedâva. * Pek fazla, pek çok.
RAYİHANİSAR: f. Koku saçan.
RAZ-I NİHAN: Gizli tutulan sır.
RAZAN: f. Gizli sırlar, gizlilikler.
RAZ-DAN: f. Sırrı bilen, sırra ortak olan dost.
RAZİYANE: (Rezene) Dere otu nev'inden bir nebat adı.
REBİ-İ SÂNİ: Sonbahar.
RECEBAN: Receb ile Şaban ayları.
RECEFAN: Şiddetle sarsılma, sallanma. * Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı.
RECLAN: (C.: Raclâ-Rıccâl) Yayan kimse.
RECSAN: Gök gürlemesi sesi.
REDANE: Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka.
REDYAN: Davar yelmek.
REFHAN: (Refâh. dan) Varlık içinde yaşıyan.
REG-İ CÂN: Can damarı, şah damarı.
REHAFEŞAN: f. Kurtarıcı.
REHAN (RİHÂN): Bahadırlık, kahramanlık. * Denemek, tecrübe etmek. * At yarıştırmak, müsabaka.
REHBANİYYET: Râhiblik. Papazlık.
REKANET: Vakarlılık, ağırbaşlılık.
REK'AT-I SÂNİYE: İkinci rekât.
REKİK-ÜL LİSÂN: Dili tutuk. Peltek. Kekeme.
REMAN: (Remen) f. Sürü. * Ürken, ürkücü.
RENANET: İnleme.
RENNAN: Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.
RESAN: f. (Residen mastarından) "Yetişenler, ulaşanlar, getirenler" mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
RESAN: Ulaştırı yağan yağmur.
RESANE: f. Teessüf. * Hasret.
RESANEHÂR: f. Hasret çekici.
RESANENDE: f. Ulaştırıcı, getirici.
RESANET: (Bak: Rasanet)
RESF (RESFÂN): Ayağı köstekli gibi yürümek.
RESTEGÂN: (Reste. C.) f. Kurtulmuş olanlar.Restgâr : f. Kurtulan.
RETK (RETKÂN): Adımların birbirine yakın olması. * Deve kuşunun sür'atle gitmesi.
REVAN: f. Giden, akıcı. * Derhal. * Ruh, can. Nefs-i nâtıka. * Edb: Su gibi akıp giden güzel söz.
REVAN-I TABİAT: Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.
REVAN-BAHŞ(A): f. Canlandırıcı, can bağışlayıcı.
REVANE: f. Yürüyen, giden.
REVANİ: f. Değerli, rağbetli revaçlı. * Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi.
REVANİ-FÜRUŞ: f. Revanici. Revani satan.
REVBAN: (C.: Rübâ) Sütün yoğurt olması. * Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar.
REVENDEGÂN: (Revende. C.) f. Yürüyenler, gidenler.
REVGAN: f. Yağ. * Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. * Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. * Parlak deri.
REVGAN-I ZEYT: Zeytinyağı.
REVGANDÂN: f. Yağ kandili.
REVGANİ: f. Revani tatlısı.
REVHANÎ: İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.
REVHANİYET: Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.
REVH U REYHAN: Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk.
REYEAN: Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme. * Her şeyin evveli, tazelik zamanı.
REYEAN-I ŞEBAB: Gençlik çağı.
REYHAN: Hoş güzel koku. * Rızık ve maişet, rahmet. * Ekin yaprağı. * Fesleğen denilen kokulu bir ot.
REYHANÎ: Fesleğen gibi ince nakışlı. * Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.
REYHEKAN: Za'feran.
REYYAN: (C.: Rivâ) Suya kanmış, sudan doymuş. * Sarhoş.
REZAN: Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse.
REZANET: Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik.
REZBAN: f. Bağ bekçisi, bağcı.
REZZAKANE: f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette.
RIDVAN: Memnunluk, razılık, hoşnudluk. * Cennet'in kapıcısı olan büyük melek.
RIDVANULLAHİ ALEYH: "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua.
RITANE: Arap lisanından başka dille konuşmak.
RIZVAN: (Bak: Rıdvan)
RİCANAME: f. Bir iş için yazılan rica mektubu.
RİDFAN: Gece ve gündüz.
RİMAN: Eğilip meyletmek.
RİNDÂN: f. Kalenderlik. * Rindler.
RİSMAN: f. İp, halat.
RİSMAN-BÂZ: f. İp oynayan. * Mc: Cambaz.
RİŞHAND: f. Bıyık altından gülme. Alay.
RİYAKÂRÂNE: f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
RİZAN: f. Akan, dökülen.
ROMAN: Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye. * Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.(Edebsizlenmiş edeb, "müsekkin hem münevvim" hakiki fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş o da romanları imiş.Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez...Hem tiyatro gibi tenasuhvari, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanları ile hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş. Hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış. Dünyaya bir alüfte fistanını giydirmiş. Hüsn-i mücerred tanımaz... Lemaat)
ROMAN-VÂRİ: f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan.
RUBBAN: Kaptan.
RUBEHANE: f. Kurnazca, tilkicesine.
RUGERDAN: f. Yüz döndüren, yüz çeviren.
RUH-U REVAN: Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı.
RUHANÎ: Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.
RUHANİYYAT: Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, "Melâike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.)
RUHANİYYET: Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik.
RUHANİYYUN: (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar.
RUHBAN: Korkmak, çekinmek, yılmak. * Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi' oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette, bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek. Hutbe-i Şâmiye)
RUHBANİYET: (Bak: Rehb, Rehbaniyet)
RUMMAN: Nar. (Bir meyva adı)
RUŞENBEYAN: f. Fasih konuşan. Açık ifadeli.
RUZAN: (Ruz. C.) Günler. Gündüzler.
RUZANE: f. Gündelik. Yevmiye.
RUZBAN: f. Kapıcı.
RUZİRESAN: f. Rızık yetiştiren, rızık ulaştıran, Allah (C.C.)
RÜCHAN: Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.
RÜCHANİYET: Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.
RÜKBAN: (Râkib. C.) Biniciler, binenler, binmişler.
RÜMMAN: Nar denilen yemiş.
RÜMMANE: Kapan taşı. * Kırkbayır.
RA'ŞAN: Titreme, titreyiş.
REVANİ-FÜRUŞ: f. Revanici. Revani satan.
SAÂDET-HANE: f. Büyük bir kimsenin evi.
SAÂDET-RESAN: f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
SAAN: Suya yakın yerde develerin yattığı yer.
SÂBIK-UL BEYÂN: Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş.
SÂBIKAN: Bundan önce, evvelce.
SÂBİAN: Yedinci olarak.
SABURÂNE: f. Çok sabır göstermek suretiyle.
SA'DANE: (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı.
SA'DEDDİN-İ TAFTAZANÎ: (Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes'ud'dur.
SADEDİLÂNE: f. Saflıkla, bönlükle.
SADHEZARÂN: Yüzbinlerce.
SADIKAN: f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
SADIKANE: f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.)
SA'D-I TAFTAZANÎ: (M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa'deddin-i Taftazanî)
SAF'AN: (C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.
SAFDERUNAN: (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar.
SAFDERUNANE: f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
SAFDİLÂNE: f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle.
SAFF-DERÂNE: f. Yiğitçesine.
SAFVAN: (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün.
SAFVET-İ VİCDAN: Vicdan saflığı.
SAGAN: Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.
SAGIB (SAGBÂN): Aç kimse. (Müe: Sagbâ)
SAHANET: Kızgınlık, sıcaklık.
SÂHİB-İ HÂNE: Ev sâhibi. Sahib-ül beyt.
SÂHİB-ÜZ ZAMAN: Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman.
SÂHİBE-İ HÂNE: Ev sahibi kadın.
SAHİB-KIRAN: f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
SAHİHAN: Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
SAHİHAN: Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı.
SAHİLHANE: f. Yalı evi.
SAHİRÂNE: f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
SAHNAN: Çifte zil.
SAHTİYAN: f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri.
SAİDAN: Kol ve bacak.
SAİGAN: Boğazdan kolayca geçerek.
SAİYAN: (Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar.
SAKALAN: (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
SAKİNAN: (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.
SAKİNÂNE: f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
SAKİTÂNE: f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
SALÂ-HAN: f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
SALHHANE: f. (Bak: Selhhane)
SALİF-ÜL BEYAN: Bildirilmiş, beyanı geçmiş.
SÂLİKÂN: (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
SALTANAT: Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
SALTANAT-I SENİYYE: Osmanlı İmparatorluğunun bir adı.
SÂMÂN: f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti.
SÂMÂNSUZ: f. Rahat ve huzuru bozan.
SAMEDANÎ: Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.
SAMEYAN: Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.
SAMİMÂNE: f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
SAMİTANE: f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
SAN: f. "Benzer, andırır" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
SAN': Sağlam ve muhkem yer.
SAN'A: Yemen diyarında bir şehrin adı.
SANABİR: Şiddet.
SANADİD: Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SANADİK: (Sunduk. C.) Sandıklar.
SANAİ': (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi.
SAN'AT: Ustalık, hüner, mârifet.
SAN'AT-ÜT TEDELLİ: İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı. (Bak: Tedelli)
SAN'ATGER: f. San'atçı.
SAN'ATKÂR: f. Usta, san'atçı.
SAN'ATKÂRANE: f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SAN'ATNÜMA: San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren.
SAN'ATPERVERANE: f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek.
SANAVBER: Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
SANAVBERÎ: Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
SAN'AVÎ: (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı.
SANAYİ: San'atlar.
SANAYİ-İ LAFZİYE: Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.)
SANAYİ-İ MANEVİYE: Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.)
SANAYİ-İ NEFİSE: Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler.
SANBUR: Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.
SANC: Zil.
SANCAK BEYİ: Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı verilirdi.
SANCAKDAR: f. Sancak taşıyan. Alemdar.
SANCE: (C.: Sanecât) Terazi. * Taş.
SAND: Bendetmek, bağlamak.
SANDAL: (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç.
SANDİD: Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr.
SANDUK: (C.: Sanadik) Sandık.
SANDUKA: Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.)
SANDUKÇE: f. Küçük sandık.
SANDUKKAR: Veznedar.
SANEM: Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı.
SANEM-HANE: f. Tapınak, puthane.
SANEM-PEREST: f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.)
SANEVBER: (Bak: Sanavber)
SANEVÎ: İkinci. İkinci derecede.
SANİ': (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah)
SANİ'-İ HAKİKÎ: Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).
SÂNİ'-İ HAKÎM: Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.)
SANİ': Görülen iş.
SANİ: İkinci.
SÂNİ AŞER: Onikinci.
SANİA: Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil.
SANİFE: Bez kenarı.
SANİH: Mübarek fiil, iyi iş.
SANİHA: Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.
SANİHA-ÂRÂ: f. Hatıra gelen, akla gelen.
SANİHÂT: (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh)
SANİ'İYYET: Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.(Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.)
SANİYE: Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.
SANİYE: (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve.
SANİYEN: İkinci olarak. İkinci derecede.
SANSÜR: Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi.
SANTİT: Ulu, kerim kişi.
SANTRİFÜJ: yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye)
SANVAN: (Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık.
SA'RAN (SA'REVÂN): Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler.
SARBAN: f. Deve sürücüsü. Deveci.
SÂRIKANE: f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SARİHAN: Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
SARRAFÂN: (Sarraf. C.) Sarraflar.
SARSARANİ: (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
SASANİLER: İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SATRANÇ: 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.
SAVLECAN: (C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.
SAVVANE: (C.: Savân) Bir cins çakmak taşı.
SAYDANİ: Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk.
SAYDELAN: (C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi.
SAYDELANÎ: Boncukçu, çerçi.
SAYDENANİ: Bir küçük canlı.
SAYE-BAN: Gölgelik. Büyük çadır. Şemsiye. * Mc: Koruyan, himaye eden.
SAYEHAN: Çağırmak.
SAYİS-HANE: f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan.
SAYYİHANÎ: Medine hurmalarından bir cins.
SEBAK-HÂN: f. Ders okuyan, talebe.
SEBİLHANE: f. Sebil olarak su dağıtılan yer.
SEBTANE: Tüfek.
SEBÜK-İNÂN: f. Çabuk koşan.
SEB'-ÜL MESANİ: İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi. * Mükerrer okunup tekrarlanan.
SECCAN: (Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru.
SECDE-İ ŞÜKRAN: Şükür secdesi. Şükretmek maksadıyla yapılan secde.
SECFAN: Ev önünde olan perdenin iki kanadı.
SEDANE: Etlilik, semizlik, besililik.
SEFARETHANE: f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEFİHAN: Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.
SEFİHANE: f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak.
SEGBAN: (Bak: Sekbân)
SEHANE: Heyet. * Süs, ziynet. * Renk.
SEHANET: Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik.
SEHANET: Sıcaklık.
SEHRAN: Geceleri uyanık duran.
SEKBAN: f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.)
SEKRAN: Sarhoş, mest olan adam.
SELAMAN: Bir mekânın adı. * Büyük ağaç.
SELECAN: Yutmak.
SELH-HANE: f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.)
SELMAN-I FARİSÎ: İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SEMAAN: (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.
SEM'AN: Dinliyerek. * İşiterek, duyarak.
SEMAN: Sekiz.
SEMAN-AŞER: Onsekiz.
SEMANE: f. Tavan. * Bıldırcın.
SEMANET: Semizlik, yağlılık, besililik.
SEMANÎN: Seksen. 80
SEMANİYE: Sekiz. 8
SEMANÛN: Seksen. 80
SEMMAN: Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.
SENAHAN: f. Medheden, alkışlayan, öven.
SENAKÂRANE: f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENAN: Parlak, ziyâdar, ışıklı.
SENANİR: (Sinnevr. C.) Kediler.
SENE-İ KUR'ANİYE: (Bak: Eyyam-ı Kur'aniye)
SENED-İ HÂKANÎ: Tapu senedi.
SENGİSTAN: f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer.
SERABİSTAN: f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
SER'AN: Evmek, acele etmek.
SERBESTÂNE: f. Serbestçe.
SER-CÜNBAN: Baş oynatan, baş sallayan.
SERDARÂN: (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
SERETAN: Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar)
SEREYAN: Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet.
SEREYAN-I SERİA: Sür'atle yayılan, çabuk neşrolan.
SERGERDAN: f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.
SER-GİRAN: f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş.
SERHAN: Canavar. Kurt.
SERİAN: Çabuk, tez elden, acele.
SERİREDÂN: f. İçteki sırrı bilen.
SERKEŞÂNE: f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
SERSERİYÂNE: f. Serserice.
SERV-İ HİRÂMÂN: Nazlı sallanan selvi.
SERVAN: Malı çok olan kimse.
SERVERAN: (Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler.
SEVANİ: (Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler.
SEVANİH: (Sâniha. C.) İçe doğan fikirler.
SEVEBAN: Hastalığın iyileşmesi.
SEVERAN: Tozun, dumanın kalkması.
SEYEHAN: Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi.
SEYEHAN: (Vapur v.s.) batma.
SEYELAN: Akma. Cereyan. * Sel felâketi.
SEYELAN-I DEM: Kan akma.
SEYERAN: (Bak: Seyran)
SEYKANE: İnce bellilik.
SEYL-İ HURUŞÂN-I ZAMAN: Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli.
SEYR Ü SEYELÂN: Devamlı akıp gitme ve değişme.
SEYRAN: (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma, ferahlanma, teferrüc.
SEYRANGÂH: f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri.
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
SIBYAN: (Sabi. C.) Çocuklar, sabiler.
SIDK-I CENAN: Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı.
SILYANE: (C.: Salayan) Bakla.
SIMAH-I CÂN: Can kulağı.
SIRRAN: Gizli olarak, gizlice.
SIYAN: Elbise saklama yeri, sandık.
SIYANET: Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza.
SIYDANE: (C.: Saydân) Taş çömlek.
SİBKAN: Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır.
SİCİSTAN: Bir cins darı.
SİFANET: Marangozluk.
SİHAN: Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. * Sımsıkı madde.
SİHR-İ BEYANÎ: Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)
SİKKEHANE: f. Para basılan yer.
SİLAHHANE: f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
SİLAN: Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu.
SİMAN: (Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar.
SİMYAN: (Simân) (Süryanice) Hak.
SİNAN: (C.: Esinne) Mızrak, süngü.
SİNAN-İ ÜMMİ: (Vefatı: Hi: 1075) Halveti Tarikatı Yiğitbaşı kolu ileri gelenlerinden olup Kutb-ül Meâni adında Türkçe mensur bir eseri ile matbu ve müretteb bir divanı vardır. Muhammed Sinan-ı Ümmi, Konya vilâyeti dahilinde Elmalı'dan olup orada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) (Osmanlı Müellifleri sh: 187)
SİNDAN: Örs.
SİNDİBAN: Pelit ağacı.
SİNEPÜRYAN: (Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş.
SİRAN: (Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar.
SİRHAN: (C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.
SİTAN: (-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ : (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük.
SİTAN: f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan.
SİTARE-İ RAHŞÂN: Parlak yıldız.
SİTARE-GÂN: Yıldızlar.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SİYANET: Koruma, muhafaza, hıfz.
SİYYAN: (Siyy. C.) Birbirine denk ve eşit. Müsavi.
SİYYANEN: Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.
SLOGAN: ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü.
SOHBET-İ İHVAN: Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan.
SU-İ ZAN: Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.(Dördüncü hastalık su-i zandır. Evet insan, hüsn-ü zanna me'murdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan su-i ahlâkı, su-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek su-i zandır. Su-i zan ise, maddi mânevi içtimâiyâtı zedeler. M.N.)
SU'BAN: (C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco)
SUDKAN: (Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.
SUFVAN: Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması.
SUHAN: f. Törpü.
SUHANSERA: (C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen.
SUHNAN: Sıcak, kızgın. * Sıcak gün.
SULTAN: Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) * Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * Kahr ve tegallüb mânasında masdardır. Her şeyin yavuz, şiddet ve satvetine denir. Kelimenin aslı "selit" olup, cem'i sultandır. Selit ise, zeytinyağının ismidir. Zeytinyağı kandilinin ışığıyla ışıklandırma yapıldığı gibi, padişâh ve vali dahi şule-i adl ve zabt ü ihtimamıyla memleketini tenvir etmek münâsebetiyle onlara da bu mâna ıtlak olunmuştur. (Kamus-u Okyanus'tan hülâsadır.)(Sultan-ı kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O'nun yanında, her şeyin dizgini O'nun elindedir. Her şey O'nun emriyle halledilir. O'nu bulsan her matlubunu buldun, hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. M.)(Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadâr varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş. Ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i ebediye yollarını te'min etmekle re's-ül mâlımız olan istidatlarımızı nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip, riyaset eden benim. İ.İ.)
SULTAN-I MAZLUM: Mâsum, zulme uğramış sultan. (Bundan kinaye II. Abdulhamid Han'dır.)
SULTAN-ÜD DEM: Vücutta kanın galeyanı.
SULTAN REŞAD: (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.
SULTAN SELİM HAN: (Bak: Yavuz Sultan Selim)
SULTAN SÜLEYMAN HAN: (Hi: 900-974) Osmanlı Padişahlarının onuncusu, İslâm Halifelerinin yetmişbeşincisidir. Yavuz Sultan Selim Han'ın oğludur. Avrupa-vari bir kısım kanunlar yapılmasına vesile olduğundan Kanuni nâmı ile de tanınır. Padişahlık yılları Osmanlı Devletinin en haşmetli devri olup, Avrupa, Asya Osmanlıların emrinde idi. İstanbul payitahttı. Bir fikir vermek için o zaman İstanbuldaki eserlerden bir kaç misal vereceğiz. İlk olarak o zamanda yapılan bir sayıma göre: 485 câmi, 4494 mescid, 100 imâret, 417 kervansaray, 1653 ilk mekteb, 335 tekke, 4985 çeşme, 874 hamam, 743 kilise, onbir binden ziyade sokak ve cadde tesbit edilmişti.İstanbul böyle iken Avrupa'lı bir muharrir; Avrupa'yı şöyle anlatır: "Avrupalılar bin sene banyosuz kaldı. Orta çağda pis ve kirli bulunmak bir faziletti. Bu çağlarda Avrupa baştan aşağı kaşınıyordu."
SUNAN: Koltuk kokusu.
SURENCAN: Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü.
SUVAN (SIVÂN): (C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap.
SUZAN: f. Yakan, yakıcı. Ateşli.
SUZİŞ-İ NİHAN: İçin için yanma. Gizli yanma.
SÜ'BAN: (Bak: Su'ban)
SÜBHAN: Allah (C.C.)
SÜBHANALLAH: Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat)
SÜBHANÎ (SÜBHANİYE): Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid.
SÜFYAN: Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs. (Bak: Deccal)(Rivâyetler, deccalın dehşetli fitnesi, İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş. $ Bunun bir te'vil şudur ki: İslâmların deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi, demişler ki: Onların deccalı Süfyan'dır, İslâmlar içinde çıkacak aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin büyük deccalı ayrıdır. Yoksa, büyük deccalın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz. Belki günahkâr da olmaz. ş.)
SÜFYAN-I SEVRÎ: (Hi: 91-161) Büyük âlim ve müçtehidlerdendir. Kûfe'de doğmuştur.
SÜFYANÎ: Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.
SÜFYAN İBN-İ UYEYNE: (Bak: İbn-i Uyeyne)
SÜHAN: f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.
SÜHAN-ÂRÂ: f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
SÜHAN-ÇİN: f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu.
SÜHAN-DÂN: f. Güzel söz söyleyen.
SÜHAN-FEHM: f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden.
SÜHAN-GÛ: f. Söz söyleyen, söz söyleyici.
SÜHAN-GÜZAR: f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen.
SÜHAN-PERDAZ: f. Güzel ve düzgün söz söyleyen.
SÜHAN-PİRA: f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen.
SÜHAN-RÂN: f. Güzel söyleyen, güzel konuşan.
SÜHAN-SENC: (C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan.
SÜHAN-ŞİNAS: f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
SÜHAN-VER: f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan.
SÜKKÂN: (Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu.
SÜKKÂN-I BELDE: Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri.
SÜKKÂN-I HÂNE: Evde oturanlar. Hâne sâkinleri.
SÜLEYMAN (A.S.): Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bünyamin oğulları kendi hâkimiyeti altındaydılar. Diğer on kabile diğer İsrail Devletini teşkil ettiler. Yahuda Devleti Süleyman (A.S.) oğulları elinde ve merkezi Kudüs idi. (Bak: Belkıs, Davud)(Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habiseyi teshir edip, şerlerini men' ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: $ ilâ âhir... $ ilâ âhir... âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zişuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlara temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk'ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir. Cenab-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: "Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrine musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi, sana musahhar olabilirler."İşte beşerin, san'at ve fennin imtizacından süzülen, maddi ve manevi fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi; bazan kendine emvat nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habiseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı Kur'aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır. S.)
SÜLEYMAN ÇELEBİ: İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur mevlid kitabının esas adıdır.
SÜLÜSAN: Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım.
SÜMANAT: (C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.
SÜNYAN: (C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze.
SÜRYANÎ: Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.
SÜTURBÂN: f. Hayvana bakan. Seyis.
SÜTURDÂN: f. Ahır.
SEMAN-AŞER: Onsekiz.
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
SİTAN (-): Alan, alıcı. Can-sitan $: Can alan. (-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SÜHAN-ŞİNAS: f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
SAN (-): f. "Benzer, andırır" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
SANADİD-İ KUREYŞ: Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri.
SÂNİ AŞER: Onikinci.
ŞA'BAN: (Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.
ŞABAŞHÂN: f. Beğenip alkışlayan.
ŞAB-HANE: f. Şap çıkarılan yer.
ŞADAN: f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞADIRVAN: Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
ŞADMAN: (Bak: şadüman)
ŞADÜMAN: (şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
ŞAH-I MERDAN: "Mertlerin şahı" meâlinde Hazret-i Ali Radiyallahü anh'ın bir nâmı.
ŞAHAN: (şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
ŞAHANE: Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
ŞAHDANE: f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
ŞAHMERDAN: (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
ŞAHS-I MANEVÎ: Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs. * Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
ŞAİKANE: f. İsteklice ve şevkli olarak.
ŞAİRÂNE: f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
ŞAKİRÂNE: f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
ŞAKİRDÂN: şakirdler, talebeler.
ŞAKLABAN: Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
ŞAN: (C.: Şuun) Büyük sevap. * Şeref. * Irz, namus. * Nam, şöhret, şan, ün. * Mahiyet. * Gösteriş, çalım. * Tabiat, huy, âdet. * Hal, keyfiyet.
ŞANE: f. Tarak.
ŞANESÂZ: f. Tarak yapan, tarakçı.
ŞANEZEDE: f. Tarakla saçları taranmış.
ŞANEZEN: (C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen.
ŞANİ': Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.
ŞANTAJ: Fr. Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma.
ŞANTİYE: Fr. Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. * Gemi tezgâhı.
ŞA'RANÎ: (Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.
ŞARLATAN: Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız.
ŞAYAN: f. Münasib, lâyık, yaraşır.
ŞAYAN-I HAYRET: Şaşmağa değer. Hayret edip şaşılacak şey.
ŞAYAN-I İHTİCAC: Delil ve isbatın makbuliyeti.
ŞAYAN-I İSTİMA': Dinlenilmesi iyi ve münasib olan, dinlenmeğe lâyık.
ŞAYAN-I SENAÂ: Sena edip övmeğe lâyık olan.
ŞAYAN-I TEMAŞA: f. Görülmeğe değer olan.
ŞAYANTER: f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak.
ŞAYGAN: f. Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. * Bol, çok, mebzul.
ŞAYGANÎ: f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk.
ŞEANLA': Uzun, tavil.
ŞEB-İ HİCRAN: Ayrılıkla geçirilen gece. Hicran gecesi.
ŞEBABANE: f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEBAMAN: Paça bağı.
ŞEB'AN: Karnı doymuş, tok. * Emin.
ŞEBAN: (şeb. C.) f. Geceler.
ŞEBANE: f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik.
ŞEBANGAH: f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
ŞEBANRUZ: f. 24 saatlik zaman. "Gece gündüz".
ŞEBHAN: Uzun, tavil.
ŞEBHAN: f. Geceleyin öten bir cins bülbül.
ŞEBİSTAN: f. Yatak odası. * Harem dairesi. * Gece ibadetine mahsus oda.
ŞECERİSTAN: f. Orman, ağaçlık yer, koruluk.
ŞEDDADANE: f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEFAN: Yağmurlu soğuk rüzgâr.
ŞEFETAN: İki dudak.
ŞEFİKANE: f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
ŞEHAZAN: Karnı aç olan kimse.
ŞEHDANEC: İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu.
ŞEHR-İ RAMAZAN: Ramazan ayı. Oruç ayı.
ŞEHRİSTAN: f. Büyük şehir.
ŞEHVANÎ: şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse.
ŞEKERİSTAN: f. Şeker kamışı tarlası.
ŞEMATETKÂRANE: f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞEM'DAN: f. şamdan.
ŞENAN: Buğz, adâvet, kin, düşmanlık.
ŞER'AN: şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
ŞERARAT-I NEYYİRANE: f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞEREF-RESAN: Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.
ŞERERFEŞAN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERHAN: Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.
ŞERHAN: (Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek.
ŞEŞHANE: f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
ŞEVKERAN: Baldıran otu.
ŞEVKİSTAN: f. Dikenlik.
ŞEY'AN: Uzaktan gören. * İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen.
ŞEYHAN: (şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. * Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i Ömer'in (R.A.) beraberce bâzı mühim kitaplarda geçen isimleri. * Bazı fıkıh kitablarında, İmam-ı A'zam ile İmam-ı Ebu Yusuf'un ikisine birden verilen isim.
ŞEYTAN: İblis. (Cenab-ı Hakk'ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır. Bütün melekler Cenab-ı Hakk'ın emriyle Hazret-i Âdem'e secde ettiği halde Şeytan: "O, topraktan yaratılmıştır, ben ateşten yaratıldım. Ben ondan daha kıymetli ve yükseğim" diye kibirlenerek, Cenab-ı Hakk'ın emrine karşı gelmiş ve Hazret-i Âdem'e secde etmediğinden, Allah'ın rahmetinden kovulmuştur.(Melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur. Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Keza, hayvânâtın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir, nâkıstır. Alem-i insaniyette, ise; merâtib-i terakkiyât ve tedenniyât, nihayetsizdir. Nemrutlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkin-i evliya ve enbiyaya kadar gâyet uzun bir mesâfe-i terakki var.İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba's-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, mâden-i insaniyyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar, beraber kalacaktı. Alâ-yı illiyindeki Ebu Bekir-is Sıddık'ın ruhu, esfel-i sâfilindeki Ebu Cehil'in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatin ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil; belki su-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir, icad-ı İlâhîye ait değildir. M.)Bu mevzuya dair tafsilât: Risale-i Nur Külliyatından "Lem'alar" adlı eserin 13. Lem'asındadır.
ŞEYTANET: Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
ŞEYTANÎ: Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
ŞEYTANÎ PİŞE: f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet.
ŞEYZUMAN: Kurt.
ŞİFAHANE: f. Hastahane.
ŞİFANAPEZİR: (Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
ŞİFARESAN: f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
ŞİHBAN: (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
ŞİKARİSTAN: f. Av yeri, avı çok olan yer.
ŞİKESTEZEBÂN: f. Peltek.
ŞİR-İ JİYAN: Kükremiş aslan. (Bak: Jiyan)
ŞİR-İ YEZDAN: Hazret-i Ali Radiyallahu Anh'ın bir ismi. Allah'ın Aslanı.
Şİ'RA-ÜL YEMANÎ: Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
ŞİRAN: f. (Şir. C.) Aslanlar.
ŞİRANE: f. Aslanca, gazanferâne.
ŞİRİNZEBAN: f. Tatlı dilli.
ŞİRYAN: (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
ŞİŞEHANE: Şişe yapılan yer.
ŞİŞHANE: (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
ŞUBAN: f. Çoban.
ŞU'LEFEŞÂN: f. Işık saçan, parlatan.
ŞURİSTAN: Çorak yerler.
ŞUURDÂRÂNE: f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
ŞÜBAN: Çoban.
ŞÜBANÎ: Kırmızı yüzlü.
ŞÜBBAN: Gençler, delikanlılar.
ŞÜBBAN-I VATAN: Vatanın gençleri.
ŞÜKRAN: İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
ŞÜKRANİYET: Şükranlık.
ŞÜNAN: Perâkende, dağılmış.
ŞÜTÜRBÂN: f. Deveci. Deve çobanı.
ŞADAN: f. Sevinçli, bahtiyar.
ŞADMAN: (Bak: Şadüman)
ŞADÜMAN: (Şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
ŞAHAN: (Şâh. C.) f. Şahlar, pâdişahlar.
ŞAİRÂNE: f. Şairce. Şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
ŞAKİRÂNE: f. Şükrederek. Şükretmek suretiyle.
ŞAKİRDÂN: Şakirdler, talebeler.
ŞANE: f. Tarak.
ŞEANLA': Uzun, tavil.
ŞEB'AN: Karnı doymuş, tok. * Emin.
ŞEBAN: (Şeb. C.) f. Geceler.
ŞEBANGAH: f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
ŞEBANRUZ: f. 24 saatlik zaman. "Gece gündüz".
ŞEBHAN: Uzun, tavil.
ŞEDDADANE: f. Şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
ŞEHVANÎ: Şehvetle ilgili, şehvete ait. * Şehvete çok düşkün olan kimse.
ŞEM'DAN: f. Şamdan.
ŞER'AN: Şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
ŞEREF-RESAN: Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.
ŞERERFEŞAN: f. Kıvılcım saçan.
ŞEŞHANE: f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
ŞEYHAN: (Şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. * Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i Ömer'in (R.A.) beraberce bâzı mühim kitaplarda geçen isimleri. * Bazı fıkıh kitablarında, İmam-ı A'zam ile İmam-ı Ebu Yusuf'un ikisine birden verilen isim.
ŞEYZUMAN: Kurt.
ŞİKESTEZEBÂN: f. Peltek.
ŞİR-İ JİYAN: Kükremiş aslan. (Bak: Jiyan)
ŞİRANE: f. Aslanca, gazanferâne.
ŞİRİNZEBAN: f. Tatlı dilli.
ŞUBAN: f. Çoban.
ŞÜBAN: Çoban.
TA'AN(E): (Ta'n. dan) Çok zemmedip yeren. Çekiştiren.
TAANNÜD: (İnad. dan) İnad etme. Ayak direme.
TAANNÜDÂT: (Taannüd. C.) İnad etmeler, ayak diremeler.
TAANNÜF: Azarlama. Darılma.
TAANNÜT: Herkesin yanlışını arama.
TABAKHANE: Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
TAB'AN: Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.
TABAN: f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.
TABANÇE: f. El ayası, avuç içi.
TABANKEŞ: f. Yaya yürüyen piyade.
TAB'HANE: f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer.
TABH-HANE: Lokanta, mutfak.
TABİBÂN: (Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler.
TA'BİR-İ SAMEDANÎ: Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir.
TABİSTAN: f. Yaz mevsimi.
TABL-HANE: f. Büyük davul.
TACDARANE: f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TA'DİL-İ ERKÂN: Fık: Namazın bütün rükünleri, esaslarını usulüne uygunca yerine getirerek ve namazın tertib ve düzeninin hakkını vererek kılmak. Meselâ : "Secdeyi sükunetle yerine getirmek ve iki secde arasında "Sübhânallah" diyecek kadar doğrularak oturmak. Kıyamda ve rüku'dan sonraki kıyamda sükunet üzere olmak ve namazın bütün duâlarını dikkatle okumak. Namazın her rüknünü yerine getirmek, acele ile kılmamak" gibi.
TAFTHANE: f. Matbaa. Basımevi.
TAGANNİ: (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak. * Kâfi bulmak. * Zengin olmak. * Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak. * Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.
TAGANNÜM: (Bak: Tegannüm)
TAHAN: Kendini deli olarak göstermek.
TAHAN: Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan.
TAHANET: Değirmencilik.
TAHANNİ: (Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak.
TAHANNÜF: Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme.
TAHANNÜK: Tülbendi çenesi altından dolamak.
TAHANNÜN: Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet.
TAHANNÜS: Tehir etmek, sonraya bırakmak.
TAHANNÜS: İbadet etmek. * Andını bozmak.
TAHANNÜS: Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak.
TAHANNÜT: Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.
TAHDİŞ-İ EZHAN: Zihinleri kurcalamak, tırmalamak.
TAHHAN: (Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü.
TAHHANE: Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker.
TAHKİKAN: İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.
TAHKİKÎ İMAN: (Bak: İman-ı tahkikî)
TAHLİS-İ GİRİBAN: Yakayı kurtarma, kurtarılma.
TAHMİS-HÂNE: f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer.
TAHSİNHÂN: f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan.
TAHT-I REVAN: Dört kişi veya iki katırla taşınan nakil vasıtası.
TAHTANÎ: Alt kat. Alt katla alâkalı.
TAHTANİYE: Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf.
TAKANNU': Başına örtü örtmek.
TAKANNÜN: Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.
TAKDANE: f. Üzüm çekirdeği.
TAKLİD-İ TUFEYLÂNE: Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.
TAKLİDÎ İMAN: (Bak: İman-ı taklidî)
TALAN: f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması.
TALANGER: f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
TALANGERÎ: f. Çapulculuk, yağmacılık.
TA'LİMHANE: f. Öğrenme yeri. Ta'lim yeri.
TAM'AN: Tama' suretiyle, tama' ederek.
TANA: Susuzluktan ciğerin yapışması.
TANAGGUZ: Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak.
TANAZZUC: Pişmek. * Olmak.
TANCİR (TANCERE): (C: Tanâcir) Tencere.
TANDIR: Ufak fırın. * Elleri ve ayakları ısıtmak için üstü kapalı küçük mangal.
TANEF: Kayış. * Dağ burnu. Dağ başı. * Kapı üstüne yapılan örtü. * Duvar üzerine yapılan saçak.
TANFESE: (C.: Tanâfis) Uzun saçaklı halı. * Hurma yaprağından yapılan ve eni bir zira' miktarı olan hasır.
TANGİM: Avazlandırmak, seslendirmek.
TANGİS: Dirliğini tatsız etmek.
TANGO: Fr. Züppe giyinişli kadın. * Turuncuya çalar renk. * Bir dans çeşidi.
TANGÜB: Ok yapımında kullanılan sağlam bir ağaç cinsi.
TANH: Semiz olmak, besili ve şişman olmak. * Yemeğin hazmolmaması, sindirilmemesi.
TAN'İM: Nimet vermek, nimetlendirmek.
TANİN: Sinek vızıltısı. * Kaz sesi. * Avaz ve gürültü. * Çınlamak. Tınlamak.
TANİN-ENDÂZ: f. Çınlayan, tınlayan.
TANKER: ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.
TANNAN: Tınlayan, çınlayan.
TANNAZ: Herkesle eğlenip alay eden. Müstehzi.
TANNE: Balçığı çok olan yer.
TANSİB: Yükseğe kaldırma.
TANSİF: (Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak.
TANSİR: Hristiyanlaştırma.
TANSİS: Tetkikten sonra karar vermek. * Bir mes'eleyi ve hükmü, şer'î delillere isnad etmek.
TANSİYON: Fr. Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç.
TANTANA: Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
TANTİF: Kulağına küpe geçirmek.
TANTİK: Bir kimsenin beline kuşak bağlamak.
TANTİL: Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.
TANZ: Herkesle eğlenme. Alay etmek.
TANZİC: Çok pişirmek. * Yakmak.
TANZİD: Bir yere toplayıp yığmak. İstif etme.
TANZİF: (Nezafet. den) Temizlenmek. Temizlemek.
TANZİFÂT: Temizlik işleri. Temizlemeler.
TANZİM: (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek. * Düzenlemek. Tertiblemek. * Islah etmek. * Manzum veya mensur olarak yazmak.
TANZİMAT: Islahat. Tanzimler. Nizam verme ve nizama koymalar. * Osmanlı Devleti tarihinde Tanzimat devri.
TANZİMAT-I HAYRİYE: Osmanlı Devletinde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve (1839-1876) tarihleri arasındaki devreye Tanzimat-ı Hayriye denir. Sözde ıslahat için çalışılan devirdir. Bu, Gülhane Hatt-ı Hümayunu namında padişah fermanı ile başlatıldı. Bu devirde her şey yeniden tanzim edilecekti, yeni müesseseler kurulacaktı. Avrupa-vâri terakki esasları her yerde öğretilecek, Osmanlı Devleti ve İslâm Alemi ilerliyecekti. Fakat ıslaha ferdlerden başlayacakken ve İslâmî çareler düşünülecekken, geniş daireden başlandı. Evvelki dairelerdeki iktisadî, içtimaî fikir hastalıklarımıza zâhirde çâre bulmak için doktor gibi içimize giren yabancılar ve ecnebi zihniyetin meyveleri gittikçe bünyemizi daha ziyade felce uğrattılar...
TANZİR: Tazeleştirme, tazelendirme.
TANZİR: Benzetme. Benzetilme. Nazire yapma. * Bir yazının şekil ve mâna bakımından benzerini yazma.
TANZİREN: Nazire olarak. Benzetme suretiyle.
TÂR-I ANKEBUT: Örümcek ağı.
TARAN: f. Karanlık.
TARANCİBİN: Kudret helvası.
TAREYAN: Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.
TARRİYAN: Sepet. * Büyük tabak.
TARTİB-İ LİSAN: Güzel bir söz söyleyerek dili mânen tatlılaştırma.
TASANNU': Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
TASANNUF: Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif.
TASARRUFAN: Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASDİKAN: Tasdik için. Tasdik suretiyle.
TASFİK-İ ESNAN: Soğuktan dişlerin birbirine çarpması.
TASİAN: Dokuzuncu olarak.
TATBİKAN: Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.
TAV'AN: İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
TAV'AN EV KERHEN: İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.
TAYCAN: (C.: Tâyâcin) Tava.
TAYERAN: (Tayrân) Uçuş. Uçma.
TAYHAN: Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse.
TAYİAN: İsteyerek.
TAYLASAN: (C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.
TAYTAN: Yaban sarımsağı.
TAYY-İ MEKÂN: Mekânı ortadan kaldırmak. Bir şahsın bir anda muhtelif yerlerde görünmesi.
TAYY-I ZAMAN: Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir. (Bak: Bast-ı zaman)
TAYYAN: Balçık yapan kimse.
TAZANNÜN: (Zann. dan) Sanma, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme.
TAZARRU'KÂRANE: f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
TA'ZİYANE: f. Ta'ziye eder surette. Ta'ziye ederek.
TAZİYANE: f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı.
TAZİYANE-İ TA'ZİB: Azab vermek, azablandırmak kamçısı.
TEANNİ: Zahmet çekme.
TEANNÜD: Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak.
TEANNÜT: Meşakkate düşmek. * Hasmın kötülüğünü ve zilletini istemek.
TEANUK: Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
TEB'AN: Bir şeyin arkasından gitmek ve ona tabi olmak.
TEBANÇE: Tokat.
TEBANE: Zeyreklik, akıllılık.
TEBBAN: Saman satan, samancı.
TEBDİL-İ MEKÂN: Yer değiştirme.
TEBEAN: Tâbi olarak. Uyarak.
TEBERRUAN: Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak.
TEBESSÜM-KÜNAN: f. Gülümser tarzda, gülümseyerek.
TECAHÜL-İ ÂRİFANE: Edb: Bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi gösterme. Bilen bir kimsenin, bilmez gibi davranması.
TECANÜB: Sakınma. Çekinme.
TECANÜF: Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
TECANÜN: Delirmek.
TECANÜS: Bir cinsten olma. * Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.
TECAVEZ AN-NA: Bizi affeyle (meâlinde dua).
TECDİD-İ İMAN: İman esaslarını kalben tasdik ettiğini, dil ile de tekrar edip yenilemek.( $ ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti, çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri, için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âher sayılır. Çünkü: Zaman altına girdiği için o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i âher şeklini giyer.Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir, daima tenevvü' ediyor; her gün başka bir âlem kapısını açıyor. İmân ise; hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyâsıdır."Lâilahe illallah" ise, o nuru açar bir anahtardır.Hem insanda mâdem nefs, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar, çok vakit imânını rencide etmek için gafletinden istifade ederek çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle imân nurunu kaparlar. Hem, zâhir-i şeriata muhalif düşen ve hattâ bâzı imamlar nazarında küfür derecesinde te'sir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için her vakit, her saat, her gün tecdid-i imâna bir ihtiyaç vardır. M.)
TEDHİŞ-İ EZHÂN: Zihinlerde heyecan meydana getirme.
TEFANİ: Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
TEGANNUS: Tatsız olmak.
TEGANNUC: (C.: Tegannücât) (Ganc. dan) Nazlanma.
TEGANNÜM: Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.
BÂRÂN Ü TEGERG: Yağmur ve dolu.
TEHANNÜN: Çok arzu ve istek göstermek. * Göreceği gelmek. Özlemek.
TEHDİDKÂRÂNE: f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TEHİMİYAN: f. İçi boş.
TEHTAN: Yağmurun ulaştırı yağması.
TEKBİRHÂN: f. Tekbir getiren.
TE'KİD-İ MANEVÎ: Söylenişi başka, manası müşterek olan.
TEKRARAT-I KUR'ANİYE: Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması. (Bak: Kur'an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında "Altı Nokta"dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki: Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.İkinci Nokta : Kur'an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük Kur'an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye, her saatta "Lâ İlâhe İllallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur'an bu metin din-i azimin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz'ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta : Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.)
TEMANÜ': Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard. (Bak: Bürhan-üt temanü')
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TENANİR: (Tennur. C.) Ocaklar, fırınlar, tandırlar. * Su pınarları.
TEN-ASAN: f. Rahatını düşünen adam.
TENBAN: f. Don, iç donu.
TENBEL-HÂNE: f. Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller yuvası.
TENHANİŞİN: f. Tek başına oturan. Yalnız oturan.
TE'NİS-İ EZHAN: Zihinleri alıştırmak, anlayışı kolaylaştırmak.
TERANE: Edb: Rübâinin başka bir ismi. * Terennüm. Nağme, âhenk, makam. * Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme.
TERANEKÂR: f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
TERANEPERDÂZ: f. Makamla şarkı söyliyen.
TERANESÂZ: f. Öten, ötücü.
TERANEZÂR: f. Ahenkli ve cümbüşlü yer.
TERANEZEN: f. Şarkı söyleyen.
TERANİ: (Reeye. den) Sen beni görürsün veya görüyorsun (mânasına fiil).
TERBİAN: Dört köşeli olarak. * Murabba (kare) olarak.
TERCEMAN: (Tercüman) Terceme eden. Bir dilden başka bir dile çeviren. * Birisinin veya bir şeyin maksadını anlatmaya, bir şeyi tasvir ve ifadeye vasıta olan.
TERFİAN: Rütbesi yükseltilerek, rütbe alarak, terfi ederek.
TERFİKAN: Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek.
TER-HANE: f. Tarhana.
TERK-İ EVTAN: Vatanlarından ayrılma, vatanlarını terk etme.
TERSAN: f. Korkak, korkan.
TERSANE: f. Gemi yapılan ve tamir edilen yer.
TERSAYAN: (Tersâ. C.) Hristiyanlar. İseviler.
TER-ZEBAN: f. "Yaş dilli". Hazırcevap. * Kalem.
TESAKUTAN: Ardı ardına düşerek. Karşılıklı düşürmek suretiyle.
TESANİF: (Tasnif. C.) Eserler, kitaplar.
TESANÜD: Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme.
TESBİAN: Yediye ayırmak suretiyle, yediye ayırarak.
TESBİHFEŞAN: f. Çok çok tesbihat yapan, tesbihat ifade eden.
TESBİHHAN: f. Tesbih eden, tesbih okuyan.
TESETTÜR-Ü NİSVAN: Kadınların örtünmesi.
TESLİM-İ CAN: Ölme.
TESRİAN: Hızlandırarak. Çabuklaştırmak için.
TEŞANÜ': Buğz edişmek, kin gütmek.
TEŞNEGÂN: (Teşne. C.) f. İstekliler. * Susamışlar.
TEŞRİN-İ SÂNİ: Kasım ayı.
TETAVVUAN: Nafile olarak, nafile tarzında.
TEVANA: (Tüvânâ) f. Güçlü, kuvvetli, iktidarlı.
TEVANİ: f. İşde tembellik etmek. * Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek.
TEVDİAN: Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.
TEV'EBAN: Davar memesinin iki yanı.
TEVEKAN: İstekli olma.
TEVEKÂN: Sormamak.
TEVEKKÜL-İ İMANÎ: İman edenlere yakışır tevekkül. İman kuvvetinin ve hakikatının neticesi olan tevekkül.
TEVFİKAN: Uygun olarak. Uyarak.
TEVKİFHÂNE: Hapishane.
TEYKAN: Çok sıçrayan kişi. Çok sıçrayan kimse.
TIFLÂNE: f. Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette.
TIHANE: At değirmeni.
TİBYAN: Açık ifade ile beyan etme. Açıklama. * Meşhur bir Kur'ân tefsirinin adı.
TÎCAN: (Tâc. C.) Taçlar.
TİCANÎ: Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs tarafından kurulan bir tarikattır.
TİCARETHÂNE: f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
TİFFAN: Her nesnenin vakti.
TÎG-İ BÜRRAN: Keskin kılıç.
TÎGZEBAN: f. Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen.
TİLAVET-İ KUR'ÂN: Kur'an-ı Kerim'i usulüne göre okumak, mânâsını tefekkür etmek.
TİLMİZÂNE: f. Talebe gibi. Tilmize yakışır surette.
TİMAR-HÂNE: f. Akıl hastahanesi, tımarhâne.
TİRBAN: (Türâb. C.) Topraklar.
TİRDAN: f. Ok mahfazası, sadak.
TİSHAN: (C.: Tesâhin) Çizme.
TUB'AN: Mühür mumu.TUBERTU : (Tu-ber-tu) Kat kat.
TUFAN: Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur. * Nuh Peygamber (A.S.) zamanındaki büyük su baskını hâdisesi. (Hz. Nuh'un (A.S.) Cenab-ı Hak'tan aldığı emri kavmine tebliğ etmesi neticesinde kavminin ekserisi hürmetsizlik ve dinlememezlik yaptıklarından ve zulme başladıklarından, Cenab-ı Hakk'ın izni ile devamlı ve şiddetli yağmurla büyük su baskını oluyor ve Nuh Peygamber (A.S.) bir gemi yaparak, kendisine iman edenlerle ve her sınıf canlı mahluktan birer çift alarak su üzerine çıkıyor ve zâlimler suya gark oluyor, Peygambere itimad ile tâbi olanlar da tufandan kurtuluyor. Bu hâdisenin vukuu Kur'anda sâbittir.)
TUFANZEDE: f. Tufan görmüş. Tufana uğramış.
TUFULÂNE: f. Çocukçasına.
TUGVAN (TUĞYÂN): Haddinden tecavüz etmek, haddini aşmak.
TUGYAN: Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın mizaçlılık. * Kan galebe etmesi hali. * Resmî devlet kuvvetlerine karşı durmak. * Su baskını.
TUHYAN: Karlık gibi su soğutacak kap. Buzluk, buzdolabı.
TULAN: (Tul. den) Uzunluğuna, boyuna.
TUMTUMAN: Peltek.
TUNBURANİ: (Tunburâni) Tanbur çalan.
TURAN: Eski İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına verilen isimdir. Turan, eskidenberi Türklerin oturduğu yerlere denirdi. "Türk" ile "Tur" kelimeleri arasındaki benzerlik de bu iki ismin bir asıldan ibaret olduğunu gösteriyor.
TURFANDA: Mevsiminden önce yetiştirilen meyve veya sebze.
TURHAN: Rum subaylarından beş bin neferin zâbiti (On bin olsa "patrik" derler.)
TUTANAK: (Bak: Zabıt)
TUVAN: f. Güç, kuvvet.
TÜBBAN: Güreşçilerin donu.
TÜFENG-HÂNE: f. Silâh deposu.
TÜKLAN: Tevekkül etmek.
TÜNBAN: f. Don, iç donu.
TÜNDZEBAN: f. Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen.
TÜRBAN: (Türâb. C.) Topraklar.
TÜRKÂN: (Türk. C.) Türkler.
TÜRKİSTAN: f. Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, büyük parçası olan Batı Türkistan ise Rusya'da kalmaktadır.
TÜVAN: f. Takat, güç, kuvvet.
TÜVANA: f. Güçlü, kuvvetli.
TÜVANGER: f. Paralı, zengin.
TABANKEŞ: f. Yaya yürüyen piyade.
TEDHİŞ-İ EZHÂN: Zihinlerde heyecan meydana getirme.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
UDVAN: Düşmanlık, haksızlık, zulüm.
UHUVVETKÂRANE: f. Kardeşçesine, kardeş gibi olarak. Birlik, beraberlik ve karşılıklı sevgi ile.(Uhuvvetin sırrı: Şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip, onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek. L.)(Her ikinizin, Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir... Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir.. Bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... Ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlıyacak mânevi zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın! M.)
UKAYKAN: Karınca.
UKDE-İ LİSAN: f. Kekelemek.
UKHUVAN: Papatya.
UKKAŞE BİN EL-MİHSAN EL-ESDÎ (R.A.): Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.
UKRUBAN: Akrebin erkeği.
ULÜVV-Ü ŞAN: Şânı şerefi büyük. Yüksek şeref.
ULVAN: Mektup ve yazı başlığı. * Övünme, tefahur.
UMKAN: Derinliğine.
UMMAN: Büyük deniz. Okyanus. * Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz.
UMRAN: İmar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Saâdet. Mutluluk.
UMYAN: (A'mâ. C.) A'mâlar, körler.
UNFUVAN: Gençlik ve güzelliğin başlangıcı, en parlak zamanı. * Parlaklık, tazelik.
UNFUVAN-I ŞEBAB: Gençlik çağı, tazelik.
UNZUVAN: Herze ve hezeyan söyleyen kimse. * Bir ot.
UNZUVANE: Dişi çekirge.
URBAN: Çöl arabaları. * Aşiretler.
URCAN: (A'rec. C.) Topallar.
URGAN: t. İp. Halat.
URUK-U İNSANİYETKÂRANE: f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
URYAN: Çıplak.
URYANİ: Çıplaklık. * Bir cins erik.
UZUBET-İ LİSÂN: Tatlı dillilik. Dil tatlılığı.
UKKAŞE BİN EL-MİHSAN EL-ESDÎ (R.A): Efâdıl-ı Sahabeden ve kahramanlardan olup hususan Bedir muharebesinde ve Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) devrinde mürtedlerle olan muharebede yararlıklar göstermiştir. Peygamberimizin vefat tarihinde 44 yaşlarında idi.
ÜFTADEGÂN: (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
ÜFTAN: f. Düşen. Düşerek.
ÜF'UVAN: Erkek yılan.
ÜL'ÜBAN: Oyuncu, aktör.
ÜMM-ÜL KUR'AN: Fâtiha Suresi.
ÜMMAN: Emin kimse. Emniyetli kişi.
ÜMMİ SİNAN: (Vefatı Hi: 958, Mi: 1551) Halvetî Tarikatı, Sinaniye kolunun piridir. Bursa'lı olduğu nakledilir. Karaman'lı olduğu hakkında da rivayet vardır. Risale-i Şerife-i İstanbulî Ümmi Sinan adında bir eseri vardır. (R. Aleyh.) (Osmanlı Müellifleri sh: 214)
ÜMMİYANE: f. Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan.
ÜMÜLDAN: Taze fidan. Körpe dal. * Genç, güzel. * İnce ve narin vücud.
ÜNAN: İnleme.
ÜNVAN: İsim. Lâkab. Adres. * Önsöz, mukaddeme.
ÜNVAN-I MÜLÂHAZA: Bir şeyin hakikatını bir derece düşünebilmek için olan isim, tabir ve vasıta.(Mi'raciyedeki mâceralar, mâlumumuz olan mânalarla, o kudsi ve nezih hakikatları ifade edemiyor. Belki o muhavereler birer ünvan-ı mülâhazadır; birer mirsad-ı tefekkürdür ve ulvi ve derin hakaika birer işarettir ve imanın bir kısım hakaikına birer ihtardır. Ve kabil-i tabir olmayan bazı mânalara birer kinayedir. Yoksa ma'lumumuz olan mânalar ile birer mâcera değil. Biz hayalimiz ile o muhaverelerden o hakikatları alamayız; belki kalbimizle heyecanlı bir zevk-i imanî ve nuranî bir neş'e-i ruhanî alabiliriz. M.)
ÜRYAN: (Bak: Uryan)
ÜSTADANE: f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
ÜSTÜHAN: f. Kemik.
ÜSTÜHANPÂRE: Kemik parçası.
ÜSTÜVANE: Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.
ÜŞTÜRBÂN: f. Deveci.
ÜVEYS-EL KARANÎ: Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
ÜZANİ: Kulakları büyük olan adam. (Merkepten kinaye olarak söylenmiştir.)
ÜŞTÜRBÂN: f. Deveci.
VADİ-İ HÂMUŞAN: Kabristan, mezarlık.
VAHDANÎ: Allah'ın birliği ile alâkalı.
VAHDANİYET: Birlik, infirad. Benzeri olmamak. Artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri ve münezzeh olmak gibi mânaları ifade eden Allah'ın bir sıfatıdır. Bu sıfatla muttasıf olana Vâhid denir ki; benzeri olmayan; tecezziden, tekessürden beri olan zât demektir.
VAHŞÂN: (Vahş. C.) Issız, tenha yerler. * Yabani hayvanlar.
VAHŞİYÂNE: Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.
VÂKIFANE: f. Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle.
VAKURANE: f. Ağırbaşlılıkla. Düşünce ve tedbirlilikle. Temkinle.
VÂLÂŞÂN: f. Şânı yüce.
VALİDAN: (Bak: Vâlideyn)
VÂLİHÂNE: f. Şaşkınca.
VA-MANDE: Geride kalmış.
VARAKKERDAN: f. Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse.
VATAN: (C.: Evtan) Bir kimsenin doğup büyüdüğü yer. Yurt.
VATAN-I ASLÎ: Bir insanın doğup büyüdüğü veya içinde barınmak kasdedip, başka yere gitmek istemediği yerdir. Yalnız en az 15 gün kalmak istediği yer de kendisi için vatan-ı ikamettir. (Bak: Mukim) * Cennet.
VATAN-I SÂNÎ: İkinci vatan. Sonradan yerleşilen yer.
VATAN-I SÜKNÂ: Bir misafirin içinde 15 günden az oturmak istediği yerdir. Bu kimse de fıkıhta misafir sayılır.
VATANDAŞ: Bir devlet ahalisinden ve teb'asından olan.
VATANÎ: (Vataniyye) Vatanla alâkalı. Vatana ait.
VATANPERVER: f. Vatanını seven. Memleketine hizmet eden.
VATANPERVERÂNE: f. Vatanını seven kimseye yakışır şekilde.
VAZ'AN: Vaz' ile, vaziyeti, durumu itibariyle, yerleştirmek suretiyle. * Asıl lügat mânası cihetinden.
VÂZI-I KANUN: Kanun koyan. Kanun yerleştiren. Kanun hazırlayan.
VÂZIHAN: Açık olarak. Açıkça. Açık açık. Aşikâr surette.
VEHECAN: Ateşin alevlenmesi. * Işıklandırmak, ziya vermek.
VEHNANE: Zayıf kadın.
VEKEBAN: Derece derece yürümek.
VELED-İ MANEVÎ: Evlâdlığa kabul edilen, âhiret evlâdı. Bir hocanın talebesi. Mürid.
VELEHAN: Akıl gidip tembel olmak. * İbadet ederken vesvese veren şeytan.
VELEH-RESAN: Hayret verici, hayret edilen, şaşkınlık veren.
VELEH-RESAN-I UKUL: Akılları hayrette bırakan.
VELHAN: Şaşakalmış, şaşkın, sersem.
VELSAN: Birbirinin boyunlarına el atarak yürüme.
VERDANE: Toplu oklava. * Koca başlı kertenkele.
VERŞAN: (C: Virşân-Verâşin) Yaban güvercini. * Kumru kuşunun erkeği.
VESNAN: Uyuklayan, uykusu gelmiş olan.
VEŞELAN: Suyun akışı.
VEŞKAN: Hızlı ve aceleci kimse.
VEYSEL KARANÎ: (Bak: Üveys-el Karanî)
VEZAN: f. "Olmak" yardımcı fiiliyle birlikte kullanılır ve "esen, esici" anlamlarına gelir.
VEZANET: Fikir ve görüş isabeti. * Ölçülü olma.
VEZANET-İ EFKÂR: Düşüncelerin isabeti.
VEZANÎ: f. Esinti zamanı.
VEZZAN: (Vezn. den) Tartan, vezneden. * Kantarcı.
VİCDAN: İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his. * Kendinden geçme, dalma. * Bir şeyi bir halde görme, bulma. * Duyma, duygu. * İnanç. * Şuur. * Bâtın ile Hakkı tanımak. * Din.(Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye, herbirinin bir gayât-ül gayâtı var: İradenin ibadetullâhdır. Zihnin ma'rifetullahdır. Hissin muhabbetullahdır. Lâtifenin müşâhedetullâhtır. Takva denilen ibadet-i kâmile dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayât-ül gayâta sevkeder. H.)
VİCDANEN: Vicdanca, iyilik hissine göre.
VİCDAN HÜRRİYETİ: (Bak: Hürriyet-i vicdan)
VİCDANÎ: (Vicdaniyye) Vicdanla, kalbî his ile ilgili. * Kendinden geçip dalmakla ilgili.
VİCDANİYYAT: Vicdanlılıklar. Vicdana ait hususiyetler ve hisler.(İ'lem eyyühel aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucb, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtri olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur.Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtri ahvâlin ölümüdür. Meselâ: Tevazua niyet, onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izâle eder, feraha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ kıyas et. M.N.)
VİCDAN-SUZ: f. Acı ve keder veren, kalb yakan, vicdânen çok ıztırab verici.
VİLDAN: (Velid. C.) Çocuklar. * Kullar. Köleler.(Kur'an-ı Hakîm'de $ sırrı ve meâli şudur ki: Mü'minlerin kabl-el-büluğ vefat eden evlâdları, Cennet'te ebedî, sevimli, Cennet'e lâyık bir surette dâimî çocuk kalacaklarını.. ve Cennet'e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını.. ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en lâtif bir zevki, ebeveynine te'mine medar olacaklarını.. ve her bir lezzetli şey'in Cennet'te bulunduğunu.. "Cennet tenasül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı" nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel sâfi, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar-ı saâdeti olduğunu şu âyet-i kerime $ cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor. M.)
VİRAN: f. Yıkık, harap. * Mc: Kederli, üzgün, gamlı.
VİRANE: f. Harabe. Yıkılmağa yüz tutmuş eski yapı.
VİRANÎ: f. Viranlık, haraplık.
VİRD-İ ZEBAN: Dilde tesbih. Sık sık tekrar edilen dua, söz, zikir.
VOLKAN: Fr. Yanardağ.
VATANDAŞ: Bir devlet ahalisinden ve teb'asından olan.
YABAN: f. Çöl, sahra.
YABANİ: Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış.
YAKAZAN: Uyanık kimse. * Tozu yükselen toprak.
YAKZÂN: Uyanık.
YALAN: (Bak: Kizb)
YALVANE: f. Kırlangıç kuşu.
YAN: f. Hastanın sayıklaması.
YANESUN: Anason otu.
YANİ': Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin.
YANKESİCİ: Biçimine getirerek insanın üzerinden gizlice birşey çalan hırsız.
YÂRÂN: f. Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer.
YÂRÂN-I AŞK: Âşıklar, aşk dostları.
YÂRÂN-I SAFÂ: Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.
YARANE: f. Dostça.
YÂRE-İ HİCRAN: Ayrılık yarası.
YÂVERÂN: (Yâver. C.) f. Yâverler. Yardımcılar.
YAVUZ SULTAN SELİM: (Hi: 875-926) Osmanlı Padişahlarından dokuzuncusudur. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Bayezid Han'ın oğludur.Azim ve sebat örneği olan ve memleket mes'elelerinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Yavuz Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun müddet seferde olan askerleri bir gün padişahın çadırına kurşun atacak kadar işi ileri götürdüler. Yavuz Selim hemen çadırından dışarı fırladı; atına atladığı gibi toplu bir halde duran Yeniçerilerin arasına atını sürdü, öfkeli nazarlarla sert sert baktıktan sonra:" -Bre asker kıyafetli korkak herifler! Askerî itaat, emre muhalefetten mi ibarettir? Zahmete katlanmadan zafer kazanmak kande görülmüştür? Şecaat ve erliğinden şüphe edenler, rahatını düşünenler geri dönüp karılarının yanlarına gitsinler. Ben buraya kadar zahmetler ihtiyar edip, kemal-i zelilâne bir surette geri dönmek için gelmedim. Şemşir-i celâletim altında hamaset ve şecaat göstermek isteyenler benimle beraber gelsinler. Siz gelmezseniz, ben yalnız da giderim...' diyerek atını Çaldıran'a doğru sürmüştür. Neticede Şah İsmail'e galip geldi. Şiiliğin Anadolu'ya yayılmasına mani oldu. Daha sonra Tebriz ve Mısır'ı aldı. Hutbelerde "Haremeyn-i Şerifeyn'in Hâdimi" diye ismini okuttu ve ilk Osmanlı Hâlifesi oldu. Osmanlı Devletinin topraklarını iki misline çıkardı. Büyük bir İslâm ittihadı için gayret gösteriyordu. Şirpençe denilen bir çıban vesilesi ile Rahmet-i Rahman'a kavuştu. Türbesi, İstanbul'da yaptırdığı Sultan Selim Camii avlusundadır. (R. Aleyh)
YEBAN: f. Sahra, çöl. * Issız ve tenha yer.
YEBANİ: f. Görgüsüz, kaba. * Yabâni, kırlarda biten. * Sıkılgan, ürkek. (Bak: Yabani)
YEDAN: Eller. İki el.
YEGÂN: f. (Yek. C.) Birler. Tekler. Teker teker.
YEGÂNE: Tek, bir.
YEGÂNE-GÎ: f. Teklik, yegâne ve tek oluş.
YEGÂN YEGÂN: f. Ayrı ayrı. Birer birer.
YEKDANE: f. Eşi, benzeri olmayan. Tek.
YEKSAN: Beraber. Bir. * Düz. * Her zaman.
YEKZEBAN: Söz birliği. Ağız birliği. Sözde beraberlik. * Aynı dili konuşan. Bir dilde.
YELAN: (Yel. C.) f. şampiyonlar, pehlivanlar.
YEREKAN: Sarılık hastalığı. * Ekin âfetlerinden bir âfet.
YETİM-HÂNE: f. Yetim çocukların bakılıp beslendiği yer.
YEZDAN: f. Cenab-ı Hak. * (Mecusilerce) : Hayırları yaratan hayır ilâhı dedikleri mevhum mâbud.
YEZDANÎ: İlâhî. Yezdan'a ait ve müteallik.
YEZİD BİN EBİ SÜFYAN: Ebu Süfyan'ın oğlu. Hz. Muaviye'nin büyük kardeşi idi. Ashab-ı kiramdan ve çok sâlih bir zât olup, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde müslüman oldu. Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallâhü anh'ın Şam'a gönderdiği orduda bir birliğin kumandanı idi. Hz. Ömer zamanında Filistin valisi olmuştu. Taundan vefat eyledi. (R.A.)
YUHANNA: Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerinden birisidir. İncillerden birisini yazmıştır. İbranicede Yahya mânasına gelir. Yuhannes, Ohannes, Con (Fr.: Jan) denir.
YÜMN-İ İMAN: Kuvvetli imandan gelen bereket ve kuvvet, saadet.
YÜSCAN: Yeşil taylasanlar.
ZAAN (ZIÂN): Deve üstüne mahfe bağladıkları ip.
ZÂBİTÂN: (Zâbit. C.) Zâbitler. Subaylar.
ZABYAN: Ağaç.
ZADEGÂN: f. Asâlet. * Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz âileden olan. Aristokrat. * Meşhur ve belli âileler cemaatı.
ZA'FERAN: (C.: Zeâfir) Güzel kokulu meşhur bir çiçek.
ZAGAN: f. Çaylak.
ZAHİDÂNE: f. Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi.
ZAHM-İ ZEBAN: Dil yarası.
ZÂİLÂT-I FÂNİYE: Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.
ZAK-DAN: f. Döl yatağı, rahim.
ZÂLİMÂNE: f. Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce.
ZAMAN: (Bak: Zeman)
ZAMAN: Kefil olma, kefillik. Bir şeyin mislini veya değerini vermek üzere zarara karşı kefil olma, garanti.
ZAMAN-I AMEL: Üzerine alma. Deruhde etme. İltizam.
ZAMAN-I RÜCU': Huk: Cayma tazminatı. Vadinden dönme tazminatı.
ZAMANET: Kötürümlük.
ZAMMETÂN (ZAMMETEYN): İki zamme.
ZAMYAN: Palamut ağacına benzer bir ağaç. (Necid bölgesinde olur.)
ZAN: (Bak: Zann)
ZAN: Ayıp.
ZANBUR: (Bak: Zünbur)
ZANGOÇ: (Ermenice) Kilisenin hizmetlerini gören ve çan çalan kimse.
ZANİ(YE): Zina eden. Meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette bulunan.
ZANİN: Cimri, bahil ve hasis olan.
ZANİN: Suç işlediği zannedilen kimse. Töhmetli, suçlu kimse.
ZANİYE: (Bak: Zani)
ZANK: Dar yer. Dar şey. * Darlık, sıkıntı.
ZANKÂ': (Bak: Dankâ')
ZÂNN: Zanneden. Sanan. Zannedici.
ZANN: şüphe. Zannetmek, samak. Sezme.
ZANN-I GALİB: Kuvvetli, hakikate en yakın olan zann. (Bak: Su-i zan)
ZANN-I KABUL-Ü CUMHUR: Bir hükmün doğruluğunu ekseri müçtehidlerin ve ehl-i reylerin zann derecesinde, yani kuvvetli ihtimal ile kabul etmeleri.(Ümmeti da'vetle teşri' edemez, fehmi şeriatten olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.Yoksa, davet bid'attır; reddedilir, ağzına tıkılır; onda daha çıkamaz... Lemeât)
ZANNÎ: Zanna ait, zanna dâir ve müteallik.
ZÂNÛ: f. Diz.
ZÂNÛ-BE-ZÂNÛ: f. Diz dize.
ZÂNÛ-BER-ZÂNÛ: f. Diz dize.
ZÂNÛ-BE-ZEMİN: f. Diz çökerek, dizini yere koyarak.
ZANÛN: Düşünce ve tedbiri kıt olan adam. * Suyu olup olmadığı bilinmeyen kuyu. * Suyu az olan kuyu.
ZÂNÛZEDE: f. Diz çökmüş.
ZÂNÛ-ZEN: f. Diz çökmüş.
ZARF-I MEKÂN: Mekân gösteren kelime. ("Burada, dışarda, içerde" gibi)
ZARF-I ZAMAN: Gr: Zaman gösteren kelime. ("Erken, geç" gibi)
ZARİFANE: f. Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette.
ZAVİYETÂN (ZAVİYETEYN): İki zaviye. İki açı.
ZAYAN: Yasemin çiçeği.
ZA'ZAA-İ ESNÂN: Dişlerin şiddetle birbirine vurması.
ZEBAN: f. Dil, lisan, lügat, lehçe.
ZEBAN-ÂVER: f. Düzgün konuşan, düzgün söz veya şiir söyleyen. * Dile getiren.
ZEBAN-DIRAZ: f. Dil uzatan, atıp tutan.
ZEBANE: f. Terazi gibi bazı âletlerin dili andıran parçaları. * Alev.
ZEBANEKEŞ: f. Alevlenen, alevli.
ZEBANEŞ: Onun dili.
ZEBANİ: Cehennem'de vazife gören melek.
ZEBANİYÂN: f. (Zebaniye) Zebaniler. Cehennemlikleri Cehennem'e atmaya vazifeli melekler.
ZEBANİYE: Azap melekleri.
ZEBANZED: f. Ata sözü, darb-ı mesel. * Alışılmış, her zaman söylenen söz.
ZEDEGÂN: (-zede. C.) f. Tutulmuşlar, çarpılmışlar, uğramışlar mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
ZEELAN: Yab yab yürümek.
ZEGAN: f. Çaylak.
ZEH-DAN: f. Döl yatağı, rahim.
ZEHRAVAN: (Zehrâveyn) İki parlak şey. * Kur'an-ı Kerim'de Sure-i Bakara ile Âl-i İmran Surelerine birlikte verilen isim.
ZEHR-EFŞAN: f. Zehir saçan.
ZEHR-HAND: f. Acı acı gülme.
ZEKAN: (C.: Ezkân) İki çenenin birleştiği yer. ("Enek" de derler.)
ZELİLÂNE: f. Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde.
ZEMAN: Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.(Levh-i Mahv-İsbat ise, sâbit ve dâim olan Levh-i Mahfuz-u Azam'ın daire-i mümkinatta, yâni mevt ve hayata, vücut ve fenâya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet herşey'in bir hakikatı olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikatı dahi Levh-i Mahv-İsbat'taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir. S.)
ZEMAN-I MEDİDE: Pek uzun zaman.
ZEMAN-I VUSÛL: Varma zamanı.
ZEMANE: f. şimdiki zaman. * Vakit, devir. * Tâlih, baht, şans.
ZEMANEN: Zamanca, zaman bakımından. * Vaktinde, vaktiyle.
ZEMANE(T): Belâ, musibet, âfet. * Bedenin bir azası eksik veya kötürüm olma.
ZEMANÎ: Zamanla ilgili, zamana ait.
ZEMANİYAN: f. İnsanlar. Beşer.
ZEMEYAN: Acele.
ZEMİN Ü ZAMAN: Vakit ve yer. * Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygunluk, hâl, vaziyet.
ZEMİSTAN: f. Kış. Kış mevsimi.
ZEMİSTANÎ: f. Kışlık. Kış mevsimine ait.
ZENAN: Kadınlar.
ZENAN: f. "Vurarak" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Ta'ne-zenan $ : Söverek.
ZENANE: f. Kadınla alâkalı, kadına mahsus. Kadın işi.
ZENYAN: Men'etmek, engel olmak. Kabul etmemek, reddetmek. * Evmek, acele etmek. * Rüzgârın sert esmesi.
ZEVANİ: (Zâniye. C.) Zâniyeler. Zina yapan kadınlar.
ZEVEBAN: Erime.
ZEVEBAN ETMEK: Fiz: Sıcaklığını artırarak bir cismin, katı hâlden sıvı hâline geçmesi. Erimiş olması.
ZEYHAN: Zulüm etmek. Zâlimlik yapmak.
ZIDDÂN: İki zıt.
ZIMAN: Zarar ve ziyana karşılık verilen bedel.
ZIRBAN: (C.: Zerâbin) Kokarca denilen küçük, kediye benzer, çirkin kokulu bir hayvan.
ZIVANA: f. İki ucu açık küçük boru. * Birbirine geçen şeylere açılan boru şeklinde delik.
ZIVANADAN ÇIKMAK: Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.
Zİ'B-İ MÜTEGANNİM: Koyun postuna girmiş kurt.
ZİBBAN: (Zübâb. C.) Sinekler.
ZİBERKAN: Ay, kamer. Ay ve güneş. * Arap reislerinden bir reisin adı.
ZİCAN: Meyletmek, eğilmek.
ZİFAN: (Zayf. C.) Misafirler.
ZİFAN: Öldürücü zehir.
ZİKİR-HÂNE: Allah'ın çok çok zikredildiği yer. Mescid, câmi. Ehl-i tarikatın toplanıp Allah'ı zikrettikleri yer. Tekke.
ZİNDAN: f. Karanlık, yeraltı hapishânesi. Sıkıntı ve karanlık yer.
ZİNDAN-I ATÂLET: Atâlet zindanı. (Bak: Himmet)
ZİNDANÎ: (C.: Zindaniyân) Zindanlık. Zindana kapatılmış suçlu. * Zindan muhafızı. Zindancı.
ZÎ-ŞAN: Şanlı, meşhur ve şerefli olan.
ZİVANA: (Bak: Zıvana)
ZİYA-EFŞAN: f. Işık saçan, ziya saçan.
ZİYAFEŞAN: f. Işık saçan, ziya saçan.
ZİYAN: f. Zarar, ziyan, kayıp, hasar.
ZİYANİSAR: (Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen.
ZİYANKÂR: f. Zarar veren, ziyancı. Zarar ve ziyan edici.
ZU'BAN: (Zi'b. C.) Canavarlar, kurtlar.
ZUBBAN: (Zabb. C.) Kelerler, kertenkeleler.
ZULLÂN: (Zelil. C.) Zeliller.
ZULMANÎ: Karanlık. Karanlıkla alâkalı. Karanlıklı ve karanlık gaflet uykusunda olan.
ZURBAYÂNE: f. Zorbalıkla, zorbacasına.
ZURHANE: f. Spor salonu.
ZÜBANA: Yılan boynuzu. * Akrebin kuyruğu ucundaki dikeni.
ZÜFYAN: Rüzgârın şiddetle esip sürüp götürmesi.
ZÜHBAN: (Zühub) (Zeheb. C.) Altınlar.
ZÜKRAN: (Zeker. C.) Erkekler.
ZÜLF-İ PERİŞAN: f. Zülfün dağınık, perişan oluşu. Sevgilinin saçının darma dağın oluşu. * Mc: Sevilen şeylerin, işlerin karma karışık oluşu.
ZÜNANE: Borcun ve iddetin bakiyyesi.
ZÜRMANİKA: Sof zırh.
ZÜVAN: Buğday içinde çok olan ve gökçek adı verilen kara tohum.
ZEHR-EFŞAN: f. Zehir saçan.
ZÜLF-İ PERİŞAN: f. Zülfün dağınık, perişan oluşu. Sevgilinin saçının darma dağın oluşu. * Mc: Sevilen şeylerin, işlerin karma karışık oluşu.
ZEBANEKEŞ: f. Alevlenen, alevli.
ZEBANEŞ: Onun dili.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AN-I SEYYALE : Gelip geçici az bir an.(Vacib-ül Vücud'a intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcud, sırr-ı vahdetle, Vâcib-ül Vücud'a mensub bütün mevcudatla münasebetdar olur. Demek her bir şey, o intisab noktasında hadsiz envar-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır. Eğer o intisab olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünki o hâlde alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek kendi şahsi vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücudda kalsa da, intisabsız - evvelki noktasındaki o intisabdaki - bir an yaşamak kadar olamaz. Onun için ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani: "Vücud-u Vâcibe nisbet ile bir an vücud, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır." Hem bu sır içindir ki, ehl-i tahkik demişler: "Envâr-ı vücud, Vâcib-ül Vücudu tanımakladır." Yâni: "O hâlde kâinat, envar-ı vücud içinde olarak melâike ve ruhaniyat ve zişuurlar ile dolu görünür. Eğer onsuz olsa; adem zulümatları, firak ve zeval elemleri herbir mevcudu ihata eder. Dünya, o adamın nazarında, boş ve hâli bir vahşetgâh suretinde görünür." M.)
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...