Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ANİ: Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen.
Son derece kızgın.
Olgunlaşmış, kemale erişmiş.
ANİ: (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü.
Köle
Meşgul.
Iztırab çeken. Muztarib.
İşçi.
Müfettiş.
Tahsildar. (Müennesi: Aniye)
ANÎD: (İnad. dan) Çok inadçı.
Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
ANÎDE: Kabile, ehl-i beyt.
ANİF: Sert, kaba.
ÂNİF: Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
ÂNİF-ÜL BEYÂN: Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ÂNİF-ÜZ ZİKR: Az önce bildirilen, biraz evvel tebliğ edilen.
ÂNİFE: Gençlik çağının başlangıcı.
ÂNİFEN: Yukarıda.
Az önce, biraz evvel.
ANİK: İnce, zarif, güzel. Acaib.
ANİK: Ense, boynun arkası.
ANİK: Çok nesne.
Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.
ANİMİZM: Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
ANİN: f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
ANİS: Şişman ve iri deve.
İhtiyar bekâr.
İhtiyar kız.
ANİSE: Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE: f. Sıkı bağlanmış.
Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
ANİYE: Son derece kızgın su.
ANİYE: (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar.
ANİZ: Iztırablı, muztarib.
İçerisinde 'ANİ' geçenler
ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: (Bak: Geylânî)
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
AFV-İ ANİL CERAHA: Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.
AFV-İ ANİLKAT': Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.
AHKÂM-I KUR'ÂNİYE: f. Kur'ân-ı Kerim'in kat'i olan hükümleri, emirleri. (Bak: Hukuk)
ALÂNÎ: Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
ALÂNİYETEN: Herkesin önünde, açıkça, alânen.
ÂLEM-İ FÂNİ: Gelip geçici âlem, dünya.
ÂMİR-İ VİCDANÎ: Vicdana emreden, vicdanı çalıştıran.
AMUD-U NURANÎ: Nurdan sütun, nurlu sütun.
ANCEHANİYE: Kibir, azamet.
ANÎD: (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
ANÎDE: Kabile, ehl-i beyt.
ANİF: Sert, kaba.
ÂNİF: Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
ÂNİF-ÜL BEYÂN: Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ÂNİF-ÜZ ZİKR: Az önce bildirilen, biraz evvel tebliğ edilen.
ÂNİFE: Gençlik çağının başlangıcı.
ÂNİFEN: Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
ANİK: İnce, zarif, güzel. Acaib.
ANİK: Ense, boynun arkası.
ANİK: Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer.
ANİMİZM: Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
ANİN: f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
ANİS: Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
ANİSE: Cana yakın kız veya kadın.
ANİSE: f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.)
ANİYE: Son derece kızgın su.
ANİYE: (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar.
ANİZ: Iztırablı, muztarib.
ARANİK: Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
ARMANÎ: f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
ARZANÎ: Enine, genişliğine olarak.
ÂSÂNÎ: Suhulet, kolaylık.
ASBANÎ: f. Değirmencilik.
ASMANÎ: (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
ASMANÎ ÂHEN: f. Yıldırım.
ASR-I SÂNİ: İkinci asır. * Ist: Fey-i zevâle ilâveten, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki misli daha uzadığı zamandan başlayan ikindi vaktidir. (Fey-i zevâl; güneş tam ortada iken, gölgenin uzunluğudur.)
ASUMANÎ: Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
ATANİB: (İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
AVANİ: Kapkacak, yemek takımları. * "Beni koru, hıfzeyle" meâlinde dua.
AVARIZ-I DİVANİYE: Tanzimat-ı Hayriye'den önce geçerli olan kanunlara göre alınan vergiler.
ÂYÂT-I KUR'ÂNİYE: Kur'ânın âyetleri.
BAG-BANÎ: f. Bahçıvanlık, bağcılık. Bağ bekçiliği.
BÂLÂHÂNÎ: f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BALANİŞİN: f. Üstte, yukarıda oturan.
BANİ: Kurucu. Yapan. Yapıcı. Yaptırıcı. Binâ eden.
BÂRÂNÎ: f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. * Yağmurla ilgili.
BÂZERGANÎ: f. Tüccarlık, tâcirlik.
BECAYİŞ-İ MEKÂNÎ: f. Yer değiştirme. Mekân değişikliği.
BEDİ-İ PÜR-MAÂNÎ: Çok mânâları bulunup bedi' olan. Çok mânaların bedi' ve güzel oluşu.
BERRANÎ: (Berr. den) Sahra ve kıra ait. Yabani. * Hâricî, zâhirî. * Şer'î hükümlere uymayan.
BEŞANİKA: Boşnaklar.
BEVANİ: Kaburga kemikleri. * Deve ayakları.
BEYÛGANÎ: f. Düğün.
BÎ-EMANÎ: Emin olmamak. Emniyetsizlik.
BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz. Denksiz.
BOTANİK: Bitkileri inceleyen biyoloji ilmi. (Bak: Biyoloji)
CANİ: Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, iradesini, rahmetini ilân edip dururlarken inkârcılar bunları tesadüfün, maddenin, tabiatın ve sebeplerin eseri sayıyor ve mânasız, gayesiz şeylermiş gibi göstererek onları mânen öldürüyor, sayısız cinayetler işliyorlar. Demek ki inkârcıların bu cinayetlerinin hesabını verecekleri bir mahkeme var ve olacaktır. (Bak: Ceza)
CANÎ: f. Candan sevilen.
CANİB: f.Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf.
CANİBEYN: İki taraf, iki cânib, iki yan.
CANİH(A): (Cünha. dan) Suç işlemiş, mücrim, cinayet işleyen.
CANİHA: Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan. * Göğüs altındaki iyeği.
CANİŞİN: Birinin yerine geçen, birinin yerine vekâlet eden. Vekil.
CEMRE-İ SÂNİYE: İkinci cemre ki, suya düşer.
CENANÎ: Kalbe âit ve müteallik olan. Kalben duyulan. (Arabça müfred, birinci şahıs sigası ile "kalbim" mânasınadır.)
CEVANİB: (Cânib. C.) Cânibler, yanlar, taraflar.
CEVANİB-İ ERBAA: Dört taraf.
CEZALET-İ BEYANİYE: Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
CİHANİYAN: f. Dünya ahalisi olan insanlar.
CİHET-İ RÜCHANİYET: Üstünlük ciheti.
CİSMANÎ: (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı. * Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.
CİSMANİYET: Cismânilik. Maddi beden sahibi olmak hâli.(Sual : Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin, ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniye için bir haşr-i cismâni neden icab ediyor?Elcevab : Çünki, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat, masnuat-ı İlâhiyenin bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sâirenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı camiiyet itibariyle, tezekki etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de cismaniyet, en câmi, en muhit, en zengin bir ayine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zaika, rızk zevkinde, enva-ı mat'umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı; tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyyettedir. S.)( $ âyetinin sarahat-ı kat'iyesiyle: İnsan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada numunesini tatmış olduğu cismani lezzetleri cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi âzaların ettikleri hâlis şükürler ve hususi ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismani lezzetler ile verilecektir. Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan o derece cismani lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka te'viller ile mâna-yı zâhiriyi kabul etmemek imkân hâricindedir. ş.)
CİVANÎ: f. Gençlik.
CÜRCANÎ: (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde oluyor: Eş-Şeyh Ebu Bekir Abdulkahir bin Abdurrahman. Bütün cihetleri ile beğenilen bir zat olmuştur. Hakkında deniyor ki: Namazda iken evine bir hırsız girse, bulduğu bir takım şeyleri alır. Cürcanî hırsızı gördüğü halde namazına devam eder ve bozmaz... Vefat tarihi Hi.471 senesidir. (K.S.)
CÜRCANÎ: (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Seyyid Şerif Cürcanî'dir. (K.S.)
DÂNÂ-İ BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz âlim. Zamanında emsali olmayan âlim.
DANIK: (C.: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.) * Zayıf düşkün davar.
DANIŞTAY: (Bak: Şurâ-yı devlet)
DANİ': Hor, zelil.
DANİK: Bir dirhemin dörtte biri. * Mangır.
DANİK: Nezle.
DANİSTEN: f. Bilmek.
DÂNİŞ: f. Bilgi, ilim. Biliş.
DÂNİŞ-GEDE: Üniversite.
DÂNİŞ-GER: f. Alim, bilgin.
DANİŞÎ: Alim, bilgin, bilgili.
DANİŞMEND: (C.: Dânişmendân) f. Bilgili, ilimli. * Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi.
DANİYE: Yakında olan.
DARABÂT-I ANİFE: Şiddetli vuruşlar.
DEHR-İ FÂNİ: Fâni dünya, geçici dünya.
DELİL-İ İMKÂNİ: İmkâna âit olan delil. $âyeti ile işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası: "Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında, gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-i mütenahi imkânlar, ihtimâller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre gayr-i mütenâhi yollardan muayyen bir yola süluk eder. Ve gayr-i mahdut hâllerden bir vaziyete girer. Ve gayr-i ma'dut sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada, harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisan-ı hâliyle, Sani'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?İşte her bir zerre, müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük büyük herhangi bir teşekküle girerse veya herhangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhafaza eder. İ.İ.)
DEM-İ CİVÂNÎ: Gençlik çağı.
DENANİR: (Dinar. C.) Dinarlar.
DERYANİYE: Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.
DESAİS-İ ŞEYTANİYYE: şeytanca desiseler, hileler.
DEVANİK: (Dânık. C.) Bir dirhemin dörtde birleri.
DEVRANÎ: Deverana âit ve müteallik.
DEYRANÎ: Manastır adamı.
DOMANİÇ: Kambur. Tümsekli, fırlak.
DÂNİŞ-GEDE: Üniversite.
DÂNİŞ-GER: f. Alim, bilgin.
DESAİS-İ ŞEYTANİYYE: Şeytanca desiseler, hileler.
EBU HANİFE: (Bak: İmam-ı A'zam)
ECANİB: (Ecnebi. C.) Ecnebiler. Yabancılar.
EDANİ: (Ednâ. C.) Ednâlar, en deniler, en alçaklar. Alçak, pek bayağı ve aşağılık kimseler.
EDİB-İ BÎ-MÜDANÎ: Eşsiz edebiyatçı.
EDNANÎ: (Denâvet. den) Beni yaklaştırdı (meâlindedir.)
EFANİN: (Üfnûn. C.) Değişiklikler. * İşler, şartlar, hâller. * Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.
EGANİ: (Ugniyye. C.) Nağmeler, şarkılar, türküler, âhenkler.
EKANİM: (Uknum. C.) Asıllar, rükünler, zatlar.
EKANİM-İ SELÂSE: Üç unsur. (Bak: Teslis)
ELF-İ SÂNİ: İkinci bin.
EMANİ: Emniyetler. Niyetler, gayeler, istekler. Arzular, dilekler. * f. Eminlik, korkusuzluk.
EMANİ-İ MAHSUSA: Hususi arzular, özel maksatlar.
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
EMRAZ-I İNTANİYYE: Mikroplu ve ateşli hastalıklar.
ENANİYET: (Enâniyyet) Benlik. Kendine güvenmek, gurur. Hodbinlik. Sadece kendine taraftarlık. Her yaptığı işi kendinden bilmek.(Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi, "Ene" dir. Evet "Ene" , zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tuba ile, müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:Ene, künuz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle, insana ene namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallâk-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:Sâni-i Hakîm, insanın eline emanet olarak Rububiyyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek işaret ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsi olup, evsaf-ı rububiyyet ve şuunat-ı Uluhiyyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsi, bir mevcud-u hakiki olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazi hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lâzım değildir.Sual : Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmâsının mârifeti, enaniyete bağlıdır?Elcevab: Çünki mutlak ve muhit bir şey'in hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakiki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın, ilim ve kudret, Hakîm ve Rahim gibi sıfât ve esmâsı; muhit, hudutsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise, hakiki nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra O'nundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlikının rububiyyetini anlar ve zâhirî mâlikiyyetiyle, Hâlıkının hakiki mâlikiyyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın malikidir." der ve cüz'i ilmiyle O'nun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla O Sâni-i Zülcelâl'in ibdâ-i san'atını anlar. Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hâkezâ... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlâhiyyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, enede münderiçtir. Demek ene, âyine-misâl ve vâhid-i kıyasî ve alet-i inkişaf ve mâna-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve başkasının mânasını gösteren, vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyyetin kitabından bir eliftir ki, o elifin "İki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder: Kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; İcattan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem, onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının mânasını gösterir. Rububiyeti hayâliyedir. Vücudu o kadar zaif ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şey'e tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizân-ül-hararet ve mizân-ül-hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki, Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hudutsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.İşte, mahiyetini şu tarzda bilen ve iz'an eden ve ona göre hareket eden $ beşaretinde dâhil olur. Emaneti bihakkın edâ eder ve o ene'nin dürbüniyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâki malûmat nefse geldiği vakit, ene'de bir musaddık görür. O ulum, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vâhid-i kıyâsi olan mevhum rububiyetini ve farazi mâlikiyetini terkeder. Hakiki ubudiyetini takınır. Makam-ı "ahsen-i takvim"e çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hiyânet eder. $ altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlid eden enaniyetin şu cihetindendir ki, semâvat ve arz ve cibal, tedehhüş etmişler; farazi bir şirkten korkmuşlar. Evet ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünema bulur; gittikçe kalınlaşır. Vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel'eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur. Sonra nev'in enaniyeti de bir asabiyet-i nev'iye ve milliye cihetiyle o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i nev'iyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâl'in evamirine karşı mübareze eder. Sonra kıyas-ı binnefs suretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenab-ı Hakk'ın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer...Evet, nasıl mirî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hâzır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de: "Kendime mâlikim" diyen adam, "Herşey kendine mâliktir" demeye ve itikad etmiye mecburdur.İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken; cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünki duyguları, efkârları; kâinatın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse; nefsinde, abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünki şu haldeki ene'nin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa; o ene'deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür; göstermez. S.)
ENCÜMEN-İ DÂNİŞ: Akademi. İlim encümeni.
ERANİB: (Erneb. C.) Tavşanlar.
ERANİB: (Ernebe. C.) Burun uçları.
ERZANÎ: f. Ucuzluk. * Lâyıklık, liyakat, münasiblik, muvafakat, uygunluk.
ERZANİŞ: f. Hayır ve iyilikler.
ESANİD: İsnadlar. Senedler.
ESARET-İ HAYVANÎ: Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
EVANİ: Kapkacaklar, kaplar.
EYYAM-I KUR'ANİYE: Kur'an-ı Kerim'e göre olan günler (...Semavatta herhangi bir kürenin kendi etrafında bir defa dönmesi ile gün; mensub olduğu seyyarenin etrafında bir defa dönmesi ile de senesi meydana gelir. Her yıldızın kendine göre bir günü ve senesi vardır. Meselâ: Şems-üş-şumusun bir günü ellibin sene ve Şi'ra yıldızının bir günü bin senedir.)
EZANÎ: Ezan ile alâkalı.
EZANÎ SAAT: Ezanın kendine göre ayarlandığı saat. Her hangi bir yerde güneşin tam gurub ettiği andan, sonraki gün aynı vakte kadar, 24 saat olmak üzere ayarlanmış saat.
EMR-İ Bİ-L-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER: Dinin emirlerini, Kur'âni ve İslâmi hakikatleri neşretmek ve bildirmek, men'edilen şeyleri de yaptırmamak. İyiliği, İslâmi hususları emretmek ve teşvik etmek, kötülüğü men'edip yaptırmamağa sevketmek. (Fakat bu kudsi vazifeyi âdabına itaat ve riâyet ederek ifâ etmek lâzımdır, zirâ bu itaat da dinimizin emirlerindendir.)
FAHM-İ HAYVANÎ: Hayvan kemikleri yakılarak elde edilen hayvan kömürü.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ): Yemiş satan kimse.
FANİ: Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir. (İnsan hangi bir şeye teveccüh ederse, onunla bağlanır ve onda fâni olur. İ.İ.)(Ey insanlar! Fâni, kısa, fâidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Madem istemek, insaniyetin iktizasıdır. Bâki-i Hakiki'nin yoluna sarfediniz. Çünkü: Bâkiye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve mâdem bu fâni ömrü baki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeğe çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çâre budur: "Allah için işleyiniz. Allah için görüşünüz. Allah için çalışınız. Lillâh, Livechillâh Lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer. L.)
FANİD: Bayat şeker.
FANİYYET: Fânilik, ölümlülük.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSESİ: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
FENN-İ MEÂNÎ: Güzel söz söylemeyi ve güzel yazmayı öğreten, edebiyatın bir şubesi.
FERDANİYET: Yalnızlık, teklik. Ferdlik. Yektâlık.
FEVKANÎ: Üst, üst tarafta, üstteki.
FEYLEMANÎ: Cüssesi büyük olan.
FIKARÂT-I ANİFE: Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE: Tıb: Bel omurları.
FÎ-ZAMANİNA: Devrimizde. Zamanımızda.
FİRNAS (FÜRÂNİS): (C: Ferânis) Boynu kalın arslan. * Köylü reisi.
FASL-I ZAMANIN SAHİFE-İ SELÂSE: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman. * Asr-ı saadetten evvelki devir, Asr-ı saadet ve ondan sonraki zamanlar.
ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ: Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun'un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
GANÎ: Zengin, kimseye muhtaç olmayan, elindekinden fazla istemiyen. Varlıklı, bol.
GANİ-Yİ MUTLAK: (Gani-yi ale-l ıtlak) Cenab-ı Hak. Her şeye sahip ve hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan gani.
GANİM: Ganimet alan.
GANİMEN: Ganimet almış olarak.
GANİMET: Harpte düşmandan alınan mal. * Çalışmaksızın ele geçen nimet.
GANİMÎN: Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.
GANİYE: Çok hoş, çok lâtif. * Kadın şarkıcı. * Zengin kadın veya kız.
GAVANÎ: (Ganiye. C) Zenginler. * Kadın şarkıcılar.
GAZEL-HANÎ: f. Gazel okuyuculuk.
GEYLANÎ: Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuşlar, ruhâni feyze ermişlerdir. Aktab-ı Erbaa'dan sayılır. (R.A.)
GİRAN-CANÎ: f. Can sıkıcılık.
GİRANÎ: f. Ağırlık, sıklet.
GİRÎBANÎ: f. Bir çeşit gömlek.
GRANİT: Fr. Jeo: Muhtelif renklerde çok sert bir çeşit taş.
GULYABANİ: İnsanı felâkete attığına itikad edilen vahşi bir mahluk ismi.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
HAKANÎ: Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.
HAKKANÎ: Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.
HAKKANİYET: Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek.
HANIK: (Hunk. dan) Boğucu, boğan. * Küçük dar yarık ve sokak.
HANIK: Boğmak.
HANIM SULTAN: Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.
HANİ': Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.
HANİF: İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı. * İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Eğri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
HANİF: Gururlu, mağrur, kibirli. * Dargın, küskün.
HANİFE: Bir kabile ismi.
HANİFEN MÜSLİMEN: Müslim ve hanif olarak.
HANİN: Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. * Şevk ve arzu.
HANİN-ÜL CİZ': Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.(Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayanıyordu) sonra minber-i şerif yapıldığı vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmiştir. M.)
HANİN-İ HAZİN: Acıklı sızlanma.
HANÎN: Burun içinden ağlamak. * Burun içinden gülmek.
HANÎRE: (C.: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum. * Kadınların yün ve pamuk attıkları yay. * Kirişi olmayan yay.
HANÎS: Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen.
HANİS: Sinen, dönen. (Bak: Hannas)
HANİS: Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan.
HANİS: İki kat olmuş kimse.HANÎS : $ Zayıflık, gevşeklik.
HANİYE: Şarap. * Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın.
HANÎS: Kebap olmuş nesne.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE: İnsanlık hassaları.
HAŞR-İ CİSMANÎ: Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.)
HATIR-I NEFSANÎ: Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi.
HATIR-I RAHMANÎ: Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir.
HATIR-I ŞEYTANÎ: Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek.
HATT-I MÜNHANÎ: f. Eğri çizgi. Eğilen hat.
HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE: Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır.
HAVANIK: (Hânkah. C.) Tekkeler.
HAVANİT: (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, işrethâneler.
HAVATIR-I RABBANİYE: Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar.
HAVATIR-I ŞEYTANİYE: Şeytanî vesvese ve düşünceler.
HAYAT-I İNSANÎ: İnsana ait hayat.
HAYT-I NURANÎ: Nurlu bağlantı. Nurâni râbıta.
HAYVANÎ: Hayvana, diriye âit ve ona müteallik.
HAYVANİYYET: Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet.
HAZANÎ: f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait.
HAZANİSTAN: f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer.
HEVESÂT-I NEFSÂNİYE: Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri.
HEYULÂNİYYUN: Maddeciler.
HIRPANÎ: f. Derbeder, perişan kılıklı, pejmürde.
HIRVANÎ: Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti.
HİDEMAT-I İMANİYE: İmâni hizmetler. (Kur'an-ı Kerim'i ve mânâsını öğrenmeğe vesile olmak; imâni şüphelerin giderilmesine çalışmak; İslâmiyetin, hak din olduğunu isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Eşyanın ve mahlukatın lisan-ı hâl ile esmâ-i İlâhiyeye ait yaptıkları tesbih ve ibadetleri.
HİKMET-İ KUR'ANİYE: Kur'an'a mahsus hikmet. (Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gâyede menfaate bedel fazilet ve rızâ-yı İlâhîyi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teâvünü esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine râbıta-i dinî ve sınıfî, ve vatanî kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecavüzatına sed çekip ruhu maâliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder... Hakkın şe'ni, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni saadet-i dâreyndir. S.)
HİKMET-İ SAMEDÂNİYE: Samed olan Allah'ın hikmeti.
HİNDUVANÎ: Hindî kılıç.
HİZMET-İ İMANİYE: İmana ait hizmet. İman ve Kur'an hakikatlarının mukni ve ilmi delillerle anlaşılmasına hizmet etmek; neşrinde, tebliğinde çalışmak.
HORASANÎ: f. Horasana ait. Horasanlı. * Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu.
HUMANİZM: (Bak: Hümanizm)
HURDEDANÎ: f. Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse.
HUZUZÂT-I NEFSÂNİYE: Nefse hoş gelen şeyler.
HÜKM-İ VİCDANÎ: Vicdana ait hüküm. Vicdanî kanaatla verilen hüküm.
HÜKM-İ YEZDANÎ: Cenab-ı Hakk'ın hükmü. Allah'a mahsus kanun.
HÜMANİZM: Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi. * Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl bir nazariye.
HÜRRİYET-İ HAYVANÎ: Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ: Vicdanî isteyiş ve arzu.
İBKA FERMANI: Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.
İBN-İ HACER-İ ASKALANÎ: (Hi: 773-852) Büyük hadis âlimidir. Şafiî mezhebinin meşhur fukahasından olup hadis üzerine çok eserleri vardır.
İBRANİ: Eski Yahudi Sülâlesi veya o soydan olan.
İÇ OĞLANI: t. Saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına namzed olarak yetiştirilen gençler. İç oğlanı, Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray hizmetlerinde bulunmak üzere yeniçerilik için toplanan devşirmelerden ayrılmak suretiyle meydana getirilmiş ve bu usûl sonradan yapılan kanunla devam edip gitmiştir.
İDARE-İ EKVANÎ: Kevnlerin, âlemlerin idaresi, tasarrufu.
İHVANİYAT: Arkadaşlar, eş dost mektubları.
İKİNDİ DİVANI: t. Tanzimattan evvel sadrazamların kendi konaklarında yaptıkları divanlar. Bu divan ikindi namazından sonra toplandığı için bu adı almıştı. Bâb-ı Âlî teşkilâtının ilk şekli olarak Divan-ı Hümayun, muayyen günlerde toplandığı zaman, vezir-i azamlar da divanda bitirilemeyen veya arza lüzum görülmeyen işleri kendi konaklarında salı ve perşembenin haricindeki günlerde hallederlerdi. Sadrazamdan başka hiçbir vezir, ikindi divanı aktedemezdi. (O.T.D.S.)
İKTİRANÎ KIYAS: Man: Neticenin aynı veya nakizı, mukaddemelerinin birisinde bilfiil zikredilmeyen kıyastır. Meselâ: "Her cisim muhdestir". Ve nakizı olan: "Bazı cisimler muhdes değildir" kaziyeleri, ne birinci ve ne de ikinci mukaddemede hey'et-i mecmuası ile zikredilmiş olmadığından iktirânidir.
İLHANÎ: İlhanlık. İlhanla alâkalı. İlhanın idare ettiği devlet şekli, imparatorluk. Bu idareye bağlı memleketler. İlhan olma hâli.
İMAM-I RABBANÎ: (Bak: Ahmed-i Farukî)(Silsile-i Nakşi'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velâyettir, biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübrâ ise; verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşide iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: "Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez." Öyle ise tarik-ı Nakşinin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-ı imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (R.A.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir. İkincisi : Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.Üçüncüsü : Tasavvuf yoliyle emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyle sülûk etmektir. Birincisi Farz, ikinci Vâcib, bu üçüncüsü ise Sünnet hükmündedir.Madem hakikat böyledir, ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-ı İslâmiye gıdadır. M.)
İMAM-I TABERANÎ: (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.
İNAYET-İ RABBANİYE: Allah'ın inayeti.
İNDİFA-İ BÜRKANÎ: Volkan püskürüğü, yanardağdan çıkan lâvlar.
İNFİHANÎ: Şişman adam.
İNORGANİK: Fr. Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan.
İNSANÎ: İnsana ait, insanla alâkalı.
İNSANİYE: İnsanlar, insan cinsi, beşeriyet.
İNSANİYET: İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.
İNSANİYET-İ KÜBRA: Büyük ve en makbul olan insânlık, yâni, İslâmiyet.(Ey Nefis! Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlik-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden Rezzak ismi ile bütün mat'umatı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur. Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, ruy-u zemin kadar geniş bir sofra-i ni'meti o ellerin önüne koymuştur. Sonra mânevi çok rızık ve ni'metler isteyen insâniyeti sana verdiğinden âlem-i mülk ve melekut gibi geniş bir sofra-i ni'met, o mide-i insâniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır. Sonra nihâyetsiz ni'metleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleri ile tegaddi eden ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imânı sana verdiğinden dâire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dâiresine şâmil bir sofra-i ni'met ve saadet ve lezzet sana fethetmiş. Sonra imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir. S.)
İNSANİYETKÂR: f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
İNSANİYETKÂRÎ: Vicdanlılık, insaniyetlilik.
İNSANİYETPERVER: İnsanlığı seven, iyi insan.
İNTANÎ: Mikroplu, mikroptan meydana gelen.
İNTANİYE: Fena koku ve mikropluluğa dâir, mikroplu hastalıkla alâkalı.
İNTİŞAR-I ARZANÎ: Hedefin sağ veya sol taraflarına düşen mermilerle, hedef arasında kalan mesafe.
İSTİFHAM-I ANİNNEFY: Nefyi olmayan sual sormak. Meselâ: Cenab-ı Hakk'ın ruhlara: Ben Rabbiniz değil miyim? diye sorması gibi. Buna istifham-ı takrirî de denir. (Bak: Bezm)
İYANÎ: Ayân olana ait, âşikâr ve belli olana dair.
KAHRAMANÎ: f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
KALÂNİS: Takkeler, külâhlar.
KALÂNİSÎ: Takkeci.
KÂMRANÎ: f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma.
KAMUS-İ OSMANÎ: Osmanlıca sözlük.
KANIS: Avcı.
KANIT: Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.
KANIT: (Bak: Delil)
KANİ': (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.
KÂNİ: (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.
KANİB: İnsan topluluğu.
KANİF: İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça.
KÂNİF: Udul eden, dönen, yoldan çıkan.
KANİSA: (C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.
KANİT: (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden.
KANİTÎN: Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler.
KÂNİZ: Defneden, gömen.
KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ: Aralık, Ocak.
KARANİTIS: Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KÂR-DANÎ: f. Uyanıklık, iş bilirlik.
KARİNE-İ MÂNİA: (Bak: Karine-i mecaz)
KASEMÂT-I KUR'ANİYE: Kur'andaki ahitler, yeminler.
KASTALANÎ: (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.
KASTALANÎ: Ok atmak. * Şafak kızıllığı.
KAVANİN: (Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi.
KAVANİN-İ ASKERİYE: Askeri kanunlar.
KAVANİN-İ CEZAİYE: Ceza kanunları.
KAVANİN-İ HADSİYE: Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir)
KAVANİN-İ İLÂHİYE: İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)
KELÂNÎ: (Kilâet. den) Sakladı ve beni muhafaza etti veya eder, (meâlinde).
KEMANÎ: f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı.
KEYANÎ: f. Şaha ait. Hükümdarla alâkalı.
KEYSANİYYE: Revâfiz tâifesinden bir sınıf.
KISM-I SÂNİ: İkinci kısım.
KULKULANİ: Üveyik kuşuna benzer bir kuş.
KÜLHANİ: f. Serseri, çapkın, âvâre.
LAHLAHANİYE: Pelteklik, kekemelik.
LAKANIK: Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
LÂSANİ: Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
LATİFE-İ RABBANİYE: İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.
LEN-TERANÎ: Beni aslâ göremezsin (meâlinde).
LEVS-İ FÂNİ: Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
LEYYİN-ÜL CÂNİB: Görüşülmesi kolay, mütevâzi, kibirsiz kimse. Kanı sıcak insan.
LİHYANÎ: Uzun ve kaba sakallı olan.
LİSANÎ: Lisanla ilgili, dile ait.
LÜMME-İ ŞEYTÂNİYE: şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.
LÜMME-İ ŞEYTÂNİYE: Şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.
MAANÎ: (Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat)
MAANÎ-İ KUDSİYYE: Kudsi mânâlar.
MAANÎ-İ MEDLULE: Anlaşılan mânâlar.
MAANÎ-İ MUKADDESE: Mukaddes mânâlar.
MAANÎ-İ MÜTEZAHİME: Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.
MAANÎ-İ SÂNEVİ: İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.
MAANÎ-İ ÛLÂ: Evvelki mânâlar, vesileler.
MAGANİ: (Magni. C.) Evler, hâneler, menziller.
MAGANİM: (Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.
MAGLATA-İ ŞEYTANİYE: İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.
MAKANİ': (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.
MAKASID-I İNSÂNİYET: İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.
MALANİHAYE: Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.
MÂNİ': Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür.
MÂNİ-İ ŞER'Î: şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
MÂNİA: Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk.
MA'NİDAR (MÂNİDAR): f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.)
MANİVELA: Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol.
MANZARANÎ: Gösterişli ve güzel adam.
MASANİ': (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
MATMAH-I CİHANÎ: Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.
MEBANİ: Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar.
MEBANİ-İ KELÂM: Sözün esâsını teşkil eden şeyler.
MECANİK: (Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)
MECANİN: Mecnunlar. Deliler.
MECCANÎ: Bedavacı. Parasız.
MECCANİYET: Ücretsizlik, meccanilik.
MEDEDRESANÎ: Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.
MEGANİM: Ganimet malları. Harbde alınan mallar.
MEKANİK: Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.
MEKÂNİS: (Miknese. C.) Süpürgeler.
MEKANİZMA: Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.
MEKTEB-İ SULTANÎ: İstanbul'da Galatasaray Lisesi.
MEKTUB-U SAMEDANÎ: Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.
MEMALİK-İ OSMANİYE: Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler.
MESAİL-İ İMANİYE: İmanî mes'eleler.
MESANÎ: (Mesnâ. C.) Bir şeyin tekrarı. İki. Çift. Mükerrer.
MESANİD: (Mesned. C.) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler.
MESANİD-İ ÂLİYE: Yüksek rütbeler, âli mevkiler.
MEVANİ': Mâni'ler. Engeller. Mâni olanlar. Mâniâlar.
MISTABANİŞİN: f. Sedirde oturan.
MİHANİKÎ KIRAET: Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir.
MİHANİKİYYET: yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler. * Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti.
MİHMANÎ: f. Mihmanlık, misafirlik.
MİHRBANÎ: f. Dostluk, muhabbet, sevgi.
MİYANÎ: (Minâ. C.) Limanlar.
MUANIK: Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.
MUANİD: İnadcı. Kimseye uymayan. Dediğini yapmak isteyen.
MUANİK: (Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan.
MUHKEMAT-I KUR'ANİYYE: Mânası açık ve te'vile ihtiyacı olmayan âyetler. Başka bir mânaya ihtimali olmayıp sarih emir ve nehiyleri müştemil olan âyetler. Bu âyetler mensuh veya anlaşılmayan şekilde müteşabih ve muhtemel olmayıp muhkem ve mübeyyin olmakla aslâ te'vile muhtaç olmazlar. Bâzı şeylerin haram olması veya enbiya kıssaları (Ekasis-i enbiya) gibi.
MURABBANİŞİN: f. Bağdaş kurup oturan.
MUSTANİ': Birini yetiştirip adam eden kimse. * Yedirip içiren, ikram eden, ziyâfet veren.
MUVANİS: (Üns. den) İnsana alışık, insandan kaçmayan. * Ünsiyet peydâ eden, birbirine alışıp birlikte yaşıyan.
MÜCANİB: Çekinen. Sakınan. Kaçan.
MÜCANİS: Aynı cinsten olan. Cinsleri beraber olan.
MÜCEDDİD-İ ELF-İ SÂNİ: "İkinci bin senesinin müceddidi" demek olan bu tabir, İmam-ı Rabbani Ahmed-i Farukî Hazretlerinin nâmıdır. (Bak: Ahmed-i Farukî)
MÜDANÎ: f. Yakın. Eş. Benzer.
MÜLAZIM-I SÂNİ: Teğmen.
MÜLKET-İ OSMANİYE: Osmanlı Ülkesi.
MÜNHANÎ: Eğri, kamburlu, eğilen, eğrilen. Beli bükülmüş yaşlı kişi.
MÜNHANİK: (Hank. dan) Boğulmuş. Boğuk.
MÜNHANİYAT: (Münhani. C.) Eğri olan şeyler. Eğri şekiller.
MÜNHANİYE: Eğilmiş, eğri ve çarpık olan. Bükülmüş. * Geo: Eğri çizgi. Hatt-ı münhani.
MÜŞKİLAT-I KUR'ANİYE: Manasının incelik ve derinliği veya istiare-i bediyye ile ifade edilmiş olması gibi sebeblerden dolayı derin tetebbu ve tefekkür neticese ancak anlaşılabilen âyetler.
MÜTEANİK: Birinin boynuna sarılan.
MÜTECANİB: (Cenb. den) İçtinab eden, çekinen, sakınan, uzaklaşan, karışmıyan.
MÜTECANİS: (Cins. den) Bir cinsten olan. Diğerleriyle aynı cinsten olan.
MÜTESANİD: Birbirine dayanıp kuvvet alan. * Kuvvetli itimat ile birbirine bağlı olan, tesanüd eden.
MÜTEŞABİHÂT-I KUR'ANİYE: Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.
MÂNİ-İ ŞER'Î: Şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl.
NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ: Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.
NÂ-DANÎ: f. Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. * Cahillik.
NÂ-DANİST: (Nâ-dâniste) f. Câhil, bilmez.
NAĞME-HÂNÎ: f. Türkü söyleyicilik, nağme söyleyicilik.
NA-MİHR-BANÎ: f. Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik.
NASRANİ: Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
NASRANİYET: Hristiyanlık.(Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet, bir kaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor, ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir." M.)
NA-ŞİKİBÂNÎ: f. Sabırsızlık.
NA-TUVANÎ: f. Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik.
NEFS-İ HAYVANÎ: Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.
NEFSANÎ: Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
NEFSANİYET: Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık, garez, kin.
NERİMANÎ: f. Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik.
NEVCİVANÎ: Gençlik, delikanlılık.
NİGÂHBANÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
NİGEHBÂNÎ: f. Bekçilik, gözcülük.
NİHANÎ: f. Gizlilik, saklılık.
NOKSANÎ: Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
NOKSANİYET: Eksiklik, noksanlık.
NURANÎ: Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
NURANİYYET: Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.
NÜKTEDÂNÎ: Nüktecilik, nüktedanlık.
ORGANİZASYON: Fr. Düzenleme, hazırlama, tanzim. * Teşkilât.
OSMANÎ: (Osmaniye) Osman'a ait, mensup. * Osmanlı devletine mensup. Osmanlılarla alâkalı. Osman oğullarına ait.
OSMANİYÂN: (Osmanî. C.) Osmanlılar.
ÖMR-Ü SÂNİ: İkinci hayat, âhiret hayatı.
PADİŞAH-I SÂNİ: İkinci padişah.
PALANÎ: f. Semerci.
PASBANÎ: f. Bekçilik.
PEHLEVANÎ: f. Pehlivanlık, güreşçilik, yiğitlik, kahramanlık.
PERİŞANÎ: f. Perişanlık, dağınıklık. * Düzensizlik, bozgunluk. * Yoksulluk, fakirlik.
PEŞİMANÎ: f. Pişmanlık, nedamet.
PİR-İ FANÎ: Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
PİŞANÎ: f. Alın, cebin.
PİŞANÎDÂR: f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
PİŞANÎDÂR: f. Yüzsüzlük yaparak işini beceren.
RABBANÎ: (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk'a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.
RABBANİYYUN: (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar.
RAHMANÎ: Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan.
RAHMANİYYET: Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu.(Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi' bir mahzen yapmış. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniyye ve hayatiyyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi; ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş...Evet, bize öyle bir mide vermiş ki, hadsiz taamlardan lezzet alır. Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki, duyguları ile bir sofra-i nimet gibi koca cismâni âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lutfetmiş ki, akıl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddi hem mânevi âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır. Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır. Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki, dünyâ ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güyâ Rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak olan anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vahidiyyet içinde bir Ehadiyyetin cilvesidir.Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihâta etmesi ile Vahidiyyete bir misâl olduğu gibi, parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını, hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misâlini almakla Ehadiyete bir misâl olduğundan elbette o ihâtalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyyetini, yâni; bizzat güneşi sıfatları ile "her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir" diyebilir.Aynen öyle de: Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahmânın Vahidiyetini ve hiç bir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi, her şeyde hususan her bir zihayatta ve bilhassa insanda o cemiyetli Rahmetin perdesi altında o Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve birnevi cilve-i zâtiyyesi bulunarak, her ferdde bütün kâinata baktıracak ve münâsebettarlık verecek bir cem'iyyet-i hayatiye vermesi dahi, O Rahmânın ehadiyyetini ve herşeyin yanında hâzır ve herşeyin her şeyini yapan (O) olduğunu isbat eder.Evet nasıl ki, O Rahmân, o rahmetin vahidiyyetiyle ve ihatası ile kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyyetin cilvesi ile her bir zihayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayıp o zihayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek mecmu-u kâinatı (parçalanmadan) o tek ferde bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesi ile dahi cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat, elbette odur ki, o kavunu yapar. Sonra ilminin hususi mizanı ile ve hikmetinin ona mahsus kanunu ile o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiç bir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir. Aynen öyle de: Rahmaniyyetin tecellisi ile kâinat bir ağaç, bir bostan; ve zemin bir meyve, bir kavun; ve zihayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zihayatın Hâlikı ve Rabbi bütün zeminin ve kâinatın Hâlikı olmak lâzım gelir.Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan Fettahiyet hakikatı ile bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de, her şeyi ihata eden Rahmaniyyet hakikatı dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zihayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiç birini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesi ile bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyyeti gösterir. Ş.)
RAMAZANİYE: Ramazana ait. Ramazan hakkında. * Ramazan ayına dair medhiye veya kaside.
RANİN: f. Pantolon. şalvar. Don.
RAYİHANİSAR: f. Koku saçan.
REBİ-İ SÂNİ: Sonbahar.
REHBANİYYET: Râhiblik. Papazlık.
REK'AT-I SÂNİYE: İkinci rekât.
REVANİ: f. Değerli, rağbetli revaçlı. * Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi.
REVANİ-FÜRUŞ: f. Revanici. Revani satan.
REVGANİ: f. Revani tatlısı.
REVHANÎ: İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.
REVHANİYET: Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük.
REYHANÎ: Fesleğen gibi ince nakışlı. * Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.
RUHANÎ: Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan.
RUHANİYYAT: Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, "Melâike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.)
RUHANİYYET: Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik.
RUHANİYYUN: (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar.
RUHBANİYET: (Bak: Rehb, Rehbaniyet)
RÜCHANİYET: Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali.
REVANİ-FÜRUŞ: f. Revanici. Revani satan.
SA'DEDDİN-İ TAFTAZANÎ: (Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes'ud'dur.
SA'D-I TAFTAZANÎ: (M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa'deddin-i Taftazanî)
SAMEDANÎ: Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.
SANİ': (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah)
SANİ'-İ HAKİKÎ: Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.).
SÂNİ'-İ HAKÎM: Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.)
SANİ': Görülen iş.
SANİ: İkinci.
SÂNİ AŞER: Onikinci.
SANİA: Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil.
SANİFE: Bez kenarı.
SANİH: Mübarek fiil, iyi iş.
SANİHA: Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.
SANİHA-ÂRÂ: f. Hatıra gelen, akla gelen.
SANİHÂT: (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh)
SANİ'İYYET: Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.(Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.)
SANİYE: Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.
SANİYE: (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve.
SANİYEN: İkinci olarak. İkinci derecede.
SARSARANİ: (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
SASANİLER: İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SAYDANİ: Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk.
SAYDELANÎ: Boncukçu, çerçi.
SAYDENANİ: Bir küçük canlı.
SAYYİHANÎ: Medine hurmalarından bir cins.
SEB'-ÜL MESANİ: İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi. * Mükerrer okunup tekrarlanan.
SEMANÎN: Seksen. 80
SEMANİYE: Sekiz. 8
SENANİR: (Sinnevr. C.) Kediler.
SENE-İ KUR'ANİYE: (Bak: Eyyam-ı Kur'aniye)
SENED-İ HÂKANÎ: Tapu senedi.
SEVANİ: (Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler.
SEVANİH: (Sâniha. C.) İçe doğan fikirler.
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
SİHR-İ BEYANÎ: Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)
SÜBHANÎ (SÜBHANİYE): Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid.
SÜFYANÎ: Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.
SÜRYANÎ: Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
SÂNİ AŞER: Onikinci.
ŞANİ': Adavet etmek, kin tutmak mânasına "şeneân" dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden demektir.
ŞA'RANÎ: (Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.
ŞAYGANÎ: f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk.
ŞEHVANÎ: şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse.
ŞEYTANÎ: Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
ŞEYTANÎ PİŞE: f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet.
Şİ'RA-ÜL YEMANÎ: Semanın güney yarım küresinde bulunan "Kelb-i Ekber" denilen burcun ve bütün semanın görünen en parlak yıldızı. (Sirius)
ŞÜBANÎ: Kırmızı yüzlü.
ŞÜKRANİYET: Şükranlık.
ŞEHVANÎ: Şehvetle ilgili, şehvete ait. * Şehvete çok düşkün olan kimse.
TA'BİR-İ SAMEDANÎ: Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir.
TAHTANÎ: Alt kat. Alt katla alâkalı.
TAHTANİYE: Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf.
TANİN: Sinek vızıltısı. * Kaz sesi. * Avaz ve gürültü. * Çınlamak. Tınlamak.
TANİN-ENDÂZ: f. Çınlayan, tınlayan.
TEFANİ: Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
TEKRARAT-I KUR'ANİYE: Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması. (Bak: Kur'an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında "Altı Nokta"dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki: Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.İkinci Nokta : Kur'an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük Kur'an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye, her saatta "Lâ İlâhe İllallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur'an bu metin din-i azimin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz'ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta : Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.)
TENANİR: (Tennur. C.) Ocaklar, fırınlar, tandırlar. * Su pınarları.
TENHANİŞİN: f. Tek başına oturan. Yalnız oturan.
TERANİ: (Reeye. den) Sen beni görürsün veya görüyorsun (mânasına fiil).
TESANİF: (Tasnif. C.) Eserler, kitaplar.
TEŞRİN-İ SÂNİ: Kasım ayı.
TEVANİ: f. İşde tembellik etmek. * Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek.
TEVEKKÜL-İ İMANÎ: İman edenlere yakışır tevekkül. İman kuvvetinin ve hakikatının neticesi olan tevekkül.
TİCANÎ: Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs tarafından kurulan bir tarikattır.
TUNBURANİ: (Tunburâni) Tanbur çalan.
URUK-U İNSANİYETKÂRANE: f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
URYANİ: Çıplaklık. * Bir cins erik.
ÜVEYS-EL KARANÎ: Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
ÜZANİ: Kulakları büyük olan adam. (Merkepten kinaye olarak söylenmiştir.)
VAHDANÎ: Allah'ın birliği ile alâkalı.
VAHDANİYET: Birlik, infirad. Benzeri olmamak. Artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri ve münezzeh olmak gibi mânaları ifade eden Allah'ın bir sıfatıdır. Bu sıfatla muttasıf olana Vâhid denir ki; benzeri olmayan; tecezziden, tekessürden beri olan zât demektir.
VATAN-I SÂNÎ: İkinci vatan. Sonradan yerleşilen yer.
VATANÎ: (Vataniyye) Vatanla alâkalı. Vatana ait.
VEYSEL KARANÎ: (Bak: Üveys-el Karanî)
VEZANÎ: f. Esinti zamanı.
VİCDANÎ: (Vicdaniyye) Vicdanla, kalbî his ile ilgili. * Kendinden geçip dalmakla ilgili.
VİCDANİYYAT: Vicdanlılıklar. Vicdana ait hususiyetler ve hisler.(İ'lem eyyühel aziz! Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucb, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtri olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur.Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtri ahvâlin ölümüdür. Meselâ: Tevazua niyet, onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izâle eder, feraha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ kıyas et. M.N.)
VİRANÎ: f. Viranlık, haraplık.
YABANİ: Yabana mensub. Issız yerlerde yaşıyan. Yabancı, alışmamış.
YANİ': Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin.
YEBANİ: f. Görgüsüz, kaba. * Yabâni, kırlarda biten. * Sıkılgan, ürkek. (Bak: Yabani)
YEZDANÎ: İlâhî. Yezdan'a ait ve müteallik.
ZÂİLÂT-I FÂNİYE: Gelip geçici olanlar, bir hâlde durmayıp gidenler.
ZANİ(YE): Zina eden. Meşru olmayan nikâhsız cinsî münasebette bulunan.
ZANİN: Cimri, bahil ve hasis olan.
ZANİN: Suç işlediği zannedilen kimse. Töhmetli, suçlu kimse.
ZANİYE: (Bak: Zani)
ZEBANİ: Cehennem'de vazife gören melek.
ZEBANİYÂN: f. (Zebaniye) Zebaniler. Cehennemlikleri Cehennem'e atmaya vazifeli melekler.
ZEBANİYE: Azap melekleri.
ZEMANÎ: Zamanla ilgili, zamana ait.
ZEMANİYAN: f. İnsanlar. Beşer.
ZEMİSTANÎ: f. Kışlık. Kış mevsimine ait.
ZEVANİ: (Zâniye. C.) Zâniyeler. Zina yapan kadınlar.
ZİNDANÎ: (C.: Zindaniyân) Zindanlık. Zindana kapatılmış suçlu. * Zindan muhafızı. Zindancı.
ZİYANİSAR: (Ziya-nisâr) f. Işık saçan, ışık serpen.
ZULMANÎ: Karanlık. Karanlıkla alâkalı. Karanlıklı ve karanlık gaflet uykusunda olan.
ZÜRMANİKA: Sof zırh.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ANÎD : (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
AN : En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...