Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ÂRÂ: f. Süsleyen. Bezeyen.
ÂRÂ: Fikirler. Reyler.
ARÂ: Mıntıka, bölge.
Komşuluk.
Avlu.
Çıplaklık.
Geniş, çıplak arazi.
ÂRÂB: (İrb ve İrbe. C.) Hacetler.
Uzuvlar.
Akıllar, zekâlar.
Hileler, oyunlar.
ARAB: Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba.
Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ARAC: f. Dirsek.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARAFAT: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET: (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM: Büyük olan şey.
Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS: (Arûs. C.) Gelinler.
Güneşler.
Gökler.
ARAİZ: (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
ARAK: Ter, rutubet.
Dağdaki yol.
Çukur.
Deve izleri.
Sıra sıra olan şey.
Zenbil.
Menfaat, sevab, karşılık.
Süt.
ARAK: Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN: Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR: f. Terli.
ARAKÎ: Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE: Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK: Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK: f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ: f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM: (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM: f. Durma, dinlenme.
Yerleşme, rahat etme, karar kılma.
Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı.
Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL: Sevgili, sevilen güzel.
Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ: f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH: f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ: Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR: Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN: f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ: f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE: f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ: f. Huzur, rahat.
ARAMRAM: (Aremrem) Asker çokluğu.
Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA: f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ: f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ: f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN: f. Dirsek.
ARANİK: Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
ARARE: (C: Arâr) İyi kokulu bir ot.
Şiddet
Kötü ahlâk.
Evin avlusu, ev içi.
Soğuk şiddetli olmak.
ARAROT: Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
ARAS: Yorgunluk, bitkinlik.
Hayranlık.
ARASAT: (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE: f. Bezenmiş süslenmiş.
Çarşının bir esnafa mahsus kısmı.
Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ: f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
ARAT: Bölge, mıntıka.
Avlu.
ARAYENDE: f. Düzen verici, süsleyici.
ARAYÎ: f. Süsleyicilik.
ARAYİŞ: f. Süs, zinet.
Süsleme.
ARAZ: İşâret, alâmet.
Tesâdüf, rast gelme.
Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet.
Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
ARAZÎ: Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
ARAZAN: Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARAZET: Genişlik.
ARÂZİ: (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE: Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ MEVKUFE: Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA: Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ GAMİRE: Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARÂZİ-İ HÂLİYE: Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARÂZİ-İ HARACİYE: Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARÂZİ-İ MAHLULE: Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE: Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEFTÛHA: Huk: Fetih hakkının taalluk ettiği yerler.
ARÂZİ-İ MEKTUME: Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.
ARÂZİ-İ MEMLUKE: Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).
ARÂZİ-İ METRÛKE: Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.
ARAZİ-İ MEVÂT: Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.
İşlenmemiş toprak.
ARÂZİ-İ MEVKUFE: Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA: Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ARÂZİ-İ MİRİYE: Devlete ait arazi.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE: Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE: Mübarek yer olan Hicaz.
ARÂZİ-İ MÜLKİYE: Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE: Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ARÂZİ-İ ÖŞRİYYE: Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.
ARAZİŞ: f. Hayır ve iyilik yapma.
Tasaddukta bulunmak.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
İçerisinde 'ARÂ' geçenler
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
AGREB-ÜL GARÂİB: Şaşılacak şeylerin en garibi.
AHRARANE: f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.)
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
ALÂ-MA-FARAZALLAH: Allah'ın farzettiği üzere.
ÂLEMÂRÂ: f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
ALU-YU BUHARA: Türkistan eriği.
ÂRÂB: (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
ARAB: Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
ARÂBE: (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
ARABE: (Arben) Yemek yeme.
ARABESK: Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
ARABÎ: Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
ARABİSTAN: f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
ARABİYYAT: (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
ARABİYYET: Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
ARAC: f. Dirsek.
ARADÎN: (Bak: Eradîn)
ARAFAT: Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muhammed (ASM) yüzbin insana hitab eden veda hutbesini burada okudu. İnsan haklarını 14 asır önce burada dünyaya ilan etti.
ARAFET: (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
ARAHİM: Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
ARAİS: (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
ARAİZ: (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
ARAK: Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt.
ARAK: Kalabalık, izdiham.
ARAK-ÇİN: Kavuğun altına giyilen takke.
ARAK-DAR: f. Terli.
ARAKÎ: Terle ilgili, tere mensub.
ARAKİYYE: Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
ARAKK: Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
ARAKNAK: f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
ARAKRİZ: f. Terliyen, ter döken.
ÂRÂM: (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
ÂRÂM: f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı. * Sevgili, sevilen güzel.
ÂRÂM-I DİL: Sevgili, sevilen güzel. * Gönül rahatı.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
ÂRÂM-CÛ: f. Dinlenmek isteyen.
ÂRÂM-CÛYANE: f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
ÂRÂM-GÂH: f. Dinlenilecek yer.
ÂRÂMGÂH-I EBEDÎ: Ebedi olarak dinlenilecek yer, sonsuz olarak istirahat edilen yer, mezar.
ÂRÂM-GÂR: Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.
ÂRÂM-GÜZİN: f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
ÂRÂMÎ: f. Dinlenme, rahat etme.
ÂRÂMİDE: f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
ÂRÂMİŞ: f. Huzur, rahat.
ARAMRAM: (Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
ARÂM-RÜBA: f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
ARÂM-SAZ: f. Yerleşen, oturan.
ARÂM-SÛZ: f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
ARAN: f. Dirsek.
ARANİK: Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
ARARE: (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
ARAROT: Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
ARAS: Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
ARASAT: (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ARASTE: f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
ARASTE-GÎ: f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
ARAT: Bölge, mıntıka. * Avlu.
ARAYENDE: f. Düzen verici, süsleyici.
ARAYÎ: f. Süsleyicilik.
ARAYİŞ: f. Süs, zinet. * Süsleme.
ARAZ: İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.
ARAZÎ: Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
ARAZAN: Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
ARAZET: Genişlik.
ARÂZİ: (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE: Huk: Beytülmâle mahsus olup devlet tarafından şahıslara dağıtılan yerler. (Tarla, çayır, koru ve emsali gibi.)
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ MEVKUFE: Huk: Sadece hazine menfaatleri veya tasarruf hakları veyahut ikisi de bir hayır cemiyetine ayırılan miri arazi.
ARÂZİ-İ EMİRİYYE-İ SIRFA: Huk: Beytülmâle mahsus menfaatleri ve tasarruf haklarından hiçbiri bir cihete verilmeyip devlete ait olan ve şahıslara dağıtılan memleket arazisi.
ARÂZİ-İ GAMİRE: Huk: Harap, su baskınına uğramış veya içine henüz çift girmemiş yerler.
ARÂZİ-İ HÂLİYE: Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.
ARÂZİ-İ HARACİYE: Müslümanlar tarafından fetholunan ve ulul-emir tarafından müslim olmayan eski sahibi elinde bırakılan veya hâriçten müslim olmayanlar getirilerek yerleştirilen arâzi.
ARÂZİ-İ MAHLULE: Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.
ARÂZİ-İ MAHMİYE: Huk: Beytülmâle ait araziden, koru, mer'a, yol, pazar yerleri gibi halkın ihtiyaçlarına ayrılmış olan arâzi.
ARÂZİ-İ MEFTÛHA: Huk: Fetih hakkının taalluk ettiği yerler.
ARÂZİ-İ MEKTUME: Huk: Beytülmâle haber verilmeksizin kullanılan mahlul veya müstahik-i tapu araziler.
ARÂZİ-İ MEMLUKE: Mülkiyet yolu ile tasarruf olunan yerler. (Mülk, timar toprağı).
ARÂZİ-İ METRÛKE: Terk edilmiş, bırakılmış topraklar, araziler.
ARAZİ-İ MEVÂT: Huk: Hiç kimse tarafından kullanılmayan ve halka verilmeyen, meskun mahallerden biraz uzakta bulunan taşlık ve kıraç arazi.* İşlenmemiş toprak.
ARÂZİ-İ MEVKUFE: Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.
ARÂZİ-İ MEVKUFE-İ SAHİHA: Huk: Arâzi-i memlükeden şartlarına uygun olarak vakfolunan yerler.
ARÂZİ-İ MİRİYE: Devlete ait arazi.
ARÂZİ-İ MUHTEKERE: Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)
ARÂZİ-İ MUKADDESE: Mukaddes yerler. Kudsi topraklar.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE: Mübarek yer olan Hicaz.
ARÂZİ-İ MÜLKİYE: Hükümet arazisi, hükümet toprağı. Hazine arazisi.
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
ARÂZİ-İ MÜŞTEREKE: Huk: Çokları tarafından tasarruf olunan yer.
ARÂZİ-İ ÖŞRİYYE: Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.
ARAZİŞ: f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
ARZ-I HARAC: Harac veya vergi veren memleket.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASGARAN: Kalb ile dil
AŞİYAN-I HARÂB: Yıkılmış yuva, tahrib edilmiş mesken.
ATARAKSİYA: yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli. * (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldıza kadar) ama iktidarı hiç denecek kadar az, zayıf bir mahluktur. Allah'ı tanımaz ve Onun kudretine dayanmazsa işte böyle saçmalıklara düşer. Devekuşu gibi başını kuma sokmakla kurtulacağını umar. Kurtuluş ise ancak İslâm'da ve Allah'a imandadır.
AYŞ U TARAB: Yeme içme, eğlence.
ÂRÂM-BAHŞ: f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
BA'DE HARAB-İL BASRA: Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
BAHARAT: Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.
BAHTİYARANE: f. Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde.
BAKARA: İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ: Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BARAJ: Fr. Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set.
BARAKA: İtl. Temelsiz küçük yapı.
BARAKLİT: (Bak: Faraklit)
BÂRÂN: f. Yağmur. Rahmet.
BÂRÂNÎ: f. Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. * Yağmurla ilgili.
BÂRÂN-RİZ: f. Yağmur saçan, yağmur döken.
BARAS: Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.
BAYKARA: Helâk olma, mahvolma. * Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme. * Malı çok olma. * Yırtıcı bir kuş.
BAYTARA: Hayvan hekimliği, baytarlık.
BELDARAN: Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
BERKARAR: Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
BERTARAF: f. Bir tarafa atılan, bir yana atılmış, ortadan çıkmış, zâil olmuş.
BEŞARAT: (Beşaret. C.) Beşaretler. (Bak: Beşaret)
BEYKARA: Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.
BEYTARA: Yarılmak. * Hayvan hekimliği, baytarlık.
BEYT-ÜL HARAM: (Beyt-ül Haram) Kâbe-i Muazzama'nın etrafının bir ismi. Kâfirlerin yaklaşmaları men' edildiği, onlara haram olduğu için bu isimle alınır. (Bak: Kâbe)
BÎ-KARAR: Kararsız.
BÎ-TARAF: Tarafsız. Hiç bir tarafı tutmayan.(Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallitleriyle münâzara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye mâruzdurlar. Çünki, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlup olur ki, bîtarafane muhakeme denilen münsifane münazarada nefs-i emmareye emniyet edilemez. Çünki, insaflı bir münazır, hayalî bir münazara sahasında, arasıra hasmının libasını giyer, ona bir dâva vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrariyle dimağında bir tenkit lekesinin husule geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur! Böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necatı, tazarru ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir. M.N.)
BEŞARAT: (Beşaret. C.) Beşaretler. (Bak: Beşaret)
CANKURTARAN: t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta. * Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.
CÂY-I KARAR: Dinlenme, durma yeri.
CEBBARANE: Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
CEBEL-İ ARAFAT: Arafat Dağı.
CEZİRET-ÜL ARAB: Arabistan yarımadası.
CİHAN-ÂRÂ: f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
DÂR-ÜL KARAR: Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül Beka.
DARA': Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen.
DARA: f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. * Hükümdar. * Cenab-ı Hakk'ın bir ismi.
DARA': Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.
DARAA: Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. * Zayıf ve zelil olmak.
DARAB: Koyu beyaz bal.
DARABAN: Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
DARABAN-I KALB: Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARABÂT: (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
DARABÂT-I ANİFE: Şiddetli vuruşlar.
DARABİNE: Kapı bekçileri.
DARAFE: Çokluk, kesret.
DARAGIM: (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar.
DARAĞACI: t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa.
DARAKA: (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
DARAME: Ucu ateşli kuru ot ve odun.
DARARE: Gözsüzlük.
DARAS: Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.
DARAT: f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım.
DARAVET: Adet, alışıklık, alışkanlık.
DARAYÎ: f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi kumaş.
DENAET-KÂRÂNE: f. Alçakçasına, alçakça.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DERECE-İ HARARET: Isı derecesi.
DESİSEKÂRÂNE: f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
DEVR-İ DİL-ÂRÂ: En hoş devir. Gönlü hoş eden zaman.
DİL-ÂRÂM: f. Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan.
DİL-ÂRÂ(Y): f. Kalbi süsleyen, gönlü zinetlendiren.
DİL-HARAB: f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış.
DİNDARANE: Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
DİL-ÂRÂ: Gönül avutan, gönül süsleyen.
EBR-İ BÂRÂN: Yağmur bulutu.
EFKAR-I FUKARA: Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
EMARAT: Emareler, nişanlar, işaretler, ip uçları.
EMARAT-I HASENE: İyi alâmetler.
ERBAB-I GARAZ: f. Garaz sahibleri, kötü niyetliler.
ERİKE-ÂRÂ: f. Tahtı güzelleştiren, süsleyen (Padişah.)
EŞK-İ TARAB: Sevinçten dolayı akan gözyaşı.
FARABÎ: (Mi: 870-950) Aristo felsefesinin İslâm âleminde yayılmasına yol açmış bir filozoftur. Aristo'dan sonra gelen mânasına, kendisine Muallim-i Sâni nâmı verilmiştir. Eserlerinin İbn-i Sina üzerinde büyük te'siri vardır. "Kanun" denilen bir çalgı âletinin mucididir. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed'dir.
FARAKLİT: İncilde mezkur olan Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismidir. El-Faraklit, El-Baraklit de hamdeden, hak ile bâtılı birbirinden ayıran, fâruk, hakperest mânalarına gelir.
FARAN: İncil'de Mekke dağlarına verilen isim. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Faran dağlarında zuhur edeceği İncil'de haber verilmiştir.
FARAŞ: (Feraşe. den galat) Süprüntüleri toplamağa ait kulplu kutu, kürekçik. Süpürge. (Bak: Ferraş)
FARAT: Öne çıkan, geçen. * Issız yerlerde konan nişan ve işaret. * Kervan halkından önce su yerine varıp sakalık eden kimse.
FARAZA: (Esası: Farzâ) Meselâ, öyle sayalım ki, farzedelim ki, ola ki, tutalım ki.
FARAZÎ: (Bak: Farzî)
FARAZİYE: (Fr: Hipotez) Var sayma, kabul. Bir hâdiseyi, bir olayı açıklamak, bir düşünceyi isbat etmek için isbatı yapılmamış başka düşünceleri dayanak olarak alma. Müsbet ilimlerde araştırmanın bir merhalesini meydana getirir. İncelenen hâdiseyi açıklaması muhtemel olan faraziyeler düşünülür. Faraziyenin doğruluğu hakkında bundan çıkarılacak mantıkî düşünceler belirlenir, bu sonuçların hakikatta var olup olmadığı görme ve deneme yoluyla kontrol edilir. Buna da tahkik (doğrulama) denir. Netice doğrulanırsa faraziyenin doğruluğu isbatlanmış olur ve faraziye kanunlaşır.Bazı cahiller, ilimde tahkik edilmemiş faraziyeleri doğru hüküm zanneder. Faraziyenin doğruluğu hakkında ileri sürülen fikirleri de isbat zanneder. Oysa bu isbat değil, iddiadır. Doğruluğun müşahede ve deneme ile isbatlanması gerekir. Müsbet ilimlerde durum budur.
FARFARA: Hafif meşreblik. Gürültülü. Gürültüye boğmak. * Akılsızlık.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FENN-İ MÜNAZARA: İleri sürülen delilleri ve fikirleri tetkik ederek fikirlerin münasebet ve adem-i münasebetini göstererek cevap vermek san'atı.
FEVZÂ-YI ÂRÂ: Fikirlerin karmakarışık olması. Fikre ait anarşi. Fikrî anarşi.
FIKARÂT: (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
FIKARÂT-I ANİFE: Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE: Tıb: Bel omurları.
FIKARÂT-I LATİFE: Hoş ve lâtif hikâyeler.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE: Seçkin hikâyeler.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FUHUL-İ ŞUARA: şâirlerin en üstünleri.
FUKARA: (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
FUKARA-YI SÂBİRÎN: Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
FUKARA-PERVER: f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
FUHUL-İ ŞUARA: Şâirlerin en üstünleri.
GADDARANE: f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine.
GARABET: Yabancılık. Gariblik. * Tuhaflık. * Âcizlik, beceriksizlik. * Gizli olmak. Hilaf-ı âdet olmak. * Iraklık. * Edb: Ne demek olduğu herkesçe anlaşılmayacak kelime ve tabirlerin söz arasında kullanılması.
GARABET-CU: f. Tuhaf şeylere meraklı olan, garip şeyler arayan.
GARABET-NÜMA: f. Yabancılık çeken. Garip, tuhaf.
GARABÎB: Katı, siyah şey. * Koyu renkli.
GARABİL: (Gırbâl. C.) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.
GARABİN: (Gırbân. C.) Kargalar.
GARAİB: (Garib. C.) Acaib şeyler. Hayret edilecek şeyler. Tuhaflıklar.
GARAİBAT: (Garâib. C.) Garib ve şaşılacak şeyler. Alışılmadık, tuhaf ve acaib nesneler.
GARAİBPEREST: f. Garib, tuhaf şeylere çok düşkün olan ve çok seven.
GARAK: Suya batmak.
GARAM: Helâk. Mahv. * Aşk. Sevdâ. şiddetli arzu. * Hedef.
GARAMET: (C.: Garâmât) Diyet ve borç gibi şeyleri ödeme. Resim, vergi.
GARAMETEN: Herkese eşit olarak, taksim ederek, paylaştırarak, hakkına göre.
GARAN: Tavşancıl kuşunun erkeği. * Açlık. * Zayıflık.
GARARE: (C: Garâyir) Büyük kıl çuval, harar. * Gafil olmak.
GARAT: (Gâret. C.) Yağmalar. Çapulculuklar.
GARAYİR: (Garâre. C.) Büyük kıl çuvallar, hararlar.
GARAZ: (C: Ağraz) Maksat, niyet, gaye, kasıt. Kötü niyet. Kin. * Ok atılan nişan. * Izdırab. Acı. * Zelillik.
GARAZ-I ASLÎ: Asıl gaye, esas maksad.
GARAZ-ALUD: f. Garezi, hususi bir maksadı olan.
GARAZEN: Düşmanlıkla, garez ederek.
GARAZ-KÂR: f. Düşmanlıkla, eden, hased eden, kin güden.
GARAZKÂRANE: f. Hased ve düşmanlıkla.
GARGARA: Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama. * Tavuk ve güvercinin ötmesi. * Can boğaza gelip tereddüt etmek. * Çömleğin kaynayıp fıkırdaması. * Çoban koyuna haykırıp çağırması.
GUDDE-İ ARAKIYYE: Ter bezi.
GÜLŞEN-ÂRÂ: f. Gül bahçesini süsleyen.
GÜVAR (GÜVARA): Hazmı kolay olan ve zaikaya hoş gelen, nefsin meylettiği şey.
GÜVARAÎ: Tatlılık, hoşa gitme.
GÜLŞEN-ÂRÂ: f. Gül bahçesini süsleyen.
HABARAT: (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HAMARAT: Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.
HANE-HARAB: f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil.
HARA': Süstlük, zayıflık.
HARA: Deve kuşu yumurtasının yeri. * Ev ortası.
HARAB: Viran. Issız. Yıkık. Perişan.
HARAB-ABAD: f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe.
HARABAT: Harabeler. Viraneler. Meyhâneler.
HARABE: Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler.
HARABENİŞİN: f. Viranelerde, harabelerde oturan.
HARABEZAR: f. Viranelik. Yıkıntı yeri.
HARABİYET: (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde
HARAC: Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi.
HARAC-I MUKASSEME: Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı.
HARAC-I MUVAZZAF: Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.)
HARAC: (Bak: Harec)
HARAC: Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.
HARAC-GÜZAR: f. Haraç verici.
HARAFE: Aklın bozulması. Delilik.
HARAFET: Hararetiyle dili yakan tad.
HARAHİR: (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar.
HARAİB: (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçineceği şeyler.
HARAİD: (Harîde. C.) Kızlar, bâkireler. * Delinmemiş inciler.
HARAİF: (Harife. C.) Ev için yapılan güz hazırlıkları.
HARAİT: Haritalar.
HARAK: Ateş, nâr.
HARAK: Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak.
HARAM: Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey.
HARAMİ: Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut.
HARAMİLİK: Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı.
HARAM-ZADE: Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç.
HARARET: Sıcaklık.
HARARET-İ GARÎZİYE: Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARARET-İ HEVÂ: Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
HARARET-BİN: f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
HARÂS: f. Hayvanla döndürülen değirmen.
HARÂS-I HARÂB: Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya.
HARAS: f. Dilsizlik, dilsiz olma.
HARASET: Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik.
HARAŞ: f. Hayvan ile döndürülen değirmen.
HARAŞİF: (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.
HARAT: Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur)
HARATÎN-İ HASSA: Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.)
HARAZ: Tasadan veya aşktan dolayı zayıflayan.
HARAZET: Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi.
HARHARA: Uykuda horlamak. * Kedinin mırıldayışı. * İki dere arasındaki düzlük.
HASARAT: (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HATARAT: Tehlikeler. Akla gelen fikirler.
HAYDARANE: f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca.
HEM-ARAMİŞ: f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HEVESKÂRÂN: (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HEZARAN: f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller.
HIYARAT: (Hıyâr. C.) İslâm hukukunda alışveriş meselelerine ait muhayyerlik hususları.
HİLEKÂRANE: f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HODARA: (Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven.
HUBARA: (C.: Hubârât) Toy kuşu.
HUDARA: f. Allah için, Allah aşkına.
HUDARA: Karanlık gece. * Siyah bulut.
HULUSKÂRÂNE: f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HUMBARA: f. Küçük küp. * Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. * Para biriktirmek için kullanılan toprak veya madenden yapılan, bir tarafında para sığacak kadar yarığı bulunan kap. Kumbara.
HUMBARACI: Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.
HUMBARAHANE: Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası.
HUNHARANE: f. Kan içercesine. Çok zâlimce. Öldürerek.
HUVVARA: Ağartılmış yemek.
HÜKM-İ KARAKUŞÎ: Karakuş hükmü. * Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm.
HÜKÜMDARAN: (Hükümdâr. C.) Hükümdarlar, Padişahlar.
HÜKÜMDARANE: Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.
HÜŞYARANE: f. Akıllıcasına.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHAB: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
İBARAT: (İbare. C.) İbareler. Bir ifadeyi meydana getiren kelime ve cümleler.
İBARATÜNA ŞETTÂ: Bizim ibarelerimiz çeşit çeşittir, muhteliftir, dağınıktır.
İBŞARAT: (İbşâr. C.) Müjdelemeler, tebşir etmeler, sevinç verici haber bildirmeler.
İCARAT: Kiranın gelirleri. Gelirler.
İ'CAZKÂRANE: f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
İDRARAT: (Derr. C.) Gelirler. Vâridat. Tahsilat.
İHBARAT: Bildirilen haberler. İhbarlar. Bildirilen hadis-i şerifler.
İHTARAT: (İhtar. C.) İhtarlar, hatırlatmalar. * Dikkati çekmeler, tenbihler.
İHTİLASKÂRAN: (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİYATKÂRANE: f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
İHZARAT: (İhzar. C.) Hazırlıklar, hazırlanmalar.
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İMARAT: (İmaret. C.) İmaretler, genel aşevleri.
İMPARATOR: Lât. Büyük kral. Birkaç devlete hükmünü geçiren büyük hükümdar. Tahta çıkan kadın olursa ona imparatoriçe denir.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İNZARAT: (İnzar. C.) İhtarlar, tenbihler.
İP PARASI: Mc: Belâyı savmak için verilen şey.
İRZA-Yİ TARAFEYN: İki tarafı anlaştırma, râzı etme.
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİHBARAT: Duyulup öğrenilenler. Alınan haberler. * Haber toplama merkezi.
İSTİHBARAT-I MEVSUKA: Sağlam ve inanılır doğru haberler.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİHZARAT: (İstihzâr. C.) Hazırlıklar.
İSTİŞ'ARAT: (İstiş'ar. C.) Yazı ile bildirilmesini istemeler.
İSTİŞARAT: (İstişare. C.) İstişareler, danışmalar, meşveret etmeler.
İSTİ'TAFKÂRANE: f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
İŞ'ARAT: (İş'ar. C.) Tebliğler, bildirmeler.
İŞARAT: İşaretler.
İŞARAT-ÜL İ'CÂZ: İ'caza dair işaretler.
İŞARAT-ÜL İ'CAZ Fİ MEZAN-İL ÎCAZ: Îcaz zannolunan yerlerdeki i'caza işaretler. * Risale-i Nur Külliyatından bir kitap ismidir.
İ'TİBARAT: (İ'tibar. C.) İ'tibarlar, şeref ve haysiyetler. * Var sayılan şeyler, faraziyeler.
İTMİNANKÂRANE: f. İtminan göstermek suretiyle.
İTTİHAD-I ÂRÂ: Rey ve fikir birliği.
İTTİSAFKÂRANE: f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
İŞARAT-ÜL İ'CAZ Fİ MEZAN-İL ÎCAZ: Îcaz zannolunan yerlerdeki i'caza işaretler. * Risale-i Nur Külliyatından bir kitap ismidir.
IRÂK-I ARAB: Arap Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan ve Bağdat'ın kuzeyine kadar uzanan topraklara Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen isim.
ISKALARA: Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHKARA: Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KALB-İ HARÂB: Harab olmuş gönül.
KAMARA: Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi.
KÂMKÂRANE: f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KAMUS-İ ARABÎ: Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KANTARA: Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.
KARA': (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
KARA': Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.
KARA: (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt.
KARA: (C.: Ekrâ) Arka.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
KARABET: Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE: Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE: Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KARABİN: (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARABORSA: Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
KARAFİ: (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
KARAH: (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
KARAİB: (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.
KARAİN: (Karine. C.) Karineler, ip uçları.
KARAKTER: yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
KARAMİL: Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
KARAN: Mekke arzı.
KARANFUL (KARANFÜL): Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
KARANİTIS: Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KARANTİNA: İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.
KARAR: Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
KARAR-I KAT'Î: Dâvâyı neticelendiren kesin karar.
KARAR-I SERİ: Acele karar, seri karar.
KARARDÂDE: f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KARARET: Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
KARARGÂH: f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
KARARGİR: f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.
KARARİT: (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
KARARNAME: f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.
KARARYAB: f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.
KARAŞİME: Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KARATİS: (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.
KARAVANA: Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
KARAVOL: f. Karakol.
KÂRAZMA: f. Görgülü, tecrübeli.
KÂRBAN-SARAY: f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.
KÂR-DARAN: (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.
KARKARA: Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.
KASARA: (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
KATARAT: (Katre. C.) Katreler, su damlaları.
KATARAT-I BÂRÂN: Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.
KATARAT-I SEMİNE: Kıymetli damlalar.
KATARAT-I ŞADÎ: Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.
KATARAT-I UYUN: Göz yaşları.
KATRE-İ BÂRÂN: Yağmur damlası.
KAZARA: f. Kazâ olarak. Rastlayarak.
KERVANSARAY: Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)
KİBARANE: f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.
KİNDARANE: f. Kinci olarak, kindarcasına.
KİNNARAT: Bir nevi elbise. * Çalgılar, defler.
KÖŞELİ PARANTEZ: t. Cümleden tamamıyla ayrı "haşiye" gibi bir sözü içine alır.
KUSARA: İsteğin ve arzunun son derecesi.
LÂNE-İ HARAB: Bozulmuş yuva.
LÂRAYB: şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz.
LÂRAYBE FİH: Onda hiçbir şüphe yoktur.
LEŞKER-İ ARAMREM: Çok asker.
LEV'-İ GARÂM: Aşk ile, sevgi ile yanma.
Lİ-AYNİHÎ HARAM: Fık: Aslında herkes için haram olan şey.
LİGAYRİHÎ HARAM: Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.
LEŞKER-İ ARAMREM: Çok asker.
MABSARA: Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.
MAGARAT: (Magare. C.) Mağaralar.
MAKSARA: (C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr.
MA'NİDARANE: f. Mânâlı şekilde.
MANZARA: Dışarıyı görecek pencere.
MANZARANÎ: Gösterişli ve güzel adam.
MARAN: (Mâr. C.) f. Yılanlar.
MARATON: yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu.
MARAZ: Hastalık, illet, dert. Belâ.
MARAZ-I MÜSTEVLÎ: Salgın hastalık.
MARAZ-I SÂRÎ: Tıb: Bulaşıcı hastalık.
MARAZÎ: (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı.
MARAZİYYÂT: Hastalıklar ilmi, patoloji.
MA'SARA: (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.
MASHARA: Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil.
MASHARA-İ ÂLEM: Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.
MASHARA: (C: Mesâhır) Büyük taşlı yer.
MASLAHATKÂRÂNE: f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette.
MATARA: Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.
MECLİS-ARA: f. Meclisi süsleyen.
MEDEDKÂRANE: f. Medet ve yardım edercesine.
MEHD-ARA: f. Beşik süsleyen.
MEL'ANETKÂRANE: f. Lânete müstehak surette.
MESCİD-İ HARAM: Mekke-i Mükerreme'de ve içinde Kâbe'nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri. (Bak: Kâbe)
MESHARA: (C.: Mesâhir) Maskara.
MEST-İ HARAB: Çok sarhoş olmuş kimse.
MEŞ'AR-ÜL HARAM: Hac zamanında ziyaret edilecek muayyen yer. Cebel-i Kuzah, Müzdelife'de bir yerin ismi.
MEZARAT: (Mezar. C.) Kabirler. Mezarlar.
MİKYAS-ÜL HARARE: Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre.
Mİ'MARÂN: f. Mimarlar.
MİNARAT: (Minare. C.) Minareler.
MİNNETDARANE: f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.
MİN-TARAFİLLAH: Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle.
MİTHARA: (Tahâret. den) Matara.
MİZAB-I BÂRÂN: Yağmur oluğu.
MİZAN-ÜL HARARE: Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)
MUAKARA: Nefret etmek.
MUARAZA: Bir şeyden yan verip sapmak. * Biri ile yarışmak. * Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.
MUARAZA-İ BİL-HURUF: Söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. Sözlü mücâdele. (Bak: Muallekat-ı seb'a)
MUARAZA-İ BİS-SÜYUF: Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.
MUASARA: (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.
MUBASARA: Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması.
MUFARAKAT: Ayrılık, ayrılmak.
MUHABBETDARANE: Muhabbete yakışır şekilde.
MUHASARA: Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.
MUHASARA: Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.
MUHATARA: Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak. * Zarar. Ziyan. Korku. * Tehlike ve zarar ihtimali olan.
MUHATARA-İ İZMİHLÂL: Dağılma tehlikesi.
MUHATARAT: (Muhatara. C.) Zararlar, ziyanlar, hasarlar. * Korkular. Tehlikeler.
MUHAZARA: Yemiş olmadan henüz ham iken satmak.
MUHAZARA: (C.: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler. * Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma. * Konferans verme.
MUHAZARÂT: (Muhazara. C.) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.
MUHTASARAN: Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
MUHYİDDİN-İ ARABÎ: (Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)
MUKANTARAT: (Mukantara. C.) Köprüler. Kemer şeklinde olan yapılar.
MUKARAA: (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme. * Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları. * Bir şeyin taksiminde atışmak.
MUKARAZA: Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.
MUKATTARAT: (Mukattar. C.) Taktir edilmiş, damıtılmış sular.
MUSAARA: Büyüklük taslayarak birisinin yüzüne bakmayıp başını çevirmek.
MUSARAA: Pehlivanlık. Güreşmek. Güreşe tutuşmak.
MUSARAHA: Aşikâr ve açık.
MUSARAHATEN: Aşikâr ve açık olarak.
MUTAHHARA: (Müe.) Temizlenmiş. Kirleri giderilmiş.
MUTARAHA: Birbirine söz söyleme.
MUTARASSID: Gözleyen. Tarassud eden.
MUTARASSIDÂNE: f. Tarassud edene yakışır şekilde.
MUTLIK-UL ÜSÂRÂ: Esirleri salıveren, esirleri serbest bırakan.
MUVAFAKAT-I TARAFEYN: İki tarafın râzı olması.
MUVAKKARAN: Vakarla, ciddiyetle, ağırbaşlılıkla. * Ağırlanmış, saygı gösterilmiş olarak.
MUVARAT: Bir şeyi örtüp gizleme.
MUZARAA: Arşınla satma.
MUZARAA: Benzemek.
MÜBARAT: Bir kimsenin iş ortağından veya karısından, anlaşarak ayrılması.
MÜBTELÂ-Yİ MARAZ: Hastalığa tutulmuş.
MÜCARAHA: (Cerh. den) Karşılıklı birbirini yaralama.
MÜCARAT: Yürümekte yarışma. Yürümekte yarış etme.
MÜDARA: Dost gibi görünme. Yüze gülme. * Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek. * Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.) (Bak: Mümaşat)
MÜDARAT: (Dery. den) Dost gibi görünme, yüze gülme.
MÜDEHHARÂT: İstif edilmiş, yığılmış ni'metler. Biriktirilmiş mallar.
MÜFARAKAT: Ayrılık. Bir yere bırakıp gitmek. Dostlarından ayrı düşmek. * Fık: Karı-kocanın talâk veya fesh ile birbirlerinden ayrılmaları.
MÜKÂRAT: Kiraya verme. Kira ile tutma.
MÜMARAT: Çekişme, tartışma. Mücâdele.
MÜNASARA: Birbirine yardım etme. Muavenette bulunma.
MÜNAZARA: Karşılıklı konuşmak. İlmî ve kaideye uygun olarak yapılan münakaşa. Mübahese. (Bak: İnsaf)
MÜNAZARAT: (Münazara. C.) Görüşler, fikirler. Münazaralar. * Bediüzzaman Said Nursî'nin bir eserinin adı.
MÜRG-İ TARAB: Şarkı söyliyen. Hânende, okuyucu. * Güvercin. * Bülbül.
MÜRÜVVETKÂRÂNE: f. Yiğitçesine. Mertçesine. * Mürüvvetlicesine.
MÜSAMAHAKÂRÂNE: f. Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek.
MÜSARAA: (C.: Müsâraât) Acele etmek. Bir şeye doğru koşmak. Sür'atle teşebbüse geçmek.
MÜSARAAT: (Sür'at. den) Teşebbüs, girişme. * Sür'at ve acele etme.
MÜSARAATEN: Sür'atli ve acele olarak.
MÜSARAKA(T): (Sirkat. den) Hırsızlık, çalma.
MÜSTAHZARAT: (Müstahzar. C.) Hazırlanmış şeyler.
MÜSÜL-Ü FARAZİYYE: Farazî temsiller, hikâyeler.
MÜŞAHERE-HÂRÂN: f. Aylıklılar.
MÜŞARATA: şartlaşma.
MÜŞRİF-ÜL HARÂB: Harab olmağa ve yıkılmağa yüz tutmuş.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MÜTESAVİY-ÜT TARAFEYN: İki tarafı birbirine müsavi ve denk olan. (Bak: Hudus)
MÜVARAT: Gizlenmek. * Örtmek, setretmek.
MÜZARAA: Ziraat üzerine yapılan işler, ekincilikle ilgili olarak yapılan işler. * Toprağa, çalışmağa ve kazanca ortak olmak üzere kurulan şirket.
MÜZARAA: 75 - 90 cm. lik bir uzunluk ölçüsü olan zira' ile satma.
MÜŞARATA: Şartlaşma.
MÜTEKADİMÎN-İ ŞUARÂ: Eski şâirler.
MECLİS-ÂRÂ: Meclisi süsleyen.
NAKARAT: (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
NAMDARÂN: (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.
NASARA: Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
NAZAR-I HARAM: Haram nazar. Nâmahremlere bakmak. (Bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?" Dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafii'nin (R.A.) dediği gibi: Haram nazar, nisyan verir. Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda su'-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç def'a gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede o su'-i nazardan su'-i istimalât, umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor. Herkes, cüz'î küllî o şekvadadır. İşte, bu umumî hastalığın tezayüdiyle, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek bazılarda o su'-i nazarla hıfz-ı Kur'an'a sed çekilecek; o hadisin te'vilini gösterecek. $ K.L.)
NAZARAN: Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak, görerek.
NEBİYYÜ-L HARAM: Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
NEF U ZARAR: Kâr ve zarar.
NEMEK-HARAM: f. Tuz haini. * Mc: Nankör.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
NİYAZKÂRÂNE: Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
NUSARA: (Nasir. C.) Yardımcılar.
NEVAZİŞGÂRANE: f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
PARAFE: Fr. Kısa imza, işâret.
PARAGRAF: Yun. Düz yazıda bölümlerden herbiri.
PARALEL: Yun. Müvazi. * Geo: Bütün noktaları birbirinden aynı uzaklıkta olan çizgi veya hat, düzlük, satıh.
PARANTEZ: Yun. Cümle içinde geçen bir sözü, metin dışı tutmak için o sözün başına ve sonuna konulan işaret.
PARAV: f. Kocakarı, acûze.
PARAVAN(A): İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler. * Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde. * Gizleme vasıtası.
PARAZİT: Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması. * Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.
PERESTARÂN: (Perestar. C.) f. Kullar, köleler. * Hizmetçiler. * Dalkavuklar, yaltakçılık yapanlar. * Tapanlar, tapıcılar.
PİŞ-İ NAZARA GETİRMEK: Göz önünde bulundurmak.
PİŞ-İ NAZARA GETİRMEK: Göz önünde bulundurmak.
RAVZA-İ MUTAHHARA: Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha.
RIZA-YI TARAFEYN: İki tarafın isteği.
RİYAKÂRÂNE: f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla.
SAÂDET-SARAY: Saâdetli saray.
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE: Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor)
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL: İstikbalin saâdetli sarayı.
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET: Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti.
SADHEZARÂN: Yüzbinlerce.
SAHİLSARAY: Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM: Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
SAN'ATKÂRANE: f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
SANİHA-ÂRÂ: f. Hatıra gelen, akla gelen.
SARA: f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi.
SARA: Rengi değişmiş olan su.
SARA': Sararmış hanzal otu.
SARAD: Yer bağırsağı.
SARAH: Her şeyin hâlis ve safisi.
SARAHAT: Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
SARAHATEN: Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
SARAMET: Yiğitlik, mertlik.
SARARÎ: (C.: Sarariyyûn) Gemici.
SARASIR: (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
SARASIRA: Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
SARAT: Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.
SARAY: (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev.
SARSARA: Doğan sesi. * Horoz sesi.
SARSARANİ: (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
SENAKÂRANE: f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
SENG-İ HARA: Pek sert taş, kaya.
SERDARÂN: (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
SERİRARA: (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
SEYYARAT: (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
SÜHAN-ÂRÂ: f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
SÜKARA: (Sekren. C.) Sarhoşlar.
SİTAYİŞ-KÂRÂNE: Överek, medhetmek suretiyle.
ŞARAB: İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
ŞARAB-I TAHUR: Temiz ve helâl olan Cennet şarabı. Cennete mahsus şurub.
ŞARAPNEL: Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça.
ŞEHR-ÜL HARAM: Haram ayları. (Bak: Eşhür-ül hurum)
ŞEMATETKÂRANE: f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
ŞERARAT: Şerareler, kıvılcımlar.
ŞERARAT-I NEYYİRANE: f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
ŞUARA: (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
ŞUURDÂRÂNE: f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan)
ŞÜKARA: Sütlü deve. * Sütlü koyun.
ŞÜKARA: Sütlü deve. * Sütlü koyun.
TACDARANE: f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
TAKVİM-İ ARABÎ: Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.
TARA: f. Yıldız.
TARAB: Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.
TARAB-EFSÂ: f. Neşe ve ferahlığı artıran.
TARAB-ENDUZ: Ahenk kazanan.
TARAB-GÂH: f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
TARAB-NÂK: f. Sevinçli, neşeli, coşkun.
TÂRÂC: f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme.
TÂRÂC-GER: f. Yağmacı, çapulcu.
TÂRÂC-KERDE: f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
TARAF: Yan, yön. * Yer, memleket, ülke. Kıt'a. * Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak. * Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.
TARAFDAR: f. Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran.
TARAFDARÎ: f. Kayırıcılık, taraftarlık.
TARAFEYN: İki taraf. İki nihayet. * Dâvada karşılıklı iki hasım. Her iki taraf.
TARAFGİR: f. Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan.
TARAH: Uzak mekân.
TARAH: (C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet.
TARAHHUM: (Bak: Terahhum)
TARAİF: (Tarife. C.) Az bulunur şeyler.
TARAİK: (Tarikat. C.) Tarikatlar, meslekler.
TARAK: Bulutların bir yere toplanması. * Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.
TARAN: f. Karanlık.
TARANCİBİN: Kudret helvası.
TARARET: Semizlik, besililik, şişmanlık.
TARAS: İzdihamlık, çok kalabalık.
TARASRUS: Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak.
TARASSUD: Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme.
TARASSUDÂT: (Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.
TARAT: f. Çapul, yağma, talan.
TARATUN: Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.
TARAVET: Tazelik. Körpelik.
TARAVET-DÂR: (Terâvettar) f. Tâzece, eskimemiş, tâze.
TARAYYUH: Zayıflık, süstlük.
TARAZİ: Hoşnutlaşmak.
TARAZRUZ: (Taş) Parça parça olmak.
TARAZÜM: Üzümü ekmekle yemek.
TAZARRU'KÂRANE: f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
BÂRÂN Ü TEGERG: Yağmur ve dolu.
TEHDİDKÂRÂNE: f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
TEKRARAT: Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma.
TEKRARAT-I KUR'ANİYE: Kur'anda birbirinin aynı olan veya birbirine benzer âyetlerin tekrar edilmiş olması. (Bak: Kur'an, Mumya)(Tekrarat-ı Kur'aniyedeki i'cazın bir lem'asını beyan zımnında "Altı Nokta"dan ibarettir.Birinci Nokta: Kur'an bir zikir kitabı, bir duâ kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünkü zikir ve duâdan maksad sevaptır ve merhamet-i İlâhiyeyi celbetmektir. Malumdur ki: Bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevap kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde te'siri, te'kidi vardır.İkinci Nokta : Kur'an bütün beşerin tabakatına hitap ve deva olduğu için zeki, gabi, takiyy, şaki, zâhid, gayr-ı zâhid bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlâhiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur'anı tamamen ve dâima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler, bilhassa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki, herbir sure hemen hemen bir küçük Kur'an hükmünde olsun ki herkes suhuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur'anın sevabını kazanabilsin. Evet $ olan âyet-i kerime bu hakikati isbat ediyor.Üçüncü Nokta: Cismanî ihtiyaçlar, vakitlerin ihtilâflariyle tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ : Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hâcet her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza..Kezâlik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda "Allah" kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit "Besmele"ye, her saatta "Lâ İlâhe İllallah"a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza...Binaenaleyh âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işârettir.Dördüncü Nokta: Bilirsiniz ki: Kur'an bu metin din-i azimin esâsâtını ve İslâmiyetin erkânını te'sis ettiği gibi içtimaat-ı beşeriyyeyi tebdil eden bir kitaptır. Malumdur ki; müessis olan zat, vaz'ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sâbit kalır, takarrür eder, unutulmaz. Ve keza, Kur'ân beşerin muhtelif tabakalarından kali veya hâli yapılan suallere lâzım olan cevapları veren umumi bir mürşid-i mucibdir. Malum ya, sual tekerrür ederse cevap da tekerrür eder.Beşinci Nokta: Bilirsiniz ki; Kur'an pek büyük mes'elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikin kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslublarla tekrara ihtiyaç vardır.Altıncı Nokta : Bilirsiniz ki, her âyet için bir zâhir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala' var. Ve herbir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet, her yerde, öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zâhiren tekrar görünse bile hakikatta tekrar değildir. M.N.)
UHUVVETKÂRANE: f. Kardeşçesine, kardeş gibi olarak. Birlik, beraberlik ve karşılıklı sevgi ile.(Uhuvvetin sırrı: Şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip, onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek. L.)(Her ikinizin, Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir... Bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, Dininiz bir, Kıbleniz bir.. Bir bir yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... Ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği; ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlıyacak mânevi zincirler bulundukları hâlde; şikak ve nifaka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakiki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise aklın sönmemiş ise anlarsın! M.)
URUK-U İNSANİYETKÂRANE: f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
UŞARA: Uzunluğu on zira' miktarı olan.
ÜSARA: (Bak: Üsera)
ÜVEYS-EL KARANÎ: Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u canı ile bağlı kalmıştır. Sıffîn Muharebesinde Hz. Ali'nin (R.A.) askerleri arasında şehid düşmüştü. (Hi: 37) Veys diye de anılır.
VAHDET-ÂRÂM: f. Dinlendirici, rahat yer.
VARA': Haramdan ve yaramaz işlerden sakınmak.
VARAKA: Tek yaprak hâlindeki kâğıt. * Nebât yaprağı. Maden yaprağı. Kitap yaprağı. * Hasis kimse. * Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği sırada Hz. Hatice vâlidemizin (R.A.) hâdiseyi kendisine bildirdiği ve o zamanın meşhur bir âlimi olan Varaka İbn-i Nevfel'in adı.
VARAKÎ: Yaprakla ilgili. * Yaprak biçiminde.
VARAKKERDAN: f. Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse.
VARAKPARE: f. Kâğıt parçası. * Küçük yaprak. Yaprak parçası. * Ehemmiyetsiz yazı, tezkere.
VEYSEL KARANÎ: (Bak: Üveys-el Karanî)
YARA: f. Güç, kuvvet, kudret, takat.
YÂRÂN: f. Dostlar. Sâdık arkadaşlar. Sevgililer.
YÂRÂN-I AŞK: Âşıklar, aşk dostları.
YÂRÂN-I SAFÂ: Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.
YARANE: f. Dostça.
YETİM-ÜT TARAFEYN: Anası ve babası ölmüş çocuk. Anadan babadan yetim kalmış çocuk.
ZAHARA: Ev eşyası.
ZAMPARA: (Aslı "zenpare"dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlâksız erkek.
ZARAAT: (Derâat) Alçalma. Kendini küçük görme, küçültme.
ZARAFET: Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.
ZARAFET-PERVER: f. Zarafete düşkün olan, zarifliği seven.
ZARAGIM: (Zırgam. C.) Arslanlar.
ZARAİF: Zârif, ince, hoş şeyler.
ZARAR: Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması. Ziyan. Kayıp.(Zarar, birşeye dahil olan eksikliktir ki, hastalık veya körlük, topallık gibi sakatlık demektir. Nitekim anadan doğma a'maya ve pek zayıf hastaya darir denilir. Mühimmat ve levazım tedarikinden âciz olmak da bu mânadadır. Binaenaleyh zararlılar; dertli, sakat, âciz, özürlülerdir. Bunların gayrı olan gayr-i uli-z zarar ise, sahih, salim ve kadir olanlar demek olur. E.T.)
ZARAR-I ÂMM: Umumla ilgili zarar.
ZARAR-I BEYYİN: f. Meydanda ve âşikâr olan zarar.
ZARAR-I HASS: Bir veya bir kaç şahsa âit olan zarar.
ZARAR-I MAHZ: Fık: Kendisinin faydası yerine zararı olan.
ZARAR-I MA'NEVÎ: Huk: Tazminat. Manevî zarar ve ziyan.
ZARAR-DİDE: f. Zarar görmüş olan. Ziyana, kayıba, noksanlığa uğramış olan.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ÂRÂB : (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...