Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ARİS: Gerdek. Hacle.
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO: (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT: yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞ: f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
ARİŞ: Samandan yapılan bir çeşit ev.
Çardak, asma çardağı.
Sundurma, takdim ettirme.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
İçerisinde 'ARİŞ' geçenler
ARİSTATALİS: Yunan feylesofu Aristo.
ARİSTO: (Doğum : M.Ö. 384) Yunan filozoflarından olup Eflatun'un talebesidir. Mantık, ahlâk, siyaset, iktisad, felsefe kitapları vardır. Ruhun bakiliğine inanırdı. Tecrübeden ziyâde akla fazla kıymet verdiğinden çok yanılmıştır. (Silsile-i felsefenin en mükemmel fertleri ve o silsilenin dâhileri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Fârâbi gibi adamlar "İnsaniyetin gayet-ül gayâtı : (Teşebbüh-ü Bil-vâcib) dir. Yâni Vacib-ül Vücud'a benzemektir." deyip fir'avunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak, esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva-i şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderic olan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar...Nübüvvet ise: Gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiyye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiyyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlâhiyyeye istinad, fakrını görüp rahmet-i İlâhiyyeye itimad, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyyeden istimdad, kusurunu görüp afv-ı İlahiyyeye istiğfar, naksını görüp kemâl-i İlahiyyeye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.İşte diyanete itâat etmiyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene'nin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünema bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış. S.)
ARİSTOKRASİ: yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.
ARİSTOKRAT: yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
AZARİŞ: f. İncitme, kalb kırma.
ARİŞÎ: f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
BAHARİSTAN: f. İlkbaharın hüküm sürdüğü zaman. * Yeşil ve çiçekli yer. * Molla Câmi'nin eseri.
BÂRİŞ: f. Yağmur. * Sağnak.
BEYARİŞ: f. Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak.
BİMARİSTAN: f. Tımarhane. * Hastahane.
BÜHARİSE: Altın ve gümüşten üç kıntar veya üçyüz rıtıl.
CARİS: Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.
DARİS: (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş.
DARİS: Çetin huylu kimse.
DARİŞ: Siyaha boyanmış kara deri.
DEHARİS: Belâ. Şiddet.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A.): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
EBU-L HARİS: Arslan.
EBU KATADE HARİS BİN RİB'İY (R.A): Ensardan ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süvarilerindendir. 170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uhud Gazvesinden itibaren bütün muharebelere iştirak etmiş bir kahraman olup 74 tarihinde 80 yaşında iken Medine'ye avdetinde vefat etmiştir. (R.A.)
FARİS: İran. İranlı. * Binici, süvâri. * Ferasetli, anlayışlı. * İrandaki Şiraz vilâyeti.
FARİSAN: (Fâris. C.) Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş devrelerinde eyâletlerde hudutlardaki muhafız askerler.
FARİSÎ: Acemce, Farsça. İran'la alâkalı ve ona müteallik. İran dili veya halkı ile alâkalı olan.
FARİSİYYAT: Fars edebiyatı, İranlıların edebiyatı.
FEVARİS: (Fâris. C.) Atlılar, biniciler.
GARÎSE: Yeni dikilmiş fidan.
GÜVARİŞ: f. Sindirime yarıyan şeyler, hazme yardımı olan şeyler.
GÜZARİŞ: f. Rüya tâbir etme.
GÜZARİŞ: f. Geçiş, geçme.
HALÎC-İ FÂRİS: Basra körfezi.
HANDEHARİŞ: f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HARIS: Hırslı olan, haris.
HARISA: İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara.
HARİS: Süngü demiri. * Soğuk olan şey.
HÂRİS: Eken, ekici. Çiftçi.
HÂRİS-İ GAYUR: Çalışkan ve gayretli çiftçi.
HÂRİS: Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen.
HÂRİS-İ VATAN: Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi.
HARİS: Son derece hırslı olan.
HARÎS: Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı.
HARÎS-İ CÂH: Mevki, makam ve rütbe düşkünü.
HARÎS-İ ŞÖHRET: şöhret ve nam düşkünü.
HARÎSA (HÂRİSA): Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı.
HARÎSANE: f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla.
HARÎSET: (C.: Harâyis) Zayıf deve.
HARİSTAN: f. Çalılık, dikenlik.
HARÎSUN ALEYKÜM: Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir.
HARİŞ: f. Kaşınma, kaşıma.
HARÎŞ: Bir cins yılan.
HATARİŞ: Deprenmek.
HİSSİYAT-I MÜTEVARİSE: Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi)
HUMARİS: Sağlam, şiddetli, katı.
HARÎS-İ ŞÖHRET: Şöhret ve nam düşkünü.
KANKARİS: Börek.
KARIS: Ekşi yoğurt.
KARISA: (C. Kavâris) İncitici söz.
KARİS: Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.
KARSA (KARİSÂ): Bir hurma cinsi.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KERARİS: (Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.
MAGARİS: (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.
MARİSTAN: f. Hastahâne.
MEDARİS: Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.
MEFARİŞ: (Mefruş. C.) Kadın eşler.
MEKARÎS: (Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.
MEVARÎS: Miraslar. Verasetle nâil olunan mülk ve mallar.
MEZARİSTAN: f. Mezarlık.
MÜTEDARİS: Ders ile meşgul olan, okuyup yazan.
MÜTEHARİŞ: Hırıldaşıp dalaşan, tehârüş eden.
MÜTEVARİS: (Veraset. den) Birinden diğerine vâris olup kalan. Babadan oğlu geçen, tevarüs eden.
NARİS: f. Ham meyva.
NİGÂRİSTAN: f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
NİGÂRİŞ: f. Resim yapma. Tasvir yapma.
SELMAN-I FARİSÎ: İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.)
SİPARİŞ: f. Ismarlamak, ısmarlayış.
ŞİKARİSTAN: f. Av yeri, avı çok olan yer.
TARİS: Kavi, kuvvetli.
VÂRİS: Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. * Mirasçı. Kendisine miras düşen. Mirasa konan. Vefat eden birisinin maddî veya manevî mal ve mülkünde kullanmaya, tasarrufa salâhiyetli olan.
VÂRİSÎN: (Vârisûn) Vâris olanlar. Vârisler.
VARİŞ: Bir topluluk yemek yerken davetsiz olarak yemeğe katılan kimse.
ZARİS: Taşla yapılmış kuyu.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ARİSTATALİS : Yunan feylesofu Aristo.
ARIK : Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...