Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ARIK: Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki.
ARİK: Asil haseb ve neseb ehli olan.
İçerisinde 'ARİK' geçenler
ALÂMET-İ FÂRİKA: Ayırıcı işaret. Damga.
ALÂ-TARİK-İL İCMAL: Kısaca, icmal yoluyla.
ALÂ-TARİK-İL MÜNAVEBE: Nöbetleşe, münâvebe yoluyla.
ASLAH TARİK: En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
BARİK: Şimşek. Işık. Şimşekli bulut. Yıldırım parıltısı.
BARÎK: f. İnce. Nârin. Dakik.
BÂRİKA: (C: Berâik) Üzerine biraz yağ dökülmüş olan süt. * (C.: Bevârık) Parıltı. Parıldayan.
BÂRİKA-İ HAKİKAT: Hakikatın parıltısı ve parlaklığı. Hakikat nuru.
BÂRİKA-ÂSÂ: şimşek gibi.
BARİKAT: Fr. Bir yolu kapamak üzere, ele geçirilen her türlü eşyadan faydalanılarak meydana getirilen engel.
BARİK-BÎN: f. İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren.
BARİK-NÜMA: f. Işıklı. Parlak.
BASARIK: Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
BATARİKA: (Batrik. C.) Patrikler.
BEVARİK: (Bârika. C.) Şimşek ve yıldırım parıltıları. * Parıltılar, gözleri kamaştırıcı olan şeyler.
BEVÂRİK-İ SÜYUF: Kılıçların parıltıları.
BİT-TARİK-İL ULA: Birinci usul veya yol ile. Elbetteki. Evleviyetle.
EBARİK: (İbrik. C.) Su kapları, ibrikler.
EBARİK: Balçıklı, kumlu yer. * (Ebrak. C.) Alaca atlar.
ESHEL-İ TARİK: En çıkar yol. En kolay ve kestirme olan yol.
ESLEM-İ TARİK: Yolun en selâmetlisi. En selâmetli yol.
FÂRIK: (Fârıka) Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet.
FÂRIKAT: Farkedenler, ayıranlar, farkediciler.
GARİK: Suda boğulmuş.
GARİKUN: Katran köpüğü.
HADD-İ KAT'-İ TARÎK: Huk: Yolkesenlere verilecek ceza.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HÂFE-İ TARÎK: Yol kenarı.
HARIK: Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan.
HÂRIK-I ÂDE: Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde.
HARIK: Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.
HARİK: Omuz küreklerinin arası.
HARÎK: Yangın, ateş.
HARÎK-I KEBİR: Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi.
HARÎK: Erkekliği olmayan adam.
HARİK: Zeyrek akıllı kimse.
HÂRİKA: İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli.
HÂRİKA: Ateş, nâr, od.
HÂRİKA-İ SEVDÂ: Aşk ateşi.
HARÎKA: Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası.
HÂRİKA-PİŞE: f. Hârikalı. Hârika işler yapan.
HÂRİKAT: (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler.
HÂRİKAVÎ: Harika cinsinden, harika gibi.
HÂRİKULÂDE: Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey.
HARÎK-ZEDE: (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse.
HASSA-İ FARİKA: Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet.
HAVARIK: (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi.
HAVARIK-I ÂDE: Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler.
İKTİMAN-I SÂRIK: Hırsızın gizlenmesi.
INTIFA-YI HARİK: Yangının sönmesi.
İRAE-İ TARİK: Yol gösterme. Kılavuzluk etme.
İTFA-Yİ HARİK: Yangının söndürülmesi.
KARIK: Düz yer.
KARİKATÜR: Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.
KAT'-I TARİK: Yol kesicilik.
KATI-UT TARİK: Yol kesen, eşkiya.
KERMARİK: Ilgın ağacının koruğu.
KIYAS-I MAALFÂRIK: Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.
KUTTA-İ TARİK: Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar.
LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK: Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.
LEYL-İ TÂRIK: Karanlık gece.
MAAL-FARIK: Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.
MAARİK: (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.
MARIK: Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan.
MATARIK: (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri.
MEFARİK: (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.
MEŞARIK: Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.
METARIK: (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar.
MEZARİK: (Mızrâk. C.) Mızraklar, kargılar.
MÜFARIK: (Fark. dan) Ayrılan, ayrılmış. Müfarakat eden.
MÜŞARİK: (Şirket. den) Ortak, şerik. Bir işte birlikte bulunan. * Birlikte iş yapanlardan herbiri. Ortakların beheri.
MÜTARİK: Karşılıklı olarak terkeden, bırakan. Mütâreke eden.
MÜTEDARİK: (Derk. den) Tedârik eden, hazırlıyan. * Yetişip ulaşan.
MÜTEFARİK: Ayrı ayrı. Bir birinden farklı olan.
MÜTEŞARİK: Birbiriyle ortak olan.
MÜTETARİK: Bir işi bırakmakta olan.
NEMARIK: (Nemraka. C.) Yastıklar.
SÂRIK: (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
SÂRIKANE: f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
SARİK: (Bak: Sârık)
SÜMMET-TEDARİK: Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş.
ŞARIK: Çıkan, tulu' eden. * Parlayan.
ŞARIKA: (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
ŞARİK: (C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim.
ŞEVARIK: (Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
ŞÜBHE-İ TÂRIK: Zulmetten gelen şüphe belâsı.
TÂRIK: Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre)
TÂRIK SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir.
TÂRİK: Terkeden, vazgeçen, bırakan.
TÂRİK-İ DÜNYA: Hevâ ve hevesi terkeden. Dünyanın fâni olan cihetini terkedip Allah rızası yolunda olan.
TÂRİK-ÜS SALÂT: Namaz kılmayı terketmiş olan kimse.(Çok tembellerden ve târik-üs salâtlardan işitiyoruz; diyorlar ki: Cenab-ı Hakk'ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân'da çok şiddet ve ısrar ile ibâdeti terkedeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdit ediyor. İtidalli ve istikametli ve adaletli olan ifade-i Kur'âniyeye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hataya karşı, nihayet şiddeti gösteriyor?Elcevab: Evet, Cenab-ı Hak, senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen, ibadete muhtaçsın; mânen hastasın. İbadet ise, mânevi yaralarına tiryaklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbat etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilaçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?.. Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.Amma Kur'ânın, terk-i ibadet hakkında şiddetli tehdidatı ve dehşetli cezaları ise; nasılki bir Padişah, raiyetinin hukukunu muhafaza etmek için; âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatasına göre, şiddetli cezaya çarpar. Öyle de; ibadeti ve namazı terk eden adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin raiyeti hükmünde olan mevcudatın hukukuna ehemmiyetli bir tecavüz ve mânevi bir zulüm eder. Çünkü; mevcudatın kemalleri, Sânia müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibadet ile tezahür eder. İbadeti terkeden, mevcudatın ibadetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit ibadet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektub-u Samedani ve birer âyine-i Esmâ-i Rabbaniye olan mevcudatı âlî makamlarından tenzil ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perişan bir vaziyette telâkki ettiğinden, mevcudatı tahkir eder; kemalâtını inkâr ve tecavüz eder. Evet herkes; kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenab-ı Hak, insanı, kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususi bir âlem vermiş. O âlemin rengini, o insanın i'tikad-ı kalbîsine göre gösteriyor. Meselâ; gayet me'yus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve me'yus suretinde görür... gayet sürurlu ve neş'eli, müjdeli ve kemal-i neş'esinden gülen bir adam; kâinatı neş'eli, güler gördüğü gibi, mütefekkirâne ve ciddi bir surette ibâdet ve tesbih eden adam; mevcudatın hakikaten mevcud ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür.. gafletle veya inkârla ibadeti terkeden adam; mevcudatı, hakikat-ı kemalâtına tamamiyle zıd ve muhalif ve hatâ bir surette tevehhüm eder ve mânen onların hukukuna tecavüz eder. Hem o târik-üs-salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs-i emmâresinden almak için, dehşetli tehdit eder. Hem netice-i hilkatı ve gaye-i fıtratı olan ibadeti terk ettiğinden, hikmet-i İlâhiyeye ve meşiet-i Rabbaniyeye karşı bir tecavüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.Elhasıl: İbadeti terkeden, hem kendi nefsine zulmeder; -nefs ise, Cenab-ı Hakk'ın abdi ve memlüküdür- hem kâinatın hukuk-u kemalâtına karşı bir tecavüz, bir zulümdür. Evet, nasılki küfür mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemalâtını bir inkârdır. Hem hikmet-i İlâhiyyeye karşı bir tecavüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstahak olur.İşte bu istihkakı ve mezkur hakikatı ifade etmek için, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül-Beyan; mu'cizane bir surette o şiddetli tarz-ı ifadeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat-ı belâgat olan mutabık-ı muktezâ-yı hale mutabakat ediyor. L.)
TARİK: f. Karanlık.
TARÎK: Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası.
TARÎK-İ ÂMM: Herkesin geçmesine mahsus yol.
TARÎK-İ BERZAHİYE: Berzaha giden ve ona ait yol.
TARÎK-İ CEHRÎ: Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)
TARÎK-İ NAKŞÎ: Şeyh Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerinin kurduğu tasavvuf yolu. (Bak: Nakş-bendî)(Tarîk-i Nakşî'de dört şeyi bırakmak lâzım: Hem dünyayı, hem nefis hesabına âhireti dahi maksud-u hakiki yapmamak; hem vücudunu unutmak; hem ucbe, fahre girmemek için bu terkleri düşünmemektir. S.)
TARİKAT: Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
TARİK-BAHT: f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
TAVARIK: (Târika. C.) Gece gelen belâlar.
TEFARİK: Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
TEFARİK-UL ASÂ: Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
ÜMM-ÜT TÂRIK: Deve kuşu.
ÜMM-ÜT TARÎK: Ulu yol. Yüce yol.
VARİK: (C: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap. * Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.
YENARIK: Yassı bilezik.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ARINMAK : t. Temizlenmek, pâk olmak.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...