Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ARE: Borç olarak alınan veya verilen şey.
AREB: Şehir ehli olanlar.
Mide fesâdı.
AREB: Çok açıkgöz, en akıllı.
ÂREC: f. Dirsek, kolun arka tarafı.
AREC: Topallık, aksaklık.
ARECAN: Aksak ve topal kişinin yürümesi.
AREFE: Kurban bayramından bir evvelki gün.
AREKİYYE: Zinâkâr kadın.
AREKREK: Aceleci, acul.
Kuvvetli büyük deve.
AREMET: Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
AREMİDE: f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
AREMREM: Kalabalık ordu, çok fazla asker.
AREN: Davar ayağında olan kuru kemre.
Yarık.
Bir nesne yumuşak olmak.
ARENC: f. Dirsek.
Gidiş, tarz, usül, metod.
ARENDE: f. Birşey getiren kimse.
ARENG: f. Dirsek.
Dert, keder.
Hile, dubârâ.
Tarz, tavır, üslüb.
Vali, hakim.
Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
AREOMETRE: yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.
ARES: Hayranlık.
ARESTE: f. Süslenmiş, bezenmiş.
ARET: f. Dirsek.
İçerisinde 'ARE' geçenler
AFARET: İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
AKVAREL: Sulu boya resim.
AMARE: (C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
AMARE-GİR: f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
AR'ARE: Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
ARARE: (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
ARÂZİ-İ MÜBÂREKE: Mübarek yer olan Hicaz.
AREB: Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı.
AREB: Çok açıkgöz, en akıllı.
ÂREC: f. Dirsek, kolun arka tarafı.
AREC: Topallık, aksaklık.
ARECAN: Aksak ve topal kişinin yürümesi.
AREFE: Kurban bayramından bir evvelki gün.
AREKİYYE: Zinâkâr kadın.
AREKREK: Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
AREMET: Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
AREMİDE: f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
AREMREM: Kalabalık ordu, çok fazla asker.
AREN: Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
ARENC: f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
ARENDE: f. Birşey getiren kimse.
ARENG: f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
AREOMETRE: yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.
ARES: Hayranlık.
ARESTE: f. Süslenmiş, bezenmiş.
ARET: f. Dirsek.
ASARE: Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE: f. Sayı, hesab.
AŞ-KÂRE: f. Aşçı.
ATEŞ-PARE: f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
AVARE: f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
AVAREGÎ: f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
AVARESER: f. Başıboş.
AZARENDE: f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
BAGARE: Şiddetle yağan yağmur.
BAHARET: Üstünlük, seçkinlik.
BAHARET: Galip olmak.
BALAREV: f. Yüksekten giden.
BARE: f. At. * Zülf. * Kal'a, kale. * Def'a, kerre.
BAREKALLAH: Allah mübarek etti. Allah mübarek etsin. Hayırlı ve bereketli olsun.
BAREKTE: Sen mübarek ve bereketli eyledin (meâlinde dua).
BAREM: Fr. Devlet memurlarının aylıklarını tasnif ve tanzim eden, miktarlarını gösteren sistem veya cetvel.
BARENDE: f. Yağdıran, yağdırıcı.
BASARET: (Bak: Besaret)
BATÎ-ÜL HAREKE: Davranış ve hareketi ağır.
BE-ZİYARET: (Berâ-yı ziyâret) Ziyaret için. Ziyaret maksadı ile.
BEDR MUHAREBESİ: Bedir, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer olup; Hz. Peygamber Efendimizin hicretinin ikinci senesi orada Kureyşîlere karşı kazandıkları muzafferiyetle meşhurdur. Bedir, bir ovanın kenarında olup Mescid-ül Gamame isminde bir câmi ve Bedir muharebesinde şehid olan sahabelerden 13 zâtın türbeleri mevcuttur. Bedir harbi, Ramazanda Cuma günü vuku bulup Peygamber Efendimizin (A.S.M.) maiyetinde 320 kişi vardı. Bunların sekseni muhacirînden, gerisi ensardandı. Kureyş kervanı ile Şam'dan dönen Ebû Süfyan'ın önüne çıkılmış iken, Ebû Süfyan haber alarak Mekke'den yardım istemiş, Ebû Cehil'in maiyetinde Mekke'den gelenlerle beraber Kureyşliler 1000 kişi kadar olmuşlardı.
BEKÂRET: Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.
BELAREK: f. İyi su verilmiş kılıç, çelik. * Ok temreni, ok mahfazası.
BERARENDE: f. Üste getiren, üzerine çıkaran.
BERÂY-I TİCÂRET: Ticâret için. Ticâret maksadı ile.
BESARE: f. Sofa, salon. Divanhâne.
BESÂRE-NİŞİN: f. Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi.
BESARET: Göz açıklığı. Dikkatle bakış.
BEŞARE: (C.: Beşâir) Hüsn, güzellik, cemâl.
BEŞARET: (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BETARE: Eksiklik, noksanlık.
BEYARE: f. Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi.
BEYZARE: Büyük ve uzun sopa.
BÎ-ÇARE: f. Çaresiz. Zavallı. Şaşkın.
BÎ-ÇAREGÂN: f. Zavallılar. Biçareler.
BÎ-ÇAREGÎ: f. Zavallılık, biçarelik.
BÎ-ÇAREVÂR: f. Zavallı gibi, biçare gibi.
BİDARE: f. Tutkun, âşık, düşkün.
BÎ-GAREZ: f. Garezsiz. * Taraf tutmıyan, tarafsız.
BÎ-HAREKET: f. Kımıldamıyan, hareketsiz.
BİMARE: f. Hasta, alil. * Muharebeler veya akınlar esnasında ele geçirilen kadın esirlerin ayrıldıkları sınıflardan birinin adı.
BİŞARET: (Bak: Beşâret)
BÎ-VARE: f. Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib.
BİZARE: f. Desise, hile, tuzak.
BÜZARE: Üst dudakta fazlalık olarak sarkık deri olması.
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BEŞARE: (C.: Beşâir) Hüsn, güzellik, cemâl.
BESÂRE-NİŞİN: f. Sofada oturan, uşak, hâdim, hizmetçi.
CEDGARE: f. Reyler, tedbirler, çeşit çeşit yol.
CEHARET: Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.
CEM'ARE: Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar. * Kabile ismi. * Küçük kuş.
CERRARE: Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.
CESARET: Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk.
CESARET-İ MEDENİYE: Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.
CİĞER-PÂRE: f. Sevgili yavru, evlâd.
CİHAREN: (Cehr. den) Alenen, açık olarak.
CİNARE: Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.
Cİ'ZARE: Kısa boylu tıknaz kimse.
CİZARET: Deve kasaplığı.
CÜZARE: Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)
DAAR (DAÂRE): Fısk. * Kapmak. * Yaramazlık.
DÂLL-İ Bİ-L İBARE: (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder. (Ist. Fık. K.)
DALL-İ Bİ-L İŞARE: (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak.Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bi-l işâre" delâlet etmiş olur. Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç bir şahsa vermem" sözü bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye ile" "bi-l işare" delâlet eder.)"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir" ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir." (İst. Fık. K.)
DARARE: Gözsüzlük.
DARE: f. Vazife, görev, ödev.
DARENDE: f. Saklayan, tutan. * Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren.
DAREYN: Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
DERARE: Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.
DERECE-İ HARARET: Isı derecesi.
DEVVARE: Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel.
DİBARE: (C.: Dibâr) Bir evlek yer.
DİL-İ ÂVÂRE: Serseri gönül.
DİVAN-I DEÂVÎ NEZARETİ: Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.
EGARE: f. Kandırma, kışkırtma, teşvik etme.
EHL-İ GARET: Yağmacı, çapulcu.
EHL-İ HADARET: şehirlerde yaşayan. Medeni.
ELMAS-PARE: Elmas parçası. * Mc: Çok güzel.
EMARE: Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.(Gizli olan umura Şeriat emarelere göre hükmeder. İ.İ.)
EMARET: Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.
EMMARE: Emreden. Zorlayan. Cebreden.
ENGARE: f. Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. * Hikâye, efsâne, roman, kıssa. * Başdan geçen bir olayı tekrarlama. * Hesap defteri. * Utanarak geri geri çekilme.
ESARET: Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
ESARET-İ HAYVANÎ: Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
FAHHARE: Ağaç kap.
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FEVVARE: Fıskıye, su fışkırtan şey.
ÇÂRE: f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def'a. * Ayrılık.
ÇARE-İ HALÂS: Kurtuluş çaresi.
ÇÂRE-CU: f. Çâre arıyan.
ÇÂRE-SÂZ: f. Çâre bulan.
GADDARE: Arapların cenbiyesine benzer pala nev'inden bir silâh.
GAHVARE: f. Beşik.
GAMARE: Bönlük, ahmaklık, bilmezlik.
GARET-GER: Yağmacı. Çapulcu.
GARARE: (C: Garâyir) Büyük kıl çuval, harar. * Gafil olmak.
GARE: (C: Gârât) Bükmek.
GAREB: Gümüş kadeh. * Kavak ağacı. * Havuzla kuyu arasına dökülen su. * Bir nevi koyun hastalığı.
GARED: Güzel ses.
GARENG: f. Çığlık, feryat.
GARER: Sonu mâlum olmayan, neticesi bilinmeyen.
GARES: Açlık.
GARET: (A, uzun okunur) Yağmacılık. Düşmanın malını yağma etmek. * Göbek.
GARETGER: (A, uzun okunur) f. Yağmacı. Çapulcu.
GARETGERÂN: f. Yağmacılar, çapulcular.
GAREYN: (A, uzun okunur) Alt ve üst çene, yâni ağız. * İki gar.
GAREZ: Kayıştan yapılan üzengi. * Ağaç üzengi.
GEHVARE: f. Beşik.
GEHVARE-GER: f. Beşikçi.
GEHVARE-NİŞİN: f. Beşikteki çocuk.
GEVARE: (Gehvâre) Beşik.
GIFARE: Kat kat bulut. * Başa örtülen bez parçası. * Yama.
GUBARE: f. Sığır ağılı, mandıra. * Sığır sürüsü.
GULAMPARE: Dost, sevgili, mahbup. (Halk ağzında kulampara şeklinde kullanılır.)
GÜHER-PARE: f. Mücevher parçası.
GÜVARENDE: f. Hazmedilmesi kolay.
GÜZARE: f. Rüyâ tâbir etme, düş yorma.
GÜZARENDE: f. Geçen, geçici. Geçiren, geçirici.
GEHVARE-NİŞİN: f. Beşikteki çocuk.
HÂCC-ÜL HAREMEYN: Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HADARET: Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HAKARET: Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HARARET: Sıcaklık.
HARARET-İ GARÎZİYE: Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARARET-İ HEVÂ: Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
HARARET-BİN: f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
HARE: f. Kaya, sert taş. * Bir cins dalgalı kumaş.
HARE: f. Yiyecek.
HAREC: Darlık, zorluk, sıkıntı. * Dar yer, sık ağaçlı yer. * Günâh.
HARED: Hışım etmek. * Menetmek, engel olmak.
HAREKÂT: (Hareket. C.) Hareketler.
HAREKÂT-I HARBİYE: Harp harekâtı.
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE: Müşterek hareketler, beraber davranışlar.
HAREKE: Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil.
HAREKET: Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı.
HAREKET-İ ARZ: Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.
HAREKET-İ DÂHİL: Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır.
HAREKET-İ MER'İYYE: Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket.
HAREKET-İ MİHVERİYE: Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.)
HAREKET-İ MÜSTAKİME: Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket.
HAREM: Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)(Tesettür kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarından kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. L.)
HAREM-İ ŞERİF: Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı.
HAREMEYN: İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREM-SERAY: Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi.
HARES: (Haris. C.) Bekçiler, muhafızlar.
HARES: Dilsizlik, ebkemiyyet.
HAREŞE: Sinek.
HAREZ: (C.: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz.
HAREZE: (C.: Harez-Harezât) Boncuk.
HARRARE: Gürleyerek, çağlayarak akan su.
HARZEM (HAREZM): Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
HASARET: Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET: Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HAŞEB-PARE: f. Tahta parçası. Yonga.
HATARE: Hürmetli ve izzetli olmak.
HAT'ARE: Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.
HÂTEM-İ SADARET: Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HATT-I HAREKET: Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı.
HAVARE: f. Yiyecek, azık.
HAZARET: (Bak: Hadâret)
HAZEF-PARE: f. Çanak çömlek parçası, kırığı.
HEMARE: Her zaman, her an, dâima.
HEM-VARE: f. Her zaman, dâima.
HEY'ARE: Bir yerde karar etmeyen kadın.
HEYZÜM-PÂRE: f. Odun parçası.
HEZAREN: Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış.
HEZARPARE: f. Bin parça, çok ufak.
HIDARE: Oturma, ikamet.
HIMARE: (C.: Hamâyir) Ayak üstü. * Havuzun etrafına koydukları taş. * Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.
HIYARE: Otsuz, otu olmayan yer.
HİCARE: (C.: Hıcer) Su üstünde olan kabarcık. * Taş.
HİÇKÂRE: f. İşi rast gitmeyen.
HİNSARE: Küçük ve kısa.
HİYAMİYYE NEZARETİ: Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire.
HUDARE: Deniz.
HUDARET: Yeşillik. Sebze.
HUFARE: Ahd. * Ücret. * Hayâ şiddeti.
HUSARE: Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar. * Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi. * Şirâ sıkıntısı. * Her nesnenin fenâsı.
HUŞARE: Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler. * Her şeyin kötüsü.
HÜSN-Ü HAREKET: Güzel muamele yapma, iyi muamelede bulunma.
HÜSN-Ü İDARE: İyi idare etme.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHAB: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAREŞE: Sinek.
İADE-İ ZİYARET: Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.
İARE: Emaneten vermek. Bir malın kullanılmasından karşılık istemiyerek meccanen başkasına vermek.
İARE-İ MUKAYYEDE: Bir mülkün kayıd ve şartlarla birine ödünç olarak verilmesi.
İARE-İ MUTLAKA: Bir mülkün, bir eşyanın sâhibi tarafından hiç bir şart ve kayda bağlı kalmayarak başka birine ödünç verilmesi.
İARETEN: İare olarak. Emaneten.
İBARE: Bir fikri anlatan bir veya birkaç cümlelik yazı. Parağraf. * İbretli ders veren söz. (Bak: İbaret)
İBARE: Helâk etmek.
İBARE-SENC: f. Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen.
İBARET: Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek. * Rüya tabir etmek.
İCARE: Kira. Gelir, irâd. Ücret. * Fık: Belli bir menfaati belli bir karşılık ile satmak.
İCARE-İ AKAR: Ev, dükkân, arsa gibi yerlerin kirası.
İCARE-İ FÂSİDE: İn'ikad şartlarını câmi' olduğu halde sıhhat şartlarını tamamen veya kısmen cami olmayan icaredir. Bu, aslen meşru olduğu hâlde vasfen meşru bulunmamış olur. Binaenaleyh böyle bir icareyi mucir ile müstecirden herhangi biri fesh edebilir.
İCARE-İ GAYR-İ MÜN'AKİDE: İn'ikad şartlarını tamamen veya kısmen câmi' olmayan icaredir ki, buna "İcare-i batıla" da denir.
İCARE-İ MEVKUFE: Başkasının hakkı taalluk edip icazeti lahık olmadıkça nâfiz olmayan icaredir.
İCARE-İ MÜECCELE: Sonradan alınacak kirâ.
İCARE-İ MÜN'AKİDE: Bey'ide olduğu gibi in'ikad şartlarını tamamen câmi' olan icaredir.
İCARE-İ MÜNECCEZE: Bir şeyi akd-i icare ânından itibaren kiraya vermektir. Akd zamanında kiranın başlangıcı söylenmezse kira, bir icare-yi müneccezeye haml olunur.
İCARE-İ MÜSANEHE: Yıllık olarak yapılan icaredir. Bir hanenin bir yıl müddetle kiraya verilmesi gibi.
İCARE-İ MÜŞAHERE: Aylık olarak yapılan icaredir. Bir haneyi bir aylığına kiraya vermek gibi.
İCARE-İ MÜZAFE: Bir şeyi gelecek muayyen bir vakitten itibaren kiraya vermektir. Meselâ: Bir hâneyi gelecek falan ayın birinden itibaren bir sene müddetle şu kadar bin liraya kiraya vermek, bir icare-i müzafedir.
İCARE-İ SAHİHA: İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.
İCARET: İcâr, ücret. Kiraya vermek. * Kurtarmak, yardım etmek.
İCARETEYN: Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.
İDARE: Devrettirmek. Çekip çevirmek. Döndürmek. Kullanmak. Becermek.
İDARE-İ ASKERİYE: Askerlik işleriyle meşgul olan idare.
İDARE-İ EKVANÎ: Kevnlerin, âlemlerin idaresi, tasarrufu.
İDARE-İ MAHSUSA: İlk adı "İdare-i Aziziye" olan devlet vapur işletme dairesi.
İDARE-İ MASLAHAT: Bir işi mümkün mertebe iyi-kötü yürütmek.
İDARE-İ MEŞRUTA: Meşrutiyet idaresi, meşrutiyetle idare.
İDARE-İ MUTLAKA: Bir hükümdarla idare. Bir hükümdarın idare ve yönetimi altında bulunan devlet. Mutlakiyet idaresi.
İDARE-İ MÜSTEBİDE: İstibdat idaresi.
İDARE-İ ÖRFİYE: İcabında devletin bir yerde mülki idareye ait nizamları tatil ile kanunen kurduğu askerî idare. Örfi idâre, sıkıyönetim.
İDARE-İ UMÛR: İşlerin görülmesi.
İDARE FİTİLİ: Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.
İDAREHANE: f. Bir işe bakan hey'etin veya bir işi idare edenlerin toplanarak iş gördükleri yer ve dâire. * Dergi, gazete vs. gibi yayınların yazı işlerine bakılan dâire.
İDARE KANDİLİ: Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.
İDARETEN: İdare için. Kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak. İdare yoluyla, işi idare ederek.
İGARE: Yağma etmek, hücum etmek. * Teşvik etmek. Gayrete getirmek. Acele etmek.
İGTİRAREN: Güvenerek, mağrur olarak.
İHTİKÂREN: İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.
İHTİSAREN: İhtisar suretiyle, muhtasar olarak, kısaltarak, tafsilâtsız, kısaca.
İHZAREN: Huzura getirerek. Birini mahkemeye dâvet ederek. * Hazırlayarak, ihzar ederek.
İMARET: Emirlik. Beylik.
İMARET: Mâmur etmek, şenlendirmek. Mâmurluk. * Hayrat için fakirlere yemek verilen yer. (Bak: Amâir)
İMARET KEMERİ: Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.
İNARE: (Nur. dan) Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.
İRHEM YAREB: Tıb: Bağırsak tıkanması veya dolanması.
İSARE: Esir etmek ve gezdirmek. * Bağ, bend.
İSARE: Koparmak, kaldırmak. * Tozu havaya kaldırmak.
İSM-İ İŞARET: Gr: Kendisiyle muayyen bir şeye işaret olunan kelime. "Bu, şu o" gibi.
İSTARE: Perde, zar.
İSTARE: f. Yıldız.
İSTİARE: Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. * Edb: Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san'atına istiare denir.Cesur ve kuvvetli bir insana "arslan, kurnaz bir kimseye "tilki" demekle istiare yapmış oluruz.
İSTİARE-İ MEKNİYE: (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman kalabalığı evvelâ mahşere benzetilerek açık istiâre yapmış, sonra o mahşer bir köpeğe teşbih edilerek, fakat müşebbehün bih'i (kendisine benzetileni) zikredilmeyerek onun levâzımatından olan "çıldırsa" ve "kudursa" kelimeleri irad olunarak bir kapalı istiare yapılmıştır.
İSTİARE-İ MUSARRAHA: (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.
İSTİARE-İ MUTLAKA: (Temlihiye veya tehekkümiye) Edb: Şaka, lâtife veya alayı içine alan bir istiaredir. Meselâ: Tilkinin eşeğe "gelsem olmaz mı huzura, a benim aslanım" demesi gibi... (Edb.S.)
İSTİCARE: (Cevr. den) Yardım ve korunma isteme. * Sığınak isteme.
İSTİDARE: (Devr. den) Dönme, dolaşma. * Daire biçimine girme, yuvarlak olma.
İSTİHARE: Tefe'ül. Sual sorup cevap istemek. * Hayırlı olmayı istemek. * Hayran olmak, şaşmak, taaccüb etmek. * Bir işin hayırlı olup olmıyacağı niyetiyle abdest alıp, dua edip rüya görmek üzere uykuya yatma.
İSTİKÂRE: Hızlı hızlı yürüme. * Yükleri sırtına yükleyip götürme.
İSTİMARE: ing. Gümrük'e ticarî mallara değer takdiri. * Baha biçme.
İSTİNARE: Parlatmak. Parlak ve aydınlıklı olmak. * Ateş istemek.
İSTİNSAREN: Arka çıkarak. * Yardım ümid ederek.
İSTİSARE: Toz savurma, tozutmak, toz kaldırma. * Fesatçılık ve fitnecilik yapmak.
İSTİŞARE: Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
İSTİTARE: Örtülecek, perdelenecek şey.
İSTİTARE: Gönderme veya gönderilme. Yollanma. * Uçurma veya uçurulma.
İSTİZARE: Ziyaretine gelinmesini isteme veya ziyarete gelmesi istenilme.
İŞARET: Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek. * Nişan, alâmet, belli bir iz. * Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir. (Münasebat-ı tevafukiye eğer taaddüt etse ve ayrı ayrı cihetinden bir hâdiseye muvafık gelse, hem bilhassa makama mutabık, hem bilhassa kelâmın mânâsına muvafık ve müeyyid olsa, o muvafakat o vakit işaret derecesine çıkar. Evet muzaaf münasebet, işarettir. M.)
İŞARET-İ ÂLİYE: Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı. * Sadaret makamından çıkan emirler.
İTARE: (Tayerân. dan) Uçurma veya uçurulma. * Hızla gönderme, yollama. * Otomobil tekeri.
İTARE-İ KEBUTER: Güvercin kuşu uçurma.
İTARE-İ NAME: Sür'atle ve hevesli bir şekilde mektub yollama.
İ'TİBAREN: ...den beri, ... başlıyarak, ... den başlıyarak, ...den (yerinde kullanılır.)
İZARE: Ziyaret ettirme.
İZARE: Bir kimseyi kuşkulandırıp vesveseye düşürme.
IBARE: Beyan etmek, açıklamak.
ISARE: Çadır kazığı. * Çadır ipi.
ISARET: Meylettirmek, eğmek.
ITARE: Uçurma, uçurulma.
KAARET: Derinlik.
KAARET-İ DERYÂ: Denizin derinliği.
KARARET: Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
KARE: (C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi.
KARE: Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü.
KÂRE: Arka yükü.
KAREF: Hastalara yakın olmak.
KAREH: Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.
KAREM: Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.
KAREN: (C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * "Yakınlık" mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.
KARENBA: Ayakları uzun bir böcek.
KARİB (KAREB): (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.
KASARET: Kısalık. Kısa olma.
KATARE: Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.
KAVS-PARE: f. Küçük yay, küçük kavs.
KAZARET: Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.
KEFARET: (Bak: Keffaret)
KEFFARET: (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.
KEFFARET-İ HALK: Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.
KEFFARET-İ KATL: Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ SAVM: Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.
KEFFARET-İ YEMİN: Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ ZIHAR: Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr)
KEFFARET-ÜZ ZÜNUB: Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)
KEHVARE: f. Beşik.
KENARE: f. Kıyı, kenar. * Kucak. * Kasap çengeli. Kayış asılan çengel.
KESB-İ MUÂREFE: Bir mevzuda çalışarak ihtisas sahibi olmak. Birbinini tanımak ve alışmak.
KESSARE: Çoğaltan. Artıran.
KINNARE: Mezbaha.
KISRA (KUSÂRE): Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.
KİBARE: Ululuk, büyüklük.
KİNDARE: Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.
KİRAREN: Tekrar tekrar, çok sefer, tekrar suretiyle.
KİVARE: Petek.
KUHPARE: f. Kuvvetli at. * Dağ parçası.
KURARE: Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.
KUSARE: Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.
KUVARE: Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.)
KÜVVARE: (C: Küvvârât) Arı kovanı.
MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ: Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.
MADGARE: Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.
MAGARE: (C.: Magarât) Mağara.
MAHARET: (Bak: Mehâret)
MAHPARE: f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.
MAHVARE: f. Aylık maaş.
MAKARR-I İDARE: İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.
MAREŞAL: Fr. (Bak: Müşir)
MATARE: Kuşu çok olan yer.
MATHARE: (C.: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer. * Su kabı, matara.
MEDARE: Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.
MEDD İŞARETİ: Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.
MEFHARET: Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.
MEFKARET: İhtiyaç, zaruret.
MEHARET: Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.
MEHPARE: f. Ay parçası. * Çok güzel kimse.
MEHVARE: f. Ay gibi. * Aylık maaş. Aylık ücret.
MEKÂRE: Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli miktar ücret ödenirdi.)
MENARE: (C: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret. * Kandil. * Minare.
MERARE: (C: Merâir) Öd kesesi.
MERARET: Acılık. Tatsızlık.
MERARET-İ ESARET: Esirliğin acılığı.
MERMARE (MERMURE): Yumuşak vücutlu kadın.
MEŞARE: Bostan. Tarla. * Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer.
MEZARE: Kalb katılığı. * Büyüklük, azamet.
MEZARET: Kalbin şiddeti.
MIKTARE: Kuş ayağına yapılan köstek. * Kelepçe.
MİDARE: Çuvaldız gibi bir demir. (Kadınlar onunla saç düzeltirler.)
MİHVER-İ HAREKÂT: Askeri harekâtın yapıldığı yer.
MİKYAS-ÜL HARARE: Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre.
MİNARE: (C.: Minarat) (Aslı menare'dir) Nur mevzii. Ezan mevkii.
MİRAREN: Defalarca, birçok kere.
MİŞVARE: Testi, çömlek.
MİZAN-ÜL HARARE: Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)
MUAHHAREN: Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak.
MUARE: Zarar etmek.
MUAREFE: Karşılıklı görüşme ve tanışma. * Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak. (Bak: Lâm)
MUAREKAT: (Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.
MUAREKE: (C.: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.
MUBAREK: (Bak: Mübârek)
MUBAREZE: (Bak: Mübâreze)
MUDAREBAT: (Mudarabe. C.) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.
MUDAREBE: (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma. * Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi. (O.L.)
MUHAREBAT: (Muhârebe. C.) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar.
MUHAREBE: (C.: Muharebât) Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal.
MUHARECE: Parmaklarıyla hesap edip taksim etmek.
MUHAREDE: Men'etmek, engel olmak.
MUHAREF: Fakir.
MUHARESE(T): (Hirâset. den) Muhâfaza, koruma.
MUHAREŞE: Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.
MUHAREZE: Saklamak.
MUKAREBET: (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.
MUKARENET: (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek. * Bitişmek. Birleşmek. * Uygunluk. * Bir yere gelmek.
MUSAREA: Güreşçilik.
MUTAREDAT: (Mutarede. C.) Saldırmalar, vuruşmalar, çarpışmalar.
MUTAREDE: (C.: Mutaredat) (Tard. dan) Saldırma, vuruşma, çarpışma.
MUTAREKA: Vuruşmak.
MUTLAKIYYET-İ İDARE: Bir kişinin arzu ve isteklerine bağlı olan idare sistemi.
MUVAREDAT: (Muvârede. C.) (Vürud. dan) Gelen şeyler. * Aklı gelen şeyler. İlhamlar.
MUVAREDE: (C: Muvâredât) (Vürud. dan) Girip gelme. * İki şâirin, birbirlerinden habersiz olarak, tesâdüfen aynı beyitleri söylemeleri.
MUVARESE: (Mirâs. dan) Birbirinden miras yeme.
MUZAREBE: Vuruşmak. Cenk etmek. * Bir yerden diğer yere gidip seyretmek.
MÜBAREK: İlâhi hayrın bulunduğu şey. Bereketlenmiş, çoğalmış. Bereketli, uğurlu. Hayırlı. Mes'ud. * Beğenilen, kendisine kızılan ve şaşılan kimse veya şey.
MÜBAREKÂT: Bütün tebrike sebeb olacak ve mâşâallah dediren ve bârekâllah söyleten bütün hâletler ve san'atlar. Mübarekiyet ifade eden bolluk ve İlâhî lütuflar.
MÜBAREZE: Sözle çekiştirme. Kavga. Cidal. Döğüşmek.
MÜCAREZE: Saçma ve iyi olmıyan sözlerle lâtife yapma.
MÜDAM-KÂRE: f. Her zaman yapan, işleyen.
MÜDAREE: Def'edişmek.* Muhalefet edişmek, birbirine zıt ve karşı olmak.
MÜDARESE: (Ders. den) Ders verme.
MÜFAHARE(T): (Fahr. den) Karşılıklı övünme.
MÜFAREZE: Bir şeyden kesilip ayrılma.
MÜ'HARE: (Mü'hire) Deve semerinin ağaç kısmıdır ve binen kimse ona dayanır.
MÜHAREBE: Kaçmak, firar.
MÜHARECE: Hasımlık, düşmanlık. * Cima etmek.
MÜHARESE: Yırtışıp dalaşmak.
MÜKÂREHE: Tiksinme.
MÜKÂREME: Cömertlik ve kerem hususunda yarışma.
MÜMARESAT: Mümâreseler. Alıştırmalar, bir işi devamlı yapmakla alıştırmalar. Ustalıklar. Melekeler.
MÜMARESAT-I İLZAMİYAT: İkna ve ilzam etmek için meharetle bir işe devam etmek. İlzam için yapılan ustalıklar.
MÜMARESE: (C.: Mümaresat) Çalışarak meharet kazanmak, üstadlık etmek. Bir işe devam ederek ihtisas sahibi olmak. * Duruşmak.
MÜMARET: Adavet edişmek, düşmanlık yapmak.
MÜMARETE: Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.
MÜNAKARE: Talep edişmek, karşılıklı istemek.
MÜRARE: (C.: Mirâr) Bir acı otun ismidir. (Acılığından yerken hayvanın dudağı yarılır.)
MÜSBET HAREKET: Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket. * Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.(Bir şeyin vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ünün ademi ile olduğundan; zayıf adam iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor, müsbet yerine menfice hareket ediyor. M.)
MÜŞAARE: (Şiir. den) Karşılıklı olarak birbirine şiir söylemek. Şiir yarışı.
MÜŞAGARE: Mehir alıp vermemek için, iki kişi birbirlerinin yakınlarından birer kadınla evlenme.
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜŞARE: Düşmanlık, adâvet, muhâsama.
MÜŞAREBE: (şürb. den) Beraber içme.
MÜŞAREFE: Şan, şöhret ve şeref gibi hususlarda biriyle övünme. * Yükselme, yüksek yere çıkma.
MÜŞAREKET: Birbirine ortak olmak, ortaklık. Beraber olup bir iş yapmak. * Gr: İkili tarafın da isteğini bildiren fiil. * Karşılıklı anlaşma, birbirini anlama.
MÜŞAREME: Birbirinin başını yarmak. * Hediyeleşmek, atâ etmek.
MÜŞAREZE: Çekişme, geçimsizlik, huysuzluk.
MÜŞATARE: Uzaklık. Iraklık. * Bir şeyi yarı yarıya bölüşme. Paylaşma.
MÜTAREKE: Bir mes'eleyi hal için bir şeyi terketmek. * Karşılıklı olarak anlaşmak, kuvvet ve silâhı bırakmak.
MÜTAREKENÂME: f. Mütareke için tarafların imzaladıkları vesika.
MÜTEAREF: (Örf. den) Herkesin bildiği, meşhur, ünlü.
MÜTEAREFE: Hakikat olduğu apaçık belli olan. İsbata ihtiyacı olmayan.
MÜTEBAREK: Yüksek yer.
MÜTEHEYYİ'-İ HAREKET: Harekete veya gitmeğe hazırlanmış.
MÜVARESE: Birbirinden miras yemek.
MAREŞAL: Fr. (Bak: Müşir)
MÜŞAKKARE: Eski kale.
MÜŞAREBE: (Şürb. den) Beraber içme.
MÜŞAREZE: Çekişme, geçimsizlik, huysuzluk.
NAKARE: f. Davul, kös. Dümbelek.
NA-KÂRE: f. Bir işe yaramaz olan.
NAKKARE: (Bak: Nakare)
NA-MÜBAREK: f. Uğursuz, meymenetsiz.
NANPARE: f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
NARENC: f. Portakal. * Turunç.
NARENCÎ: Turunç renginde.
NARENCİYE: Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.)
NARENEC: (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.
NAZZARE: Bir şeye bakan kavim.
NECARE: Dülgerlik, neccarlık.
NECASETTEN TAHARET: Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
NEDARET: Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.
NEFS-İ EMMARE: İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi, âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zatlar, hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip, veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.)
NEHAREN: Gündüzün. Gündüz vakti.
NEKÂRE: Güçlük, zorluk. * Belirsizlik.
NEMED-PÂRE: f. Keçe parçası.
NEYPARE: f. Kamış parçası.
NEZARET (T): (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık.
NEZARE: Azlık. Kıllet.
NEZARE: Korkutmak.
NEZARET: (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NEZZARE: Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
NİGÂRENDE: f. Ressam.
NİZARET: f. Zayıflık, arıklık.
NÜCUM-U SEYYARE: Seyyar, gezici yıldızlar.
NÜSARE: Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
NÜŞARE: Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
NÜŞARE: Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
ÖRFÎ İDARE: (İdare-i örfî) Askerî kuvvete ihtiyacı gerektiren ve cemiyet hayatında zuhur eden müşkil hallerde vaktin icablarına göre ve vaziyet düzelinceye kadar sivil idare yerine askeri idare konması. Sıkı yönetim.
PÂ-BERCÂ-Yİ HAREKET: Hareket etmek üzere bulunan, âmâde.
PARE: f. Cüz, parça. Kesinti. * Para. Kuruşun kırkta biri. * Kur'an-ı Kerim'in otuz kısmından bir kısmı, bir cüz'ü. * Sayı, bölük. * "Parça" mânâsına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Meh-pâre $ : Ay parçası. * Güzel. Yek-pâre $ : Tek parça, bir parça.
PARE-DUZ: f. Eskici, yamacı.
PARE-PARE: f. Parça parça.
PEYGARE: f. İftira.
PÜŞTVARE: f. Bir hamal yükü. Bir arkalık yük.
REH-İ NAREFTE: Gidilmemiş yol.
RENGÂRENG: f. Renkli, çeşit çeşit.
SAÂDET-İ DÂREYN: İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.
SABAREFTAR: f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
SABARET: Kefalet.
SABBARE: Soğukluk.
SADARE: Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak.
SADARET: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SADPARE: f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
SAFARE: Zurna.
SAFBESTE-İ HAREKET: Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan.
SAKARE: Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
SALÂT-I İSTİHÂRE: İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz.
SAM'ARE: Sağlam ve dayanıklı, sert.
SARB (SAREB): Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.
SARE: (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil).
SARE: Cemaat, topluluk.
SARE: (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk.
SARF-I MEHÂRET: Maharet sarfetme.
SEB'A-İ SEYYARE: Yedi seyyar yıldız.
SEDARE: Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.
SEFARE: Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
SEFARET: Sefirlik, elçilik.
SEFARETHANE: f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
SEKKARE: şarap yapan.
SEMAPARE: f. Gök parçası.
SENGPARE: f. Taş parçası.
SERARE: İyilik. * Şeref.
SERİ-ÜL HAREKE: Hızlı giden.
SINARE: Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak.
SİFARE: Habercilik.
SİPARE: (Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz.
SİTARE: (Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey.
SİTARE: f. Yıldız, kevkeb.
SİTARE-İ RAHŞÂN: Parlak yıldız.
SİTARE-GÂN: Yıldızlar.
SU-İ HAREKET: Kötü hareket, kötü iş.
SUBARE: Taş.
SUHARE: Yağ kıkırdağı.
SUHARE: Başkasıyla alay eden.
SÜMPARE: Zımpara.
SÜPARE: (Bak: Sipare)
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞARE: Libas, elbise. * Heyet.
ŞEHZARE: Fâhiş nesne.
ŞEKERPARE: f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
ŞEMS-PARE: f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak.
ŞENGARE(T): Kötü huyluluk.
ŞERARE: (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
ŞERAREFİGEN: f. Kıvılcım saçan.
ŞERARET: Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
ŞETARET:
ŞETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ŞİARE: (C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.
ŞİFARESAN: f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
ŞİHDARE: Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse.
ŞÜMARENDE: f. Sayan, hesab eden.
ŞAHM-PARE: f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
ŞARE: Libas, elbise. * Heyet.
ŞEHZARE: Fâhiş nesne.
ŞENGARE(T): Kötü huyluluk.
ŞERAREFİGEN: f. Kıvılcım saçan.
ETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ŞÜMARENDE: f. Sayan, hesab eden.
TAHARET: Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
TAHARET-İ KÜBRAÂ: Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.
TAHARET-İ SUĞRA: Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek.
TAHT-I ESARET: Esaret altı.
TARARET: Semizlik, besililik, şişmanlık.
TARE: Defa, kerre.
TARED: Irak etmek, uzaklaştırmak. * Sürüp reddetmek.
TAREK: f. Tepe. Başın tepesi.
TAREM: Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.
TAREŞ: Sağırlık.
TARETEN: Bir kere veya bazı defa.
TÂRETEN UHRÂ: Bir kere daha, başka bir kere daha.
TAREYAN: Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.
TEBAREK: Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Bak: Bereket) (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)
TEBAREKÂLLAH: "Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ne bereketli, ne hayırlı işleri var, ne kadar bereketli!" diyerek hayret taaccübü. Allah'ın (C.C. ) yaptığı eserlerinden dolayı hayranlık hislerini ifade maksadıyla, Allah (C.C.) hakkında söylenen ve aynı zamanda dua için okunan bir kelâm.
TEFENNÜN-İ Fİ-L İBÂRE: Bir defa söylenilmiş olan bir sözü ikinci defa söylemek icabederse, o aynı kelimeyi tekrarlamamak için başka kelime veya sözle aynı mânâyı ifade etme san'atı.
TEKRAREN: Defalarca, tekrarlanarak.
TENHAREV: f. Yalnız giden.
TEVFİK-İ HAREKET: Bir şeyin olmasına ve bir nizamın icablarına uygun düşen hareket.
TİCARET: Alım-Satım.
TİCARETGÂH: f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri.
TİCARETHÂNE: f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
TUHARE: Taharet ettikleri suyun bakiyyesi.
UFFARE: Her nesnenin evveli. * Katılık. * Şiddet.
UHUD MUHAREBESİ: Uhud, Medine-i Münevvere'nin bir mil kuzeyinde kırmızı bir dağ olup, Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) ashâbıyla Kureyşliler arasında vuku bulmuş olan Uhud Gazasıyla meşhurdur.Uhud gazası, hicretten 2 sene 6 ay 7 gün sonra olmuştur. Bunun zahirî sebebi: Daha evvel yapılmış olan Bedir Gazasında Kureyşliler mağlub olduklarından, Kureyşlilerden Bedir Gazasında akrabaları öldürülmüş olan bazı kişiler Ebu Süfyan'a giderek harp teklifinde bulunmuşlardı. Ebu Süfyan, kendi kumandası altında Kureyş müşriklerinden ve Kenane ve Tehâme'den üçbin ikiyüz kişi kadar alarak karısı Hind ve diğer bazı kadınlarla birlikte Medine'ye doğru hareket edip Uhud Dağı'na gelmişlerdi. Hz. Resulullah (A.S.M.) Efendimiz, bunların önüne çıkmak fikrinde bulunmayıp, şehre girdiklerinde müdafaa yapmayı teklif etmişse de, bazı ashabın ısrarı üzerine muharebeye çıkmağa karar vermişlerdi. Hz. Peygamber (A.S.M.) sahabeden 700 kişiyle küffâra karşı çıktı. Muharebede müslümanlar bazan galip, bazan mağlub olarak Peygamberimizin amcası. Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabe şehid olmuştu. Hatta Peygamberimizin de dişi kırılmış, yüzü ve dudağı yaralanmıştı.(Mühim bir sual: Fahr-ül-Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül-Âlemîn Hazret-i Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müşrikler içinde o zamanda saff-ı Sahabede bulunan ekâbir-i Sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiyye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki Sahabeler, müstakbeldeki Sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin. L.) (Bak: Huneyn)
ULUM-U MÜTEÂREFE: Herkesin bildiği ve tanınmış olan ilimler.
USARE: Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.
USARE-İ İNEB: Üzüm suyu. Şıra.
USARE-İ MİDEVİYE: Mide suyu, mide salgısı.
ÜSARE: (Bak: Usare)
ÜSS-ÜL HAREKÂT: Askerî harekâtın başlangıcına esas olan yer.
ÜSTÜHANPÂRE: Kemik parçası.
VARAKPARE: f. Kâğıt parçası. * Küçük yaprak. Yaprak parçası. * Ehemmiyetsiz yazı, tezkere.
VARESTE: f. Affedilmiş. Halâs bulmuş, kurtulmuş. * Rahat, serbest.
VARESTEGÎ: f. Kurtulma, halâs bulma. * Rahatlık, serbestlik. * İlişiksizlik.
VEZARET: (Vizaret) Vezirlik. Başvekillik.
VİZARE: Yardım etmek. * Kuvvet vermek.
YAHPARE: f. Buz parçası.
YÂRE: f. Bilezik.
YÂRE: Yara.
YÂRE-İ HİCRAN: Ayrılık yarası.
YAREK: f. Dölyatağı. Meşime.
YEKPARE: Tek parçadan meydana gelen. Bütün. Parçasız.
YEKSÜVARE: (C.: Yeksüvârân) Yalnız başına ata binen. * Mc: Arkadaşı olmayan kimse.
YESARET: Zenginlik. * Kolaylık.
ZABTIYYE NEZARETİ: Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi.
ZÂT-UL HAREKE: Kendi kendine hareket eden cisim. Aslında hareketli olan cisim. Otomatik.
ZEKÂRET: Erkeklik.
ZEMARE: Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık.
ZEMHARE: (C: Zemâhir) Ok.
ZENPARE: f. Zampara. Zenperest.
ZERARE: Saçılan şey.
ZIHARE: Elbisenin dış yüzü, dış tarafı.
ZÎKARED GAZVESİ: Zîkared, Gatafan diyarı civarında oniki mil mesafede bir kuyudur. Rivayete göre Medine ile Hayber arasında ve Şam yolu üzerindedir ve Medine'ye iki konak mesafededir. Bu Zîkared kuyusu yakınında yapılan gazaya Gabe Gazası da denilir, hicretin altıncı yılında rebiül-evvel ayında vuku bulduğu rivayet edilir.Hayberden üç gün önce bir takım Gatafan ve Fezare çapulcuları Resulullah'ın sağılan develerine yağmacılık etmeleri üzerine bu gaza vuku bulmuştur. İbn-i Sa'd, bu develerin yirmi tane olduğunu ve Gabe Korusu'nda yayılırken baskına uğradığını bildiriyor. (S.B.M.)
ZİKR-ÂREND: f. Zikreden. Anan.
ZİYARE: Meşhur, şöhretli.
ZİYARET: Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
ZİYARET-GÂH: f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
ZÜRARE: Saçılan şey.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
AREB : Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...