Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ARET: f. Dirsek.
İçerisinde 'ARET' geçenler
AFARET: İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
AKARET: Kısırlık, kısır olma.
BAHARET: Üstünlük, seçkinlik.
BAHARET: Galip olmak.
BASARET: (Bak: Besaret)
BE-ZİYARET: (Berâ-yı ziyâret) Ziyaret için. Ziyaret maksadı ile.
BEKÂRET: Kızlık. Erkek görmemiş kızın hali.
BERÂY-I TİCÂRET: Ticâret için. Ticâret maksadı ile.
BESARET: Göz açıklığı. Dikkatle bakış.
BEŞARET: (Doğrusu Bişârettir) Müjde. Sevindirici haber. Hayırlı haber. * Müjdeye verilen ihsan. * Yeni çıkan acib şey.
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
BİŞARET: (Bak: Beşâret)
BEŞARET-ÂVER: Beşaret veren, müjdeci.
CEHARET: Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.
CESARET: Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk.
CESARET-İ MEDENİYE: Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.
CİZARET: Deve kasaplığı.
DERECE-İ HARARET: Isı derecesi.
DİVAN-I DEÂVÎ NEZARETİ: Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.
EHL-İ GARET: Yağmacı, çapulcu.
EHL-İ HADARET: şehirlerde yaşayan. Medeni.
EMARET: Emirlik. Bir emir veya bey veya prensin idaresinde olan memleket.
ESARET: Esirlik. Kölelik. Kullara kendini teslim etmiş olmak. Başka milletten olanlara boyun eğmek.
ESARET-İ HAYVANÎ: Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.
GARET-GER: Yağmacı. Çapulcu.
GARET: (A, uzun okunur) Yağmacılık. Düşmanın malını yağma etmek. * Göbek.
GARETGER: (A, uzun okunur) f. Yağmacı. Çapulcu.
GARETGERÂN: f. Yağmacılar, çapulcular.
HADARET: Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet.
HAKARET: Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik.
HAKARET-ÂMİZ: f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber.
HARARET: Sıcaklık.
HARARET-İ GARÎZİYE: Vücudun normal harareti.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
HARARET-İ HEVÂ: Havanın harareti. Havanın sıcaklığı.
HARARET-BİN: f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet.
HASARET: Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET: Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HÂTEM-İ SADARET: Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.)
HAZARET: (Bak: Hadâret)
HİYAMİYYE NEZARETİ: Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire.
HUDARET: Yeşillik. Sebze.
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHAB: İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi.
İADE-İ ZİYARET: Ziyarete gelenin ziyaretine gitmek.
İARETEN: İare olarak. Emaneten.
İBARET: Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek. * Rüya tabir etmek.
İCARET: İcâr, ücret. Kiraya vermek. * Kurtarmak, yardım etmek.
İCARETEYN: Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.
İDARETEN: İdare için. Kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak. İdare yoluyla, işi idare ederek.
İMARET: Emirlik. Beylik.
İMARET: Mâmur etmek, şenlendirmek. Mâmurluk. * Hayrat için fakirlere yemek verilen yer. (Bak: Amâir)
İMARET KEMERİ: Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.
İSM-İ İŞARET: Gr: Kendisiyle muayyen bir şeye işaret olunan kelime. "Bu, şu o" gibi.
İŞARET: Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek. * Nişan, alâmet, belli bir iz. * Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir. (Münasebat-ı tevafukiye eğer taaddüt etse ve ayrı ayrı cihetinden bir hâdiseye muvafık gelse, hem bilhassa makama mutabık, hem bilhassa kelâmın mânâsına muvafık ve müeyyid olsa, o muvafakat o vakit işaret derecesine çıkar. Evet muzaaf münasebet, işarettir. M.)
İŞARET-İ ÂLİYE: Tar: Şeyh-ül islâm, defterdar ve yeniçeri ağası gibi maiyyet memurlarından biri tarafından yazılan takrir veya ilam üzerine sadrazamın kabul veya red şeklinde yazdığı yazı. * Sadaret makamından çıkan emirler.
ISARET: Meylettirmek, eğmek.
KAARET: Derinlik.
KAARET-İ DERYÂ: Denizin derinliği.
KARARET: Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
KASARET: Kısalık. Kısa olma.
KAZARET: Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.
KEFARET: (Bak: Keffaret)
KEFFARET: (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.
KEFFARET-İ HALK: Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.
KEFFARET-İ KATL: Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ SAVM: Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.
KEFFARET-İ YEMİN: Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.
KEFFARET-İ ZIHAR: Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr)
KEFFARET-ÜZ ZÜNUB: Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)
MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ: Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.
MAHARET: (Bak: Mehâret)
MEDD İŞARETİ: Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.
MEFHARET: Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.
MEFKARET: İhtiyaç, zaruret.
MEHARET: Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.
MERARET: Acılık. Tatsızlık.
MERARET-İ ESARET: Esirliğin acılığı.
MEZARET: Kalbin şiddeti.
MÜMARET: Adavet edişmek, düşmanlık yapmak.
MÜMARETE: Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.
NECASETTEN TAHARET: Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
NEDARET: Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.
NEZARET (T): (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık.
NEZARET: (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
NİZARET: f. Zayıflık, arıklık.
SABARET: Kefalet.
SADARET: Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma.
SADARET-PENAH: f. Sadrazam bulunan kimse.
SARF-I MEHÂRET: Maharet sarfetme.
SEFARET: Sefirlik, elçilik.
SEFARETHANE: f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
ŞERARET: Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
ŞETARET:
ŞETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
ETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
TAHARET: Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
TAHARET-İ KÜBRAÂ: Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.
TAHARET-İ SUĞRA: Abdestsizlik denilen hali, abdest alarak gidermek.
TAHT-I ESARET: Esaret altı.
TARARET: Semizlik, besililik, şişmanlık.
TARETEN: Bir kere veya bazı defa.
TÂRETEN UHRÂ: Bir kere daha, başka bir kere daha.
TİCARET: Alım-Satım.
TİCARETGÂH: f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri.
TİCARETHÂNE: f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
VEZARET: (Vizaret) Vezirlik. Başvekillik.
YESARET: Zenginlik. * Kolaylık.
ZABTIYYE NEZARETİ: Emniyet Umum Müdürlüğü'nün eski ismi.
ZEKÂRET: Erkeklik.
ZİYARET: Görüşmeğe gitmek. Bir kimseyi görmeye varmak.
ZİYARET-GÂH: f. Ziyaret yeri. * Türbe. Makbul ve dine büyük hizmeti olan ve veli tanınanların kabrinin bulunduğu yer.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ARE : Borç olarak alınan veya verilen şey.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...