Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ARZ: (Erz) Yeryüzü, toprak, zemin, dünya.
Aşağı ve alçak.
Memleket, ülke.
Küre.
İklim.
Davarın ayağının altı.
ARZ-I A'ŞÂRİYE: Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ARZ-I BELDE: Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.
ARZ-I BELDE TA'YİNİ: Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.
ARZ-I CENUBÎ: Cenub arzı. (Güney enlemi).
ARZ-I HARAC: Harac veya vergi veren memleket.
ARZ-I MUKADDES: Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ARZ-I RUM: (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.
ARZ: f. Ardıç adı verilen bir ağaç.
ARZ: Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek.
Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek.
Bir şeyin birden, âniden meydana gelmesi.
Altın ve paradan gayrı mal, metâ. Bir şeyin uzunluk mukabili olan genişliği.
Bir muamelede aldanmak.
Sağlam insanın hemen ölmesi.
Delirmek.
Coğ: Bir yerin yeryüzünde hatt-ı istivâdan (ekvatordan) olan uzaklığı.
Koz: Bir yıldızın mıntıkatulbürucdan olan uzaklığı.
ARZ-I CEMÂL: f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
ARZ-I ENDÂM: Boy-pos gösterme.
ARZ-I HÂCET: İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
ARZ-I HÂL: Halini arzetme. İstida. Arzuhal.
ARZ-I HÜNER: Hüner gösterme, marifet izhar etme.
ARZ-I HÜRMET: Hürmetini bildirme. Saygısını gösterme.
ARZ-I İFTİKAR: Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.
ARZ-I NEFS: Hizmette ve fedakârlıkta nefsini ve kendini ileri sürme.
ARZ-I MAHZAR: Bir işin yapılması için, yüksek bir mevkiye halk tarafından topluca verilen dilekçe.
ARZ-I MİNNET: Minnet gösterme.
ARZ-I KUDRET: Kudret gösterme.
ARZ-I TÂZİMÂT: Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket.
ARZA: şiddet.
Kuvvet.
ARZ: f. Sunma, gösterme, takdim etme.
ARZAN: Enine, genişliğine.
ARZANÎ: Enine, genişliğine olarak.
ARZ-GAH: f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ARZÎ: Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
ARZÎ: (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı.
Semavî olmayan. Beşerî olan.
ARZÎN: (Arz. C.) Arzlar.
ARZİYAT: Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
ARZİZ: f. Kurşun, kalay.
ARZU: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
ARZU: f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
ARZU-YU BEKA: Ebedilik arzusu.
ARZU-YU HİLÂF: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ARZU-DÂR: f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
ARZU-MEND: İstekli.
ARZU-MENDÎ: f. Taleb, istek, arzu, heves.
ARZU-ŞİKESTEN: f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
ARZUHAL: (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
İçerisinde 'ARZ' geçenler
ARZ-I A'ŞÂRİYE: Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ARZ-I BELDE: Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.
ARZ-I BELDE TA'YİNİ: Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.
ARZ-I CENUBÎ: Cenub arzı. (Güney enlemi).
ARZ-I HARAC: Harac veya vergi veren memleket.
ARZ-I MUKADDES: Kudsi, mübarek yer. Eski peygamberlerin çok eseri bulunan Kudüs, Filistin. (Arz-ı mukaddes: Temiz yer (arz-ı mutahher) ve mübarek yer demektir ki, Beyt-i Makdis'in bulunduğu yerdir. Vaktiyle birçok enbiyanın makarrı olduğundan böyle tesmiye olunmuştur. Bir rivayete göre İbrahim (A.S.) Lübnan Dağına çıktığı zaman, Allah Teâlâ: "Bak, gözün nereye kadar yetişirse orası mukaddestir ve zürriyetine mirastır." buyurmuştur. Bunun tâyin ve tahdidinde tur yani cebel ve havalisi denilmiş. Dimeşk, Filistin ve Ürdün'ün bir kısmı denilmiş, Arz-ı Şam da denilmiştir. Hz. Musa, Mısır'dan çıktıktan sonra Şamda iskân vadedildiği ve Beni İsrâil'in buna Arz-ı Mevaid dedikleri de söylenmiştir. E.T.)
ARZ-I RUM: (Erzurum) Rum memleketi. Şimdiki Anadolu. Anadolunun şarkındaki bir vilâyet adı.
ARZ-I CEMÂL: f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
ARZ-I ENDÂM: Boy-pos gösterme.
ARZ-I HÂCET: İhtiyacını, muhtaç olduğunu bildirmek.
ARZ-I HÂL: Halini arzetme. İstida. Arzuhal.
ARZ-I HÜNER: Hüner gösterme, marifet izhar etme.
ARZ-I HÜRMET: Hürmetini bildirme. Saygısını gösterme.
ARZ-I İFTİKAR: Hacatını arzetme, ihtiyaçlarını meydana koyma.
ARZ-I NEFS: Hizmette ve fedakârlıkta nefsini ve kendini ileri sürme.
ARZ-I MAHZAR: Bir işin yapılması için, yüksek bir mevkiye halk tarafından topluca verilen dilekçe.
ARZ-I MİNNET: Minnet gösterme.
ARZ-I KUDRET: Kudret gösterme.
ARZ-I TÂZİMÂT: Karşısındakine büyük bir hürmetle takınılan tavır ve hareket.
ARZA: şiddet. * Kuvvet.
ARZAN: Enine, genişliğine.
ARZANÎ: Enine, genişliğine olarak.
ARZ-GAH: f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
ARZÎ: Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
ARZÎ: (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı. * Semavî olmayan. Beşerî olan.
ARZÎN: (Arz. C.) Arzlar.
ARZİYAT: Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
ARZİZ: f. Kurşun, kalay.
ARZU: Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı.
ARZU: f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
ARZU-YU BEKA: Ebedilik arzusu.
ARZU-YU HİLÂF: Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
ARZU-DÂR: f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
ARZU-MEND: İstekli.
ARZU-MENDÎ: f. Taleb, istek, arzu, heves.
ARZU-ŞİKESTEN: f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
ARZUHAL: (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
ARZU-KEŞ: Yürekten isteyen, isteyici.
BENÂT-ÜL ARZ: Pınarlar, ırmaklar.
BEYN-ES SEMÂ VE-L ARZ: Yer ile gök arasında. Arz ile sema arasında.
BİLFARZ: Olduğunu kabul ederek. Farzolarak.
Bİ-LİSAN-İL-ARZ: Arzın diliyle. Yeryüzünün lisân-ı hâliyle.
BİSAT-I ARZ: Yeşillik, çimen.
CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.)
DÂBBET-ÜL ARZ: Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda, gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.)
DARZEM: Sütü az deve. * Çok ısırıcı olan yılan.
DARZEME: Çok ısırmak.
EDİM-İ ARZ: Yer yüzü.
EHL-İ ARZ: Dünyadakiler. Yerdekiler.
EVTAD-ÜL ARZ: Tepeler. Dağlar. Arzın direkleri.
FARZ: Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.) * Takdir veya beyan eylemek. * Bir şeyi delmek, gedik açmak. * Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus. * Addetmek, saymak, tutmak. * Fık: Din hususunda icrası vâcib, terki mâsiyet olan Hükm-ü İlâhî. Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şerifle sâbit olan Cenab-ı Hakk'ın kat'i emri: Şirk koşmamak, iman etmek, namaz kılmak, yalan söylememek gibi...
FARZ-I AYN: Herkesin yapmaya mecbur olduğu farz. Namaz kılmak, yalan söylememek, imân etmek, oruç tutmak gibi.
FARZ-I KİFAYE: Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin günahtan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi.
FARZ-I MUHAL: Olması imkânsız olup, var gibi kabul edilen. Olmayacak şeyi, olmuş gibi düşünmek.
FARZ-I NEBEVÎ: (Bak: Sünnet)
FARZ-I ZANNÎ: Müçtehidlerce kat'i bir delile yakın derecede kuvvetli görülen, zanni bir delil ile sâbit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'î kuvvetinde bulunur. Buna farz-ı amelî de denir. Meselâ: Abdestte mutlaka başı meshetmek bir farz-ı kat'îdir. Başın dörtte birini meshetmek bir farz-ı amelîdir.
FARZA: Diyelim ki, farzedelim ki, öyle kabul edelim ki, ola ki.
FARZEN (FARZAN): Farzedelim ki, kabul edelim ki, diyelim ki. * Farz olarak. Farziyyeti kabul edilerek.
FARZÎ: Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.
FARZİYE: (C.: Farziyyât) Bazılarına göre kabul edilir sayılan. Mevhum ve itibarî olan. Aslı isbat edilmemiş hüküm.
FENN-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Jeoloji ilmi.
GARZ: Batırma, sokma. İğne sokma.
GARZ: Doldurmak. * Noksan etmek, noksanlaştırmak.
HAREKET-İ ARZ: Zelzele, deprem, yer sarsıntısı.
HARZ: Dikmek.
HARZE: Yaban şalgamı.
HARZEM (HAREZM): Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke.
HAYLULET-İ ARZ: Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması.
İBN-İ ARZ: Garip, gurbette bulunan.
İHFİK-ÜL ARZ: Yer yarığı.
İLM-İ ARZ: (İlm-ül arz) Yer bilimi. Jeoloji.
İLM-İ TABAKAT-ÜL ARZ: Arzın tabakalarından bahseden ilim. Jeoloji.
İNTİŞAR-I ARZANÎ: Hedefin sağ veya sol taraflarına düşen mermilerle, hedef arasında kalan mesafe.
KARZ: Selem ağacının yaprağı.
KARZ: Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek.
KARZ-I HASEN: Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.
KARZEN: Borç, ödünç olarak.
KIŞR-I ARZ: Yer kabuğu.
KÜRE-İ ARZ: Dünya. (Yuvarlak olduğundan dolayı bu isim verilmiştir.)(Küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvata karşı gelebilir. Çünki nasılki "Dâimi bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük" denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler def'a ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de: Küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok def'a dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al; yani bütün mazisini hazır farzet; sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki: Arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte $ sırrını anla. S.)
MAAL-FARZ: Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.
MAHSULÂT-I ARZİYE: Toprak mahsulleri.
MARZAT: Rızâ. Memnuniyet, hoşnudluk.
MARZÎ: Razı olmağa dâir. * Kabul edeceği, razı olacağı.
MARZÎ-İ İLÂHÎ: Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler.
MARZİYAT: Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar.
MARZİYE: Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet.
MERKEZ-İ ARZ: Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı.
MİHVER-İ ARZ: Arzın kuzey ve güney kutupları arasında uzanıp, merkezden geçtiği farz olunan hat.
MUHİT-İ ARZ: Dünyanın çevresi.
NA-MARZİ: f. Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan.
NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE): Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis.
SÂHİB-İ ARZ: Devleti temsil eden zât.
SALİF-ÜL ARZ: Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan.
SATH-I ARZ: Yer yüzü. Ruy-i zemin.
SEKENE-İ ARZ: Yeryüzünde bulunan mahlûkat.
TAHT-EL ARZ: Yer altı. Toprak altı.
TARZ: Usul, şekil, üslub. * Yol. Hey'et.
TARZE: şekil, suret.
TARZİM: Bir çok şeyi bir yere getirip, toplayıp bir yük yapmak.
TARZİYE: Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek. * Râzı etmek. * "Radıyallahü-anh" diyerek duâ etmek.
TARZİYE: Cübbe veya zırh giymek.
TEŞEKKÜLÂT-I ARZİYE: Dünyanın ilk yaratılışı.( $Ey Arkadaş! Bu âyet, arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder ve $ $ âyeti de semavatın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir. Ve $ âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırd edilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır; sonra mâyi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip köpük kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava-i nesimiden bir sema hasıl olmuştur; sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semavatı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir; ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semavat, in'ikad etmiş, vücuda gelmiştir.Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş; sonra bir nevi' buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi-i nâri hasıl olmuştur; sonra o mâyi-i nâri, bürudet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçalarını fırlatmıştır, o parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." mânasında olan $ nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i Esiriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i Esiriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir. $ âyeti, şu madde-i Esiriyeye işarettir ki: Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu Esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra, Sâniin ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani Esiri halkettikten sonra, cevâhir-i ferd'e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır. İşte arzın, hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlıyarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı, semavattan sonra başlarsa da, bidayette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâen alâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılâb eder. İ.İ.)
VECH-ÜL ARZ: Yeryüzü.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ARZ-I A'ŞÂRİYE : Öşür (onda bir vergi) veren memleket.
ÂR : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...