Block title
Block content

Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Kelime Anlam
ASA: Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.
ASA': Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
ASA: Değnek. Baston, sopa.
ASA-YI İNKÂR: İnkâr değneği. Kabul etmeme.
ASÂ-YI MUSÂ: Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatlarını isbat ederek imân âb-ı hayatını gösteren ve bununla kâfirleri mağlub eden, ehl-i mekteb ve ehl-i felsefeye çok lüzumu bulunan Risale-i Nur külliyatından bir eserin adı.(... Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, mânevi bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ-i hayat çıkar. Çünki, müessir ancak eserde görünebilir. Mânevi asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. M.N.)
ASA: f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.)
ASA: f. Esneme.
Vakar, ciddilik.
Süs, zinet.
ASÂ: (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir. Şek ve yakin manalarına delalet eder; (ola ki, şayet ki, meğer ki, olur, gerektir) manalarına gelir. (Kâde) $ fiiline benzer. Ekseri, (lâkin) (leyte) mânasına temenni için kullanılır. Hitab-ı İlahî kısmında yakîn ve vücubu ifade eder.
ASÂB: Geyik, gazâl.
ASAB: Sinir. Damar.
ASABE: Kuvvet, şiddet.
Bir tek sinir.
Baba tarafından akraba olanlar.
Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı.
Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASABİ': (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ: Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET: Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN: Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
ÂSAD: (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
ASAF: Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir.
Bir ot ismi.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASAFİR: (Usfur. C.) Serçe kuşları.
ASAF-REY: Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.
ASAGİR: (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASAH: (Bak: Esahh)
ASAHİB: (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASAİB: Cemaatler, tayfalar.
Başa sarılan sargılar, nesneler.
ASAK: Darlık.
Hurma budağının yaramazı.
ASAK: Ucuzluk.
ASAKİR: (Asker. C.) Askerler. Erler.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE: Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ASÂKİR-İ MUNTAZAMA: Ordu askeri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN: Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
ASAL: (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet.
Zamanlar ve vakitler.
ASAL: Ahlâk. Karakter.
Alâmet, işaret, belirti.
ASAL: f. Temel, kök.
ASAL: (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak.
Bağırsak.
ASALAK: Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASALE: Bal peteği, petek.
ASALE: Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük.
Rüsuh.
Metanet. Necabet. Zâdegânlık.
Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket.
Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASALİT: Koyu, sahin.
ASAM: (İsm. C.) Günahlar.
ASAMM: Sağır.
Sert, katı.
Güç, tahammül edilmez.
Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
ÂSÂN: f. Kolay. Suhuletli. Yesir.
Bükülmüş ipin her katı.
ÂSÂNÎ: Suhulet, kolaylık.
ASAR: Toz.
Sığınak.
Atiyye, hediye.
ASÂR: Fakirlik.
Güçlük.
şiddet.
ASAR: Vazifeler.
Yükler.
Cürümler. Kabahatler.
ÂSÂR: Öç almalar. İntikamlar.
Eserler.
İzler. Nişanlar. Abideler.
Âdetler.
ÂSÂR-I ATİKA: Eski eserler.
ÂSÂR-I EDEBİYYE: Edebî değeri olan eserler.
ÂSÂR-I MATBUA: Tabedilmiş basılmış olan eserler.
ÂSÂR-I MERGUBE: Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ÂSÂR-I SAN'AT: Sanat eserleri.
ASÂR: Kurumayıp daima sulanır çıban.
ASÂR: Yağcı, yağ satıcısı.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASARE: Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE: f. Sayı, hesab.
ASARİM: (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
ASAT: Binâ.
ASATIB: (İstabl. C.) Ahırlar.
ASAY: f. Gibi. (Bak: Asâ)
ASAYİŞ: f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti. İnsan cemiyetlerinde iktidar, hâkimiyet, bir zümrenin, bir sınıfın elinde olmaktan kurtulamamasından ve bir kısım insanlarca yapılan, istedikleri zaman değiştirilen kanunlara diğer insanların saygısı temin edilemediğinden asayişin sağlanması gittikçe güçleşmektedir. Çağımızda maddeci düşünce ile yetişen insanlar ancak baskı tedbirleriyle itaat altına alınmağa çalışılıyor. Böylece kapitalist ülkelerde oligarşik diktatörlük, sosyalist ülkelerde sınıf diktatörlükleri kurularak insanlar köleleştirilmektedir. İslâmda ise iktidar Allah'ındır, mülk de Allah'ındır. İnsan insanın kulu, kölesi değildir. Sınıf ve zümre diktatörlüğü yoktur. İnsan insan karşısında hür, Allah karşısında kuldur ve herkes hukukta birbirine eşittir. İdareciler hakkın ve halkın hizmetkârlarıdır.(... Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için beş esas lâzım ve zaruridir. Birincisi: merhamet; ikincisi: hürmet; üçüncüsü: emniyet; dördüncüsü: haram ve helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası te'min edip, hem asâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. K.L.)
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
ASÂYİŞ-PERVER: f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
AŞA: (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
AŞA: (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
AŞAİR: (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
AŞAK: Sarmaşık.
AŞAM: f. Yiyecek ve içecek.
İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
AŞAMİDENÎ: f. İçilebilen veya yenilebilen.
AŞAVET: Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
AŞAYA: (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
İçerisinde 'ASÂ' geçenler
ACASA: Deve sürüsü.
AHSEN-ÜL KASAS: İbret verici vakıaların en güzel şekilde nakledilişi. Kıssaların en güzeli. * Sure-i Yusuf (A.S.).
ÂLÂT-I BASARİYE: Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler.
ÂLÂT-I RASADİYYE: Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar.
ANAYASA: (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
ARASAT: (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
ASA': Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
ASA-YI İNKÂR: İnkâr değneği. Kabul etmeme.
ASÂ-YI MUSÂ: Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı. * Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatlarını isbat ederek imân âb-ı hayatını gösteren ve bununla kâfirleri mağlub eden, ehl-i mekteb ve ehl-i felsefeye çok lüzumu bulunan Risale-i Nur külliyatından bir eserin adı.(... Kur'andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, mânevi bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ-i hayat çıkar. Çünki, müessir ancak eserde görünebilir. Mânevi asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. M.N.)
BERK-ÂSÂ: şimşek gibi. Berk gibi.
CENNET-ÂSÂ: Cennet gibi.
ASÂB: Geyik, gazâl.
ASAB: Sinir. Damar.
ASABE: Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, terekeyi alan kimse. (Babası ve evladı olmayan kimseye vâris olan.)
ASABİ': (Usbu'. C.) Parmaklar.
ASABÎ: Sinirli. Öfkeli.
ASABİYY-ÜL-MİZAC: Yaradılışça sinirli olan kimse. Yaradılışı itibâriyle asabi, hırçın, öfkeli olan.
ASABİYYET: Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASABİYET-İ KAVMİYE: Vatanperverlik. Menfi milliyetçilik, Asabiyet-i câhiliye, asabiyet-i milliye, asabiyet-i nev'iyye gibi tabirler de aynı mânayı ifâde eder. (Bak: Asabiyet-i Câhiliyye).
ASABİYYETEN: Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
ÂSAD: (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
ASAF: Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir. * Bir ot ismi.
ASAFÂNE: f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
ASAFİR: (Usfur. C.) Serçe kuşları.
ASAF-REY: Düşüncesi Asaf'ınki gibi akıllıca olan vezir.
ASAGİR: (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASAH: (Bak: Esahh)
ASAHİB: (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
ASAİB: Cemaatler, tayfalar. * Başa sarılan sargılar, nesneler.
ASAK: Darlık. * Hurma budağının yaramazı.
ASAK: Ucuzluk.
ASAKİR: (Asker. C.) Askerler. Erler.
ASÂKİR-İ BAHRİYYE: Bahriyeliler. Deniz askerleri.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ASÂKİR-İ MUNTAZAMA: Ordu askeri.
ASÂKİR-İ MUVAHHİDÎN: Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
ASAL: (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler.
ASAL: Ahlâk. Karakter. * Alâmet, işaret, belirti.
ASAL: f. Temel, kök.
ASAL: (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak.
ASALAK: Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
ASALE: Bal peteği, petek.
ASALE: Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan.
ASALET: Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin bulunmaması.
ASALETEN: Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
ASALETLÛ: Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
ASALİT: Koyu, sahin.
ASAM: (İsm. C.) Günahlar.
ASAMM: Sağır. * Sert, katı. * Güç, tahammül edilmez. * Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
ÂSÂN: f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
ÂSÂNÎ: Suhulet, kolaylık.
ASAR: Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
ASÂR: Fakirlik. * Güçlük. * şiddet.
ASAR: Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler.
ÂSÂR: Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
ÂSÂR-I ATİKA: Eski eserler.
ÂSÂR-I EDEBİYYE: Edebî değeri olan eserler.
ÂSÂR-I MATBUA: Tabedilmiş basılmış olan eserler.
ÂSÂR-I MERGUBE: Muteber ve rağbet kazanmış olan eserler.
ÂSÂR-I SAN'AT: Sanat eserleri.
ASÂR: Kurumayıp daima sulanır çıban.
ASÂR: Yağcı, yağ satıcısı.
ASARAN: (Bak: Asrân)
ASARE: Anber ve misk gibi şeylerin kokması.
ASARE: f. Sayı, hesab.
ASARİM: (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
ASAT: Binâ.
ASATIB: (İstabl. C.) Ahırlar.
ASAY: f. Gibi. (Bak: Asâ)
ASAYİŞ: f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti. İnsan cemiyetlerinde iktidar, hâkimiyet, bir zümrenin, bir sınıfın elinde olmaktan kurtulamamasından ve bir kısım insanlarca yapılan, istedikleri zaman değiştirilen kanunlara diğer insanların saygısı temin edilemediğinden asayişin sağlanması gittikçe güçleşmektedir. Çağımızda maddeci düşünce ile yetişen insanlar ancak baskı tedbirleriyle itaat altına alınmağa çalışılıyor. Böylece kapitalist ülkelerde oligarşik diktatörlük, sosyalist ülkelerde sınıf diktatörlükleri kurularak insanlar köleleştirilmektedir. İslâmda ise iktidar Allah'ındır, mülk de Allah'ındır. İnsan insanın kulu, kölesi değildir. Sınıf ve zümre diktatörlüğü yoktur. İnsan insan karşısında hür, Allah karşısında kuldur ve herkes hukukta birbirine eşittir. İdareciler hakkın ve halkın hizmetkârlarıdır.(... Bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaiyesi ve siyasiyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için beş esas lâzım ve zaruridir. Birincisi: merhamet; ikincisi: hürmet; üçüncüsü: emniyet; dördüncüsü: haram ve helâli bilip haramdan çekilmek, beşincisi: serseriliği bırakıp itaat etmektir. İşte Risale-i Nur, hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası te'min edip, hem asâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. K.L.)
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
ASÂYİŞ-PERVER: f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
ASÂYİŞ-PERVERÂNE: f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
AŞABE: Yaş otun çok olması.
AŞAİR: (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
AŞAK: Sarmaşık.
AŞAM: f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
AŞAMİDENÎ: f. İçilebilen veya yenilebilen.
AŞAVET: Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
AŞAYA: (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
ATAŞA: (Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
AZM-İ KASABA: Tıb: Baldır kemiği.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASÂYİŞ-CU: f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
BA-ASAM: Günahlarla.
BÂB-I ÂSAFÎ: Tar: Sadrazam konağı.
BAKİYYE-İ ÂSÂR: Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.
BÂRİKA-ÂSÂ: şimşek gibi.
BASAİR: (Basiret. C.) Basiretler. İbretli görüşler. Deliller. İbretler. Hüccet ve bürhanlar. Gözler. * Kalb duyguları.
BASAL: Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.
BASAL-İ HARİF: Acı soğan.
BASALA: Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.
BASAR: (C.: Ebsâr) Görme duygusu. * Kalble hissetme. Kalb gözü. * Gözün görmesi. * İdrak. Fikir. * İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.
BASARET: (Bak: Besaret)
BASARIK: Çulha tezgâhının ayaklığı. * Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.
BASARÎ: (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.
BASBASA: Dalkavukların nefret edilecek hâlleri, tabasbusları, yaltaklanması. * Köpeğin, kuyruğunu sallayarak sokulması.
BAŞALTI: t. Gemilerin baş tarafında tayfa ve er koğuşları. * Yağlı güreşlerde baş'ın altındaki derece.
BAŞAM: f. Perde, örtü.
BAŞAME: f. Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü.
BERK-İ BASAR: Gözün şimşek çakması. * Birdenbire tepesinde çakan şimşekten mâruz olduğu dehşet ve şiddet hâlinden mecaz olarak, ansızın başına gelen mühlik hâdisenin şiddetli âlâm ve ıztırabıyla dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı ifade eder. (E.T.)
BERK-ASA: f. şimşek gibi parlak.
BESASA: Göz, ayn.
BÎ-FASAL: (Kürtçe) Fırsat vermeyen, kocaman mahlûk.
BİL'ASALE: Bizzat. Kendisi. Eli ile. Başkasını vâsıta etmeden. Asâleti ile.
BİL-GUDUVV-İ VE-L-ÂSÂL: Sabah ve akşam.
BİTTASAVVUR: Tasavvur ile, niyet ederek, düşünerek. (Bak: Tasavvur)
BAŞAM: f. Perde, örtü.
CÜMLE-İ ASABİYE: Tıb: Sinir sistemi.
DAGFASA: Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne.
DASAR: (Dâstâr) f. Tellal, simsar.
DASDASA: Depretmek, tahrik.
DİL-ÂSÂ: f. Gönlü rahatlandıran, avutan.
EBU HASAN-I ŞAZELÎ: (Bak: şazelî)
EGTAŞA: Karartı.
ELYASA (A.S.): Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.
EMN Ü ÂSÂYİŞ: Eminlik ve rahatlık, korkusuzluk, tehlikesizlik, güvenlik.
EMRAZ-I ASABİYE: Sinir hastalıkları.
ENFES-İ ÂSÂR: Eserlerin en nefisi, eserler içinde en değerli olanı.
ESASAT: (Esas. C.) Esaslar. Temeller, kökler.
EVBAŞAN: (Evbaş. C.) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.
EBU HASAN-I ŞAZELÎ: (Bak: Şazelî)
FASAFIS: Beyaz söğüt dedikleri ağaç.
FASAHA: Ruşen olmak, parlamak. * Hâlis olmak.
FASAHAT: Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşma.Fasâhat: Sözün; lâfız, mâna ve âhenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer tâbirle, lâfızların söylenişinin tatlı, mânasının da söylenirken hemen zihne girmesidir. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazinesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fasâhatin daha yüksek derecesine belâgat denir ki; fasih bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre denmemişse, beliğ olamaz. (Edb. S.)Kelimenin aslı: "Sütün köpüğü gidip hâlis kalması" mânasına idi. Sonra bir şeyin sâfi ve şaibelerden, şüphelerden hâlis olmasında kullanılmıştır. Bir şeyin belli ve âşikâr olması. (L.R.)(Lâfzındaki fesahat-ı harikasıdır. Evet Kur'an mânen üslub-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat'i vücuduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maaninin dâhi ulemasının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur'an onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur'an, kulube kut ve gıda ve ukule kuvvet ve gınâdır ve ruha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek Kur'an hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyşin rüesâsından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur'anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: "Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz." İşte Kur'an-ı Hakîm'in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar. S.)
FASAHAT-PERDÂZ: f. Güzel ve açık konuşan. Fasih konuşan.
FASAL: Ek. Bilek.
GALAT-I BASAR: Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.)
GASA: Uzunluk.
GASAGIS: Arslan, esed.
GASAK: (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık. * Küfrün karanlığı. * Gözün dumanlanıp, seçemez olması. * Göz kararması. * Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi. * Çok soğuk ve fena kokan içki veya su. * Kuvve-i şeheviyye. * Seyelân.
GASAK-UL LEYL: Gecenin ilk karanlığı.
GASAS: Dolu olma. * Yediği ve içtiği şeyin boğazda durması.
GASASE: (Gasis-Gususe) Davarın zayıf olması. * Sözün boş ve faydasız olması. * Yaradan irinin akması.
GAŞAM: (C: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.
GAŞAN: (Gaşayân) Gönül dönmek. * Akıl gidip, bihoş olmak.
GITA-YI BASAR: Göz perdesi.
GIYASA: Suya dalmak.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HAKİKAT-ŞİNASÂNE: f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette.
HASA': Saman parçası. * Hurma kabı.
HASA: Toprak saçmak.
HASA: Sığır terslemek.
HASA': Bulamaç aşı. * Kavun.
HASA: Saymak. * Taş atıp vurmak.
HASA': Suya kanmak ve kandırmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak taş.
HASAB: Odun.
HASAD: Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi.
HASADET: Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
HASAFE: (C.: Hasif) Hurma yaprağından örülen kap. * Hurma yaprağı.
HASAFET: Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.
HASAİL: (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet)
HASÂİS: Bir şeye, birine has olan keyfiyetler.
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE: İnsanlık hassaları.
HASAİS: (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar.
HASAK: Büyük bir kuşun adı. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.)
HASAL: Yüreğin ağrıması.
HASAL: Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül.
HASAN: Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak.
HASAN: Güzel. (Bak: Hasen)
HZ. HASAN: Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. $ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.)
HASAN: İyilik. Güzel muamelede bulunmak.
HASANET: Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması.
HASAN-I BASRİ: (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir.
HASAR: (C.: Hasâret) Ziyan, zarar.
HASAR: Soğuk, berd.
HASARAT: (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler.
HASAR-DİDE: f. Zarara uğramış, hasar görmüş.
HASARET: Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek.
HASARET: Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme.
HASAS: Başta saçın az olması.
HASASA: (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * İki kişinin arasındaki açıklık.
HASASE(T): Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.
HASASET: İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik.
HASÂT: Küçük taş parçası. Çakıl. * Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak.
HASÂT-I BEVLİYYE: Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş.
HASÂT-I MESANE: Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.
HASHASA: Açık ve âşikâr olma. * Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama.
HASSASANE: f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette.
HÂŞÂ: Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.)
HAŞÂ': (C.: Ehşâ) Nefes tutukluğu. * Nefesin tutulması. * Nâhiye. * Kalb.
HAŞÂ-İ BATIN: Bağırsaklar.
HAŞAFET: Kin ve düşmanlık, haset ve adavet.
HAŞAHİŞ: (Haşhâş. C.) Haşhaşlar.
HAŞAİŞ: (Haşiş. C.) Kuru otlar.
HAŞAK: f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HAŞAN: Kokmuş tuluk.
HAŞARI: Yaramaz, rahat durmaz, hırçın.
HAŞAS: Arz haşereleri.
HAŞHAŞA: Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HATT-I MUVÂSALA: f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu.
HIMASA: İnce bellilik.
HIYASA: Kulak halkası. * Dar etmek, darlaştırmak. * Dikmek.
HİDDET-İ BASAR: Görüş keskinliği.
HİRASAN: f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen.
HORASAN: f. İran'ın doğusunda bir memleket adı. * Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. * Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. * Kelime mânası: Doğan güneş.
HORASANÎ: f. Horasana ait. Horasanlı. * Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu.
HULASA: Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası.
HULASA-İ KELÂM: Sözün hülâsası. Sözün özü.
HULASAT-ÜL HULASA: Hulâsanın hulâsası. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsası.
HULASATEN: Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran.
HUN-AŞAM: f. Kan içici, kan içen.
HÜLASA: (Bak: Hulâsa)
HAŞAK: f. Süprüntü, çöp. Yonga.
HAŞAN: Kokmuş tuluk.
HAŞAS: Arz haşereleri.
HAŞHAŞA: Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan.
HUN-AŞAM: f. Kan içici, kan içen.
İFASA: Yumuşak söylemek. * Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.
İĞTİŞAŞAT: (İgtişaş. C.) Karışıklıklar, kargaşalıklar, fenâlıklar.
İHTİLACAT-I ASABİYE: Asabî çarpıntılar.
İHTİLASAT: (İhtilas. C.) Hırsızlıklar, çalmalar, sirkatler.
İHTİRASAT: (İhtiras. C.) Şiddetli arzu ve istekler. İhtiraslar.
İHVAN-I BÂSAFA: Mevlevi tabirlerindendir. Saf, yani kalbinde gıll u gış bulunmayan kardeşler mânâsınadır.
İKTİBASAT: (İktibas. C.) İktibaslar, aktarmalar.
İLM-İ ÂSÂR: (Bak: İlm-i hadis)
İLTİMASAT: (İltimas. C.) İltimaslar, tavsiyeler, ricalar. * Kayırmalar, tutmalar.
İNŞİKAK-I ASÂ: Değneğin kırılması. * Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.
İRHASAT: Hayırlı işlerle uğraşmak. * Sağlam şey. * Ist: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikulâde haller ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden hâdiselerdendir.
KAR'-UL ASÂ: Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KASA: Kabalık. * Şiddet. * Katılık.
KASAB: Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.
KASAB-I MISRÎ: Mısırda dokunmuş keten bezi.
KASAB-ÜL ENF: Burun kemiği.
KASAB-ÜL FÂRİS: Kalem kamışı.
KASAB-ÜL HABİB: Şeker kamışı.
KASABA: (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
KASABAT: (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
KASABE: Kötü hurma.
KASAH: Sırtlan.
KASAİD: (Kaside. C.) Kasideler.
KASAL: Buğday içinde olan siyah taneler.
KASAM: Şiddetli sıcaklık. * Güzellik.
KASAME: (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.
KASA'NİNE: Katı olmak. * Büyük olmak.
KASAR: Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.
KASARA: (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
KASARET: Kısalık. Kısa olma.
KASAS: Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.
KASAS SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.)
KASAS: Arslan.
KÂSAT: (Ke's. C.) Kadehler, ke'sler.
KASAT: Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.
KASATURA: Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.
KASAVET: Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet)
KASAVİSE: (Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler.
KASIR-ÜL BASAR: Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.
KASÎR-ÜL BASAR: Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.
KAŞAĞI: Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.
KÂŞÂNE: f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN: Kuş yuvası.
KAŞKAŞA: Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
KESR-İ ÂŞÂRİ: Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.
KIYYE-İ ÂŞÂRİ: Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.
KURRASA: (C: Kırâs) Papatya çiçeği.
KUSASA: Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey.
KUVVE-İ MUTASARRIFA: Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.
KÜNASAT: (Künâse. C.) Künâseler, süprüntüler.
KAŞKAŞA: Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
LASAF: Bir cins hurma. * Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne. * Yapışmak. * Kurumak. * Parlamak.
LASAGA: Hindibâ denilen ot.
LÂSANİ: Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
LEMH-İ BASAR: (Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış. * Çok az bir zaman.
LEMHA-İ BASAR: Pek az bir zaman. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman.
MAAŞAT: (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
MÂHASAL: Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.
MÂHASAL-I ÖMR: Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.
MAHMASA: Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.
MASA': Kılıçla vuruşmak.
MASABAK: (Bak: Masebak)
MASAD: (C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri.
MASADAK: Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
MASADIR: (Masdar. C.) Masdarlar.
MASAFF: Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri.
MASAHA: Sıhhat mevzii. * Kamer, ay.
MASAİB: (Bak: Mesaib)
MASAİD: (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.
MASAİF: (Masif. C.) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler.
MASAK: Darlık.
MASAL: Az miktar olan şey.
MASALE: Sızıntı.
MASAM: Duracak yer.
MASAME: Duracak yer.
MASAN: Eşya saklanacak yer.
MASANİ': (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri.
MASARİ': (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları.
MASARİF: (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.)
MASARİF-İ UMUMİYE: Umumi masraflar.
MASARİF: (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar.
MASARİFAT: (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.
MASARÎN: Bağırsaklar.
MASMASA: Ağzın önü.
MAŞAALLAH: Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.)
MEDE-L-BASAR: Gözün görebildiği kadar.
MEST-İ TEMAŞA: Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan.
MEY-AŞAM: f. İçki içen. Şarap içen.
MIHBASA: (C: Mehâbıs) Helva küreği.
MUASAME: Hıfzetmek, korumak.
MUASARA: (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.
MUASAT: İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme.
MUAŞAKA: Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.
MUBASARA: Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması.
MUBATAŞA: İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma.
MUFASALA: Ayrılma.
MUHALLASA: Mevruz otu denilen bir nevi ot.
MUHASAMA: (Muhasamet) (C.: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek.
MUHASAMAT: (Muhasama. C.) Düşmanlık. İki taraf arasındaki husumet.
MUHASAMET: (Bak: Muhasama)
MUHASARA: Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.
MUHASARA: Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.
MUHASSASAT: (Muhassas. C.) Devlet bütçesinden, devlet dâireleri için ayrılan para. * Bir kimseye verilmiş olan maaş veya tayın.
MUHİLL-İ ÂSÂYİŞ: Asâyişi ihlâl eden. Güvenliği bozan.
MUHTASAR: Az. Kısa. Uzun olmayan. * Tekellüfsüz. * İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.
MUHTASARAN: Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.
MUKASAT: Zahmet ve eziyet çekme.
MURAHHASA: Ermeni piskoposu.
MURAKASA: (Raks. dan) Raksetme, dans.
MURASADE: (Rasad. dan) Rasad etme, gözetleme. * Dikkatle bakma.
MUTASADDI': Dağlıyan, tasaddu eden, perakende olan, yarılıp çatlayan.
MUTASADDIK: Tasadduk eden. Sadaka veren.
MUTASADDIK-UN ALEYH: Sadakayı kabul eden kimse.
MUTASADDIKÎN: (Mutasaddık. C.) Sadaka verenler. Tasadduk edenler. * Sâdık ve doğru olduğu anlaşılanlar.
MUTASADDIR: (C.: Mutasaddırin) (Sadr. dan) Baş köşeye kurulan. Başa geçip oturan.
MUTASADDIRANE: f. Baş köşeye kurulana yakışacak surette.
MUTASADDIRÎN: (Mutasaddır. C.) Baş köşeye kurulanlar, tasaddur edenler.
MUTASADDÎ: (Sadv. dan) Bir işe girişen. Tasaddi eden. Başkasına saldıran, başka birine takılan.
MUTASAFFÎ: Tasaffi eden. Saffet ve sâfilik hasıl eden. Temiz olan. Saflaşan.
MUTASALLİB: (Sulb. dan) Sertleşen, katılaşan. * Sağlam, sert. * Salâbetli. Din işlerinde çok gayretli.
MUTASALLİBANE: f. Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette.
MUTASALLİF: Haddinden, iktidarından hâriç fazilet ve zerafet iddiasında bulunan. Şarlatan.
MUTASALLİFANE: Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.
MUTASALLİFÎN: Haddinden fazla fazilet ve zerâfet iddiasından bulunanlar. Şarlatanlar.
MUTASANNİ': (C.: Mutasanniîn) Kendini güzel ve süslü göstermek isteyen.
MUTASANNİANE: f. Yapmacıklı olarak, tasannu ederek.
MUTASANNİÎN: (Mutasanni'. C.) Tasannu' edenler. Kendilerini güzel ve süslü göstermek isteyenler.
MUTASARRIF: Tasarruf hakkı ve salâhiyyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idâre eden. Bir malın sahibi. * Eskiden, vilâyetten küçük olan Sancağın en büyük idâre âmiri.
MUTASARRIFİYET: Tasarruf etme hakkı. Mutasarrıflık. * Mutasarrıfın vazifesi.
MUTASARRIM: (C.: Mutasarrımin) Kahramanlık ve yiğitlik gösteren.
MUTASAVVER: Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş. * Tasvir edilen. Hatırdan geçen. * Kabil, akıl kabul eder, akıl alır.
MUTASAVVIF: Tasavvufla uğraşan. İlâhiyyatla uğraşan, tarikat ehli olan. (Bak: Tarikat)
MUTASAVVIFÂNE: f. Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda.
MUTASAVVIFE: Sofular, mutasavvıflar.
MUTASAVVIFÎN: Tasavvufçular. Sofiler.
MUTASAVVIT: Ses çıkaran, seslenen, ses veren.
MUTASAVVİR: Tasavvur eden, zihinde suret veren.
MUTASAYYİF: Bir yerde yazlıyan.. Yaz mevsimini geçiren.
MUVASAKA: Birbirine söz verip anlaşma.
MUVASALA: Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.
MUVASAT: Yardım, dostluk, muavenet, iyilik. * Ölen bir memurun ailesine maaş bağlama.
MÜBAHASAT: (Mübâhese. C.) Mübâheseler. Bir şeye dâir iki veya daha fazla kimsenin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar.* Bahse girişmeler. İddiâlı ve karşılıklı konuşmalar.
MÜBASAKA: Tükürmek.
MÜFASALE: Ayrılışmak.
MÜFAVASA: Ayırmak. * Halâs etmek.
MÜLASAKA: Ulaşma, yanaşma. * Bitişme, yapışma, iltisâk etme.
MÜMASAA: Birbiriyle kılıçlaşmak.
MÜMASAHA: Sözle birbirine yumuşak davranma.
MÜMAŞAT: Birlikte hoş geçinmek. * Bir maslahat yolunu takib etmek. * Meslek işlerinde tesviye, tervic ve idare etmek. * Karışmamak. * Başkalarının zarar vermeyen fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve sulh u salâh üzere durmak. Uygunluk.
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜNAGGASAN: (Gussa. dan) Tasalı olarak, gussalı olarak.
MÜNAKASA: (C.: Münakasât) (Noksan. dan) İhale ve alışveriş gibi şeylerde eksiltme.
MÜNAKASAT: (Münakasa. C.) Eksiltmeler, münakasalar.
MÜNAKAŞA: Mücadele. Münazaa. Karşılıklı sözle çekişmek. Bir mes'eleyi sormayı çok ileri götürerek çekişmek. (Bak: Hakperest)(Hadis-i Şeyheyn'in ittifakına alâmet olan işaretiyle bir hadis bana gösterildi. "Hadis midir, değil midir?" sual edildi.Ben dedim : Böyle mu'teber bir kitapta Şeyheyn Hadisinin ittifakına hükmeden bir zâta itimad etmek lâzım; demek hadistir. Fakat hadisin, Kur'an gibi bazı müteşabihatı var. Ancak havass onların mânâlarını bulabilir. Şu hadisin zâhiri dahi, müşkilât-ı hadisin müteşabihat kısmından olmak ihtimali var, dedim. Eğer bilseydim medar-ı münakaşa olmuş, öyle kısa değil, belki böyle cevap verecektim:Evvelâ: Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin birinci şartı; insaf ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, su'-i telâkkiye sebeb olmadan müzakeresi câiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muârızın elinde zâhir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünki bilmediği şey'i öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla birşey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimâli var.Sâniyen : Sebeb-i münakaşa, eğer hadis ise; hadisin merâtibini ve vahy-i zımnînin derecâtını ve tekellümât-ı Nebeviyenin aksâmını bilmek lâzım. Avam içinde müşkilât-ı hadisiyeyi münakaşa etmek, izhar-ı fazl suretinde avukat gibi kendi sözünü doğru göstermek ve enaniyetini hakka ve insafa tercih etmek suretinde deliller aramak câiz değildir. M.)
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
MÜNASAFA: (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.
MÜNASAFATEN: Yarıyarıya olarak.
MÜNASAHA: Nasihat etme, nasihatta bulunma.
MÜNASARA: Birbirine yardım etme. Muavenette bulunma.
MÜNASAT: Unutma, nisyan.
MÜRAKASA: Raksetmek, oynamak.
MÜVASAT: Yumuşaklıkla davranmak.
MAAŞAT: (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.
MÜMAŞATKÂR: f. Dost geçinerek, kusurlara göz yumarak, müdara suretiyle.
MÜNAKAŞÂT: (Münakaşa. C.) Çekişmeler.
NAGAŞAN: Iztırab, acı.
NA-MUTASAVVER: f. Hatır ve hayale gelmez.
NASA: Kaldırmak. * Engel olmak, men'etmek.
NASAB: Dert. * Zahmet, meşakkat.
NASAF: Hizmetçi, uşak.
NASAFE: Hizmet etmek.
NASAHA: Öğüt vermek, nasihat etmek.
NASAİB: (Nasibe. C.) Dikili taşlar.
NASAL: Temrenci.
NASARA: Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir.
NASAYİH: (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler.
NEFFASÂT: (Neffâse. C.) Neffâseler, büyücü kadınlar.
NEŞASA: Beyaz yüksek bulut.
NEŞASA: Beyaz yüksek bulut.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
PAŞA: Sivillerle askerlerin ileri gelenlerinin bir kısmına verilen resmi ünvandı. Osmanlıların ilk devirlerinde bu ünvan, hânedân mensublarıyla yalnız bir kısım idare adamlarına verilirken sonradan askeriden "mir-i liva" ve daha yüksek rütbede olanlarla; mülkiyeden vezir, beylerbeyi, mir-i miran ve mir-ül ümera rütbelerine tahsis edilmiştir. Damat Paşa, Ağa Paşa, Vali Paşa o cümledendir.Paşa kelimesinin aslı hakkında pek çok ihtilâf vardır. Lügat erbabının bazıları, Farsça "Pây-i şah" lâfzından değiştirilmiş olduğunu; bâzıları da Türkçede büyük birâder mânasına gelen "Beşe" kelimesinin telâffuzunun zamanla "paşa"ya değiştiğini; bir kısmı da evin, ailenin büyüğü, reisi anlamına gelen "Baş ağa" dan tahrif edildiğini yazarlar. Ayrıca Türklerde büyük evlâda da paşa derler. Paşa tâbiri, hürmet ifadesi olarak, ulema ve meşâyihten bazılarına da verilmiştir. Bugün dilimizde generâl anlamına kullanılır. (O.T.D.S.)
PAŞALI: Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.
PAŞAN: f. Saçan, saçıcı.
PAŞAZÂDE: Paşa oğlu.
PADAŞÂN: (Padaş. C.) f. Arkadaşlar, ayakdaşlar. * Mükâfatlar.
RAHASA: Yumuşaklık.
RAKKASÂNE: f. Oynar şekilde. Raksederek.
RASAA: (C.: Rusâ) Bal arısının yavrusu.
RASAD: Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.
RASADGÂH: f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi.
RASADHÂNE: f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer.
RASAF: Kaldırım. Kaldırım taşları.
RASAFE: (C.: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş.
RASAFET: Dayanıklılık, sağlamlık.
RASANET: Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin.
RASAS: Kurşun, kalay, lehim.
RASAS-I MÜZAB: Eritilmiş kalay.
RASASÎ: Kalaycı. * Kurşun renginde olan.
RASRASA: Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
REŞAŞAT: Su sızıntıları, serpintiler.
RUHASA': Sıtma teri.
SASANİLER: İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır.
SÜLASA': Salı.
ŞAKK-I ASÂ: f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
ŞAYAN-I TEMAŞA: f. Görülmeğe değer olan.
ŞESASA: şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
ŞİFASAZ: f. şifa veren, iyi eden.
ŞESASA: Şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
TAKLİL-İ MASÂRİF: Masrafların azaltılması.
TASABBİ: (Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.
TASABBU': Parmak parmak ayırma.
TASABBUH: Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek.
TASABBUN: Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme.
TASABBUR: (Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme.
TASABBÜB: Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması.
TASABİ: Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
TASADDİ: Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. * Vuku bulmak.
TASADDU': Yarılıp çatlama. * Dağılma.
TASADDU': (Demir) Paslanmak ve küflenmek.
TASADDUK: Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
TASADDUKAT: (Tasadduk. C.) Sadakalar.
TASADDUR: (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.
TASADUK: Birbirine inanmak.
TASADÜM: Tokuşmak.
TASAFFİ: Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
TASAFFUH: Yaprak yaprak olma. * Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.
TASAFFÜR: Sararmak.
TASAFÜH: Musafaha edişmek.
TASAFÜN: Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.
TASALLİ: Ateşte yanmak.
TASALLUB: Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek.
TASALLUT: Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
TASALLUTEN: Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.
TASALLÜF: Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.
TASALLÜFÂT: (Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
TASALSUL: Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.
TASA'LÜK: Fakirlik göstermek.
TASAMM: Kendini sağır etmek.
TASAMÜM: Sağırlığa vurmak.
TASANNU': Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
TASANNUF: Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif.
TASARRUF: İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp müdahale etme.
TASARRUFAN: Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
TASARRUFÂT: (Tasarruf. C.) Tasarruflar.
TASARRUH: Şiddetle çağırmak.
TASARRUM: Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek.
TASARU': Birbiriyle güreşmek.
TASARUM: Birbirini kesmek.
TASA'SU': Deprenmek, hareket etmek. * Perakende olmak, dağılmak.
TASA'UB: Güçleşme. Güç olma.
TASA'UD: (Suud. dan) Yukarı çıkma. * (Gaz veya buhar) yükselme.
TASAVİR: (Tasvir. C.) Tasvirler, resimler.
TASAVÜL: Karşılıklı hamle etmek.
TASAVÜN: Hıfzetmek, korumak.
TASAVVU': Ayrılmak, perâkende olmak.
TASAVVUF: Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak. (Bak: Tarikat)(İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkin-i ehl-i tarikat derler ki: "Birtek Sünnet-i Seniyyeye ittiba' noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir Sünnet-i Seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır!" demişler. M.)
TASAVVUFÎ: Tasavvufla alâkalı. Tasavvufa ait.
TASAVVUH: Yaş otun üstü sıcaktan kurumak.
TASAVVUR: Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu. (Bak: Dimağ)
TASAVVUR-U ŞAHSÎ: şahsî düşünce. şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TASAVVURÎ: Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.
TASAVVURAT: (Tasavvur. C.) Tasavvurlar.
TASAVVÜN: Kendini sakınmak.
TASAYKUL: Pürüzsüzlük.
TASAYUH: Birbirine çağırmak.
TASAYYUD: (Sayd. dan) Ava gitme. Avlanma. Ava çıkma.
TASAYYUF: (Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme.
TAŞAŞ: Nezleye benzer bir hastalık.
TAYLASAN: (C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.
TEFARİK-UL ASÂ: Bir atasözüdür. Bu darb-ı mesel hakkında meşhur Kamus Tercümesi'nde hülâsaten şu mâlumat var: "Arab'dan fakir bir kadının zaif ve gayet huysuz bir oğlu varmış. Yaptığı müteaddit kavgalarda meselâ bir defasında burnunu, bir defasında kulağını, bir defasında dudaklarını kesmişler. Her bir defasında da annesi çocuğunun kesilen azalarına bedelen diyet alarak zenginleşti. Bu sebeple oğluna: "Sen tefarik-ul-asâdan daha faydalısın." Zira o, asâ ki, bir cins ağaç olup, parçalandıkça her bir parçasından yine faydalı şeyler yapılırdı. Onun gibi oğlunun da vücud parçaları daha faydalı oldu. Yani, bir (şey) olmakla beraber, muhtelif fayda cihetleri bulunan şeyler için mecazen bu tabir kullanılır.
TEMAŞA: f. Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak.
TEMAŞAGÂH: f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAGER: (Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
TEN-ASAN: f. Rahatını düşünen adam.
TASAVVUR-U ŞAHSÎ: Şahsî düşünce. Şahsa ait tasavvur. (Bak: Himmet)
TAŞAŞ: Nezleye benzer bir hastalık.
TEMAŞAGÂH: f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
TEMAŞAGERÂN: (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
TEMAŞAHÂNE: f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
VÂLÂŞÂN: f. Şânı yüce.
VASAA: (C: Vusu) Kız kuşu.
VASAB: (C.: Evsâb) Hastalık. Ağrı.
VASAFE: Hizmetkârlık.
VASAİL: (Vasâyil) : (Vasile. C.) Yemen'de çıkan çubuklu, alaca kumaşlar.
VASAT: İki şeyin arası. * Orta, merkez, ara. Meydan. Cemiyet muhiti. İç.
VASAT-ÜL HÂL: Orta halli, orta halde.
VASAT-ÜL KAME: Orta boylu.
VASATÎ: İkisi ortası. Ortalama. Orta halde.
VASATÎ SAAT: Hakiki güneşe tâbi olmak üzere, muntazam hareket ettiği tasavvur olunan mevhum bir güneşin, o yerin nısfun nehârından (meridyeninden) arka arkaya iki defa geçişi arasındaki zamanın yirmi dörtte biri.
VASVASA: Yüz örtüsü. * Köpek eniğinin gözlerinin açılması.
VAŞAK: Derisinden kürk yapılan bir hayvan ve bunun postu.
YED-İ TASARRUF: Sahibolma, sâhiblik.
ZİYA PAŞA: (Mi: 1825 - 1880) İstanbul'da doğmuş ve Adana'da vali iken vefat etmiştir. İslâm-Türk hürriyet-perverlerinden olan Ziya Paşa, "zekâvette alemdar" bir şahsiyet olmasına rağmen, kâinatta cereyan eden hâdiselerin gaye ve hikmeti karşısında şaşırmış, bu sebebten ıztırab çekiyor. " Eyvah kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım" diye feryad etmiştir. Yine kâinattaki İlâhi güzellik ve zahirde çirkin olarak gözüken, fakat neticesi hayır ve hikmetler dolu olan hadiseler karşısında da; Cenab-ı Hakk'ı tesbih ederek ruhunun feryadını dindirmeğe çalışmıştır.Yeni Osmanlılar Cemiyetine girmiş ve Namık Kemal ile 1876'da Paris'e hicret etmiştir. Zafernâme ve üç cildlik Harabât adlı -Divan edebiyatı şairlerinin seçme şiirlerini toplayan- kitabı vardır.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ASA' : Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
AS : Mersin ağacı.
A : 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...