Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
BEL: Bilâkis, belki, katiyyetle, ihtimaldir, öyle, dahi kelimeleri mânasına tercüme edilir. İ'rab edatıdır.
BEL: f. Ökçe. Ayakkabı altının topuğa rastlayan yüksek kısmı.
BEL: t. Geminin orta kısmı.
Bedenin ortası. Göğüs ile karnın arası.
Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı.
BEL': Yutma. Emme.
Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.
BEL'-İ LOKMA: Lokmanın yutulması.
BELÂ: (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye.
Yaramaz nesne. (Bak: Sadaka)(Ey insan! Mâdem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise, mahlukatın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman; ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alil ihtiyareler; ve alil ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstahak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhib olan peder ve valide, ihtiyarlık hâlinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve $ sırriyle yâni: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti." ne derece sebeb-i def'-i musibet olduklarını sen kıyas eyle. M.)
BELÂ-YI NÂGÂH: Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.
BELÂ-YI SİYÂH: Kara belâ.
Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler.
BELA: Evet. (Nefiyden sonra isbat için söylenir.) Meselâ: Kur'ân-ı Kerim'de mezkûr; Cenab-ı Hakkın ruhlara karşı, "Ben Azîmüşşan sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, ruhlar $ Yâni: "Evet sen bizim Rabbimizsin" dediler. (Bak: Bezm-i Elest)
Farsçada "Belî" diye söylenir.
BELABİL: (Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar.
(Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
BELÂ-CÛ: Belâ arayan. Belâsını istiyen.
BELAD(E): Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey.
BELADET: Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.
BELÂ-DİDE: f. Belâ görmüş, belâya çatmış.
BELADİR: f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası.
Belâyı def etmek için verilen sadaka.
BELÂ-ENDER-BELÂ: f. Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet.
BELÂG: Eriştirme, yetiştirme.
Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet.
BELÂGAN MÂ-BELÂG: Bol bol. Çok kâfi derecede.
BELÂGAT: Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye, ilm-i belâğat denilir. (Edb. L.)(Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.... Belâgat, muktezâ-yı hâle mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde ta'mim için hazf yapıyor; çok yerlerde, nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimâller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın. İ.İ.)
BELÂGAT-FÜRUŞ: f. Belâgat taslıyan.
BELÂGAT-PERDÂZ: f. Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen.
BELÂGAT-PİRÂ: Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.
BELAH: Büyüklenmek, kibir.
BELAHA: Yetişmemiş hurma koruğu.
Kurumak, yebs.
Yormak.
BELAHET: Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.
BEL'AK: Yaşlı, zayıf.
Bir hurma cinsi.
BELAK: Ayakları alacalı at.
BELÂKEŞ: f. Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan.
BELAKİK: (Bülükka. C.) Sahralar, çöller. Düzovalar.
BELAL: Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.
BEL'AM: Terbiyesiz, açgözlü, obur.
Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.
BEL'AME: Yutmak.
BELAREK: f. İyi su verilmiş kılıç, çelik.
Ok temreni, ok mahfazası.
BEL'AS: Büyük karınlı dişi deve.
BELAT: Döşenmiş taş.
Düzyer.
Köy adı.
BELAYA: (Belâ. C.) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar.
BELA-ZEDE: f. Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan.
BELBAL: (Belbele) Vesvese. Tasa. Telâş. Yürek yanması. Iztırab.
Tehyic ve tahrik eylemek.
BELBED: Akılsız ve ahmak kimse ki, ne ettiğini bilmez.
BELBEL: Tasa, kaygı. Yürek yanması.
BELBELE: (C.: Belâbil) Vesvese vermek, gamkin etmek, kuruntu vermek.
BELBÛS: f. Bir nevi haşhaş.
Yabani soğan. Dağ soğanı, sarmısak.
BELCA': Kaşları arası açık olan kadın. (Müz: Eblec)
BELDAH: Kişinin kendini yere vurması.
BELDARAN: Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
BELDE: Memleket, şehir.
Büyük köy.
Yer, arz.
Göğüs, sadır.
İki kaş arasında kıl olmayıp açık olması.
BELDE-İ TAYYİBE: Güzel ve hoş belde. Medine-i Münevvere.
BELEC: Zâhir ve rûşen olmak. Gözükmek.
BELED: (Belde. C.) Beldeler. Memleketler.
BELED SÛRESİ: (El-beled) Kur'an-ı Kerim'de 90. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
İçerisinde 'BEL' geçenler
A'BEL: Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
ABEL: (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
A'BEL: (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ.
AHBEL: Divane, deli.
AHMED İBN-İ HANBEL: (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
AKBEL: Eğri gözlü. * Kabiliyetli kimse. * En çok beğenilen
ARZ-I BELDE: Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.
ARZ-I BELDE TA'YİNİ: Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.
BEL': Yutma. Emme. * Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.
BEL'-İ LOKMA: Lokmanın yutulması.
BELÂ: (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye. * Yaramaz nesne. (Bak: Sadaka)(Ey insan! Mâdem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise, mahlukatın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman; ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alil ihtiyareler; ve alil ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstahak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhib olan peder ve valide, ihtiyarlık hâlinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve $ sırriyle yâni: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti." ne derece sebeb-i def'-i musibet olduklarını sen kıyas eyle. M.)
BELÂ-YI NÂGÂH: Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.
BELÂ-YI SİYÂH: Kara belâ. * Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler.
BELA: Evet. (Nefiyden sonra isbat için söylenir.) Meselâ: Kur'ân-ı Kerim'de mezkûr; Cenab-ı Hakkın ruhlara karşı, "Ben Azîmüşşan sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, ruhlar $ Yâni: "Evet sen bizim Rabbimizsin" dediler. (Bak: Bezm-i Elest) * Farsçada "Belî" diye söylenir.
BELABİL: (Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar. * (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler.
BELÂ-CÛ: Belâ arayan. Belâsını istiyen.
BELAD(E): Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey.
BELADET: Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık.
BELÂ-DİDE: f. Belâ görmüş, belâya çatmış.
BELADİR: f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. * Belâyı def etmek için verilen sadaka.
BELÂ-ENDER-BELÂ: f. Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet.
BELÂG: Eriştirme, yetiştirme. * Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet.
BELÂGAN MÂ-BELÂG: Bol bol. Çok kâfi derecede.
BELÂGAT: Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek. * Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye, ilm-i belâğat denilir. (Edb. L.)(Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.... Belâgat, muktezâ-yı hâle mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde ta'mim için hazf yapıyor; çok yerlerde, nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimâller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın. İ.İ.)
BELÂGAT-FÜRUŞ: f. Belâgat taslıyan.
BELÂGAT-PERDÂZ: f. Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen.
BELÂGAT-PİRÂ: Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.
BELAH: Büyüklenmek, kibir.
BELAHA: Yetişmemiş hurma koruğu. * Kurumak, yebs. * Yormak.
BELAHET: Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.
BEL'AK: Yaşlı, zayıf. * Bir hurma cinsi.
BELAK: Ayakları alacalı at.
BELÂKEŞ: f. Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan.
BELAKİK: (Bülükka. C.) Sahralar, çöller. Düzovalar.
BELAL: Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan.
BEL'AM: Terbiyesiz, açgözlü, obur. * Hz. Musa (A.S.) hakkında, yalan ve fena söyleyerek Beni-İsrail'i kandıran Bel'am bin Baura adında birinin adı.
BEL'AME: Yutmak.
BELAREK: f. İyi su verilmiş kılıç, çelik. * Ok temreni, ok mahfazası.
BEL'AS: Büyük karınlı dişi deve.
BELAT: Döşenmiş taş. * Düzyer. * Köy adı.
BELAYA: (Belâ. C.) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar.
BELA-ZEDE: f. Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan.
BELBAL: (Belbele) Vesvese. Tasa. Telâş. Yürek yanması. Iztırab. * Tehyic ve tahrik eylemek.
BELBED: Akılsız ve ahmak kimse ki, ne ettiğini bilmez.
BELBEL: Tasa, kaygı. Yürek yanması.
BELBELE: (C.: Belâbil) Vesvese vermek, gamkin etmek, kuruntu vermek.
BELBÛS: f. Bir nevi haşhaş. * Yabani soğan. Dağ soğanı, sarmısak.
BELCA': Kaşları arası açık olan kadın. (Müz: Eblec)
BELDAH: Kişinin kendini yere vurması.
BELDARAN: Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
BEL' : Yutma. Emme. * Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.
BERK-ÂSÂ : şimşek gibi. Berk gibi.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...