Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
BERK-ÂSÂ: şimşek gibi. Berk gibi.
BER: f. Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır)
Göğüs, sine, bağır, sadır.
Fayda.
Hamil.
Hıfz.
Yan.
Taraf.
Nâkil. Götürücü.
Meyve.
Yaprak. Varak.
Meme.
Genç kadın.
Evin kapısı.
BER: f. (Burden) "Götürmek" mastarının emir köküdür. Kelimenin sonuna getirilerek terkipler yapılır. Emirber $ : Emir dinleyen, emir götüren. Fermanber $ : Emir veren. Emir dinleyen... gibi.
BERA': Her ayın ilk ve son günü.
BERAA: (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)
BERÂAT: Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
BERÂAT-ÜL İSTİHLÂL: Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç.
Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi.
Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen yazı gibi vesika.
BERABER: f. Birlikte bulunan.
Müsavi, eşit.
Bir hizada olan.
Refakat, birlik.
BERABERÎ: f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
BERABER MÎ-ZENEND HER ŞEY: Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.
BERACİM: (Bürcume. C.) Boğumlar, mafsallar.
BERÂET: Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma.
Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma. (Bak: Ber')
BERÂET-İ ZİMMET: Zimmetinde birşey olmayış, suçsuzluk.
BERAGİS: (Bürgus. C.) Pireler.
BERAH: şiddet. Ezâ ve meşakkat.
BERAH: Açık işlenmiş yer.
Zâil olmak.
Ağaçsız arazi.
BERAHİDE: f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
BERAHİHTE: f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
BERAHİME: Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
BERAHİN: (Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar.
BERAHİN-İ ALENİYYE: Meydanda ve açık olan deliller.
BERAHİN-İ KATIA: Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar.
BERAHİN-İ KAVİYYE: Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar.
BERAİL: Horozun, güvercinin ve diğer kuşların boynunda çarpık bitmiş olan yelek.
BERAK: (C.: Berkân) Göz kamaşmak.
Bir yaşındaki kuzu.
BER-AKİS: f. Aksine, zıddına, tersine.
BERARENDE: f. Üste getiren, üzerine çıkaran.
BERARİ: (Berriyye. C.) Sahralar, çöller. Geniş kumluklar.
BERAS: Leke hastalığı.
BERASİN: (Bürsün. C.) Yırtıcı hayvanların pençeleri.
BERAŞ: Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.
BERAT: Nişân. Rütbe. İmtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt.
BERAT GECESİ: Arabi Şâban ayının onbeşinci gecesi. Şâban ayı mübarek şuhur-u selâseden (üç aylardan) olup, onbeşinci gecesi mahlûkatın rızıklarına, ömürlerine, amellerine dâir taraf-ı İlâhîden meleklere tâlimat verildiği hususunda rivâyât-ı sahiha vardır.(Bu gelen gece olan "Leyle-i Berât" bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev'inden olması cihetiyle "Leyle-i Kadr"in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadirde otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı, yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhûrede, onbinler yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır. Ş.)
BERAT-I CİBAYET: Vergi, icâre ve resim gibi vakfa veyahut da hazineye ait olan paraları toplamak salâhiyetini veren vesika.
BERAT-I HÜMAYUN: Padişahlara mahsus ferman.
BERATİL: (Birtîl. C.) Hediyeler, rüşvetler.
BER-AVER: f. Yemiş ağacı.
BERAVERDE: f. İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam.
Seçilmiş, ayrılmış şey.
Yükseğe kaldırılmış.
BERÂY: f. İçin, dolayı, binâen. (Arabçadaki "Li, li ecli" yerinde bir tâbirdir.)
BERÂY-I İSTİKBÂL: Karşılamak için.
BERÂY-I MALÛMAT: Mâlûmat için.
BERÂY-I TENEZZÜH: Tenezzüh için, gezinti için.
BERÂY-I TİCÂRET: Ticâret için. Ticâret maksadı ile.
BERAYA: (Beriye. C.) Halk. Bütün mahlûkat.
Halkın kılıç kullanabilenleri ve vergi hârici tutulan müslüman kısmı.
BERAZ: Az olan şey, kalil.
BERAZİK: Bölük, cemaat.
BERBAD: f. Harap. Kötü. Virâne. Bozuk. Perişan. Telef ve helâk olmuş.
BERBAR(E): f. Evin dam kısmında bulunan oda.
Çardak.
Kemeriye.
Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir.
BERBEKAN: Arapların giydiği bir elbise cinsi.
BER-BELEND: f. Çok yüksek yer veya rütbe.
İçerisinde 'BER' geçenler
AB-BERİN: f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
ABERASYON: Fr. Sapma.
ABERAT: (Abre. C.) Göz yaşları.
AGBER: Çok tozlu.
AHU-BERE: f. Ceylan yavrusu.
AK ANBER: Beyaz cins anber.
ÂLEM-İ BERZAH: Berzah âlemi. Kabir âlemi. (Bak: Kabr)(Âlem-i ziyâ, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz küçük bir yerde içtimâ ederler. M.N.)(Nass-ı Kur'anla, şühedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar... Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar... Kemâl-i saâdetle mütelezziz oluyorlar.. Ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki, iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Âlem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öye farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'îdir. Hatta Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza (R.A.), mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi.. ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. M.)
ÂLEM-İ CEBERUT: Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır).
ÂLEM-İ EKBER: En büyük âlem. Kâinat.(Şu kâinat denilen âlem-i ekber ve insan denilen onun misâl-i musağğarı olan âlem-i asgar, kudret ve kader kalemiyle yazılan âfâkî ve enfüsî vahdaniyet delâilini gösteriyorlar. Evet, kâinattaki san'at-ı muntazamanın küçük bir mikyasta, nümunesi insanda vardır. O daire-i kübrâdaki san'at, Sâni-i Vâhid'e şehadet ettiği gibi, şu insanda olan küçük mikyastaki hurdebini san'at dahi, yine O Sâni'a işaret eder, vahdetini gösterir. M.)
ANBER: Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
ANBERA: İğde yemişi.
ANBER-BAR: f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ANBERÎ(N): Güzel kokulu. Anber kokulu.
ANBER-NİSAR: f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
ANBER-SİRİŞT: f. Anber gibi güzel kokulu.
ANBER-TER: f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
ARŞ-I BERİN: Arş-ı âlâ. Göğün en yüksek tabakası.
BERK-ÂSÂ: şimşek gibi. Berk gibi.
ASÂKİR-İ BERRİYYE $: Kara askerleri.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ASTİN-BERÇİDE: f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
AZM-İ KU'BERE: Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).
ANBER-EFŞAN: f. Anber saçan.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
BA-BERAT: Berat ile.
BÂD-I BERÎN: Sabah rüzgârı. * Lâtif hava.
BAD-BER: f. Uçurtma. * Daima kendini methettiği halde elinden bir iş gelmiyen kimse.
BÂ-HABER: Haberi olan, haberli. * Zeki, akıllı. * İhtiyatlı, tedbirli.
BÂ-HABERAN: (Bâ-haber. C.) Haberliler, haberi olanlar. Akıllı, zeki, ihtiyatlı kimseler.
BAR-BER: f. Hamal, yük taşıyan kimse.
BAR-BERDAR: f. Sabırlı, tahammüllü. * Yük kaldıran. * Hamal.
BEHEM-BER-ÂMEDEN: f. Toplanmak, cem olmak, birikme. * Mc: Kızmak, sinirlenmek, asabileşmek, müteessir olmak. ("Behemâmeden" de denir.)
BEHREBER: f. şerik, ortak.
BEHREBERÎ: f. Ortaklık, şeriklik.
BERA': Her ayın ilk ve son günü.
BERAA: (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)
BERÂAT: Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
BERÂAT-ÜL İSTİHLÂL: Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç. * Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi. * Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen yazı gibi vesika.
BERABER: f. Birlikte bulunan. * Müsavi, eşit. * Bir hizada olan. * Refakat, birlik.
BERABERÎ: f. Eşitlik, müsavilik, beraberlik.
BERABER MÎ-ZENEND HER ŞEY: Herşey berâber söylüyor, çarpıyor, konuşuyor.
BERACİM: (Bürcume. C.) Boğumlar, mafsallar.
BERÂET: Temize çıkma. Temizlik, münezzehiyet. Bulaşık ve giriftâr olmama. Âri olma. * Huk: Bir davânın neticesinde suçsuz olduğu anlaşılma. (Bak: Ber')
BERÂET-İ ZİMMET: Zimmetinde birşey olmayış, suçsuzluk.
BERAGİS: (Bürgus. C.) Pireler.
BERAH: şiddet. Ezâ ve meşakkat.
BERAH: Açık işlenmiş yer. * Zâil olmak. * Ağaçsız arazi.
BERAHİDE: f. Yola çıkarılmış, gönderilmiş.
BERAHİHTE: f. Daha ziyade silâh hakkında kullanılan bir tâbirdir. Çıkarılmış, çekilmiş mânâlarına gelir.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
BERK-ÂSÂ : şimşek gibi. Berk gibi.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...