Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
BERE: Fr. Sipersiz ve yumuşak olan bir çeşit başlık.
BERE: f. Kuzu. Koyun yavrusu.
BERE: t. Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk.
BERED: Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.
BEREDE: Dolu.
Çok yemekten midenin dolması.
BEREHMEN: (Berhemen) f. Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları.
BEREHNE: f. Çıplak.
BEREHNEGÎ: f. Çıplaklık.
BEREHREHE: Güzel, nâzik kadın.
BEREKÂT: (Bereket. C.) Bereketler. Bolluklar.
BEREKET: Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.(.. Kanaat-ı kat'iye verecek derecede tecrübeler vardır ki: Nasıl çocukların aczlerine binâen rahmet tarafından rızıkları hârika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor... Öyle de, mâsumiyet kesbeden imanlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, Hadis-i Şerifin bir parçası olan $ yani: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti." diye ferman etmekle, bu hakikatı isbat ediyor. L.)
BEREM: (C.: Ebrâm) Kumar oyununa dâhil olmayan.
BEREM: f. Asma ve kabak çardağı.
Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek.
BERENCEN: f. Kadın bileziği.
BEREND: f. Nakışı olmayan ipek kumaş.
Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler.
Kılıcın suyu.
BERENDAHTE: f. Yükseğe çıkarılmış, üste çıkarılmış. Yükseğe kaldırılmış.
BERERE: (Bârr ve Berr. C.) Dindar ve temiz kimseler. Takvâ ehli olan, her çeşit günahlardan sakınanlar. Çok hayır sahibi kimseler.
BERESTÛK: Kırlangıç denilen deniz balığı.
BERE'TE: Sen yarattın (meâlinde fiil). (Bak: Ber')
BEREVÂT: (Berat. C.) Eskiden bir kimseye nişan, rütbe veya imtiyaz verildiğini bildiren fermanlar.
BEREZE: (Bak: Bürüz)
İçerisinde 'BERE' geçenler
AHU-BERE: f. Ceylan yavrusu.
AZM-İ KU'BERE: Tıb: Kolumuzun ön tarafında bulunan önkol kemiği. (Önkol kemiğinin arkasında dirsek kemiği bulunur).
BERBERE: Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.
BERED: Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.
BEREDE: Dolu. * Çok yemekten midenin dolması.
BEREHMEN: (Berhemen) f. Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları.
BEREHNE: f. Çıplak.
BEREHNEGÎ: f. Çıplaklık.
BEREHREHE: Güzel, nâzik kadın.
BEREKÂT: (Bereket. C.) Bereketler. Bolluklar.
BEREKET: Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.(.. Kanaat-ı kat'iye verecek derecede tecrübeler vardır ki: Nasıl çocukların aczlerine binâen rahmet tarafından rızıkları hârika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor... Öyle de, mâsumiyet kesbeden imanlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş mâsum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, Hadis-i Şerifin bir parçası olan $ yani: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti." diye ferman etmekle, bu hakikatı isbat ediyor. L.)
BEREM: (C.: Ebrâm) Kumar oyununa dâhil olmayan.
BEREM: f. Asma ve kabak çardağı. * Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek.
BERENCEN: f. Kadın bileziği.
BEREND: f. Nakışı olmayan ipek kumaş. * Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler. * Kılıcın suyu.
BERENDAHTE: f. Yükseğe çıkarılmış, üste çıkarılmış. Yükseğe kaldırılmış.
BERERE: (Bârr ve Berr. C.) Dindar ve temiz kimseler. Takvâ ehli olan, her çeşit günahlardan sakınanlar. Çok hayır sahibi kimseler.
BERESTÛK: Kırlangıç denilen deniz balığı.
BERE'TE: Sen yarattın (meâlinde fiil). (Bak: Ber')
BEREVÂT: (Berat. C.) Eskiden bir kimseye nişan, rütbe veya imtiyaz verildiğini bildiren fermanlar.
BEREZE: (Bak: Bürüz)
GABERE: Ağaçlık yer. * Bir şey üzerine çökmüş toz.
HANEBERENDAZ: (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı.
KEZBERE: Kanbel otu. * Baldırıkara otu.
KİZBERE: Baldırıkara adı verilen ot.
KUBBERE: (C: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş. * Bacaksız, kısa boylu kimse.
KU'BERE: Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü.
MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ: Şehidlerin mezarı. Şehidlik.
MESBERE: Kadının veled getirdiği yer. * Devenin yavruladığı yer.
MİHBERE: (C.: Mehâbir) Mürekkep koydukları kap.
MUHABERE: Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.
MUHABERE MEMURU: Telgrafçı.
MUSABERET: Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak.
MUZABERE: Devam etmek.
MÜDABERE: (Dübr. den) İki kişi birbirine arkalarını dönme.
MÜKÂBERE: (Kibr. den) Kendi sözünün haksızlığını ve karşısındakinin doğruluğunu bildiği hâlde kabul etmemek ve nizâ çıkarmak, kavga etmek. Kendini büyük görmek.(Hilkat-ı kâinatta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlâhiyye, kâinatın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisanı ile saadet-i ebediyeyi ilân eder. Çünkü, saadet-i ebediyye olmazsa, şu kâinatta bilbedahe sâbit olan hikmetleri, fâideleri mükâbere ile inkâr etmek lazım gelir... S.)
MÜSABERET: Sürekli olarak uğraşma. * Bir şey yapmağa hemen girişme.
ZENBEREK: (Zenburek) f. Hareket ettirmeğe yarıyan yay. Saatin zenbereği. * Hayvan üzerinde taşınan ve ateşlenebilen küçük top. * Mc: Faaliyet ve harekete sebep olan şey.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
BERED : Daha ziyade fırtınalı havalarda yağan dolu.
BERK-ÂSÂ : şimşek gibi. Berk gibi.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...