Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
BEYA: f. Dolu, dolmuş.
Kapı, girilecek yer.
BEYABAN: f. Çöl. Sahra.
İmar olunmamış arazi.
Kır.
BEYAD: Mahvolma, yok olma, hiç olma.
BEYADIKA: (Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak. C.) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.
BEYADİR: Harmanlar.
BEYAH: (C.: Büyâh) Küçük balık.
BEYAN: İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme.
Öğretme.
Fesahat ve belâgat.
Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı. (Bak: Belâgat)
Söz olsun, iş olsun; vukû' bulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan bir sözle veya bir fiil ile açıklamaktır.
BEYAN-I EFKÂR: Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.
BEYAN-I HÂL: Halini anlatma, durumunu bildirme.
BEYAN-I İFHAMİYE: Bildirmek ve anlatabilmek için yapılan açıklama.
BEYAN-I TEFSİR: Huk: Mücmel ve mübhem bir sözden maksadın ne olduğunu açıklayan beyan.
BEYAN-I ZARURET: Huk: Zaruri beyandır. Susmak suretiyle ifade edilen mâna, beyan-ı zaruret kabilindendir.
BEYANAT: (Beyan. C.) Nutuklar, izahlar, açıklamalar, beyanlar.
BEYANNAME: f. Durumu yazı ile bildiren açıklama.
BEYARE: f. Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi.
BEYARİŞ: f. Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak.
BEYAT: Geceleyin çalışma, geceyi işle geçirme.
BEYAVAR: f. Meşguliyet, meşgul olma, uğraşma, iş.
BEYAZ: Aklık, beyazlık.
Aydınlık.
Yumurta akı.
Müsveddenin temize çekilmesi.(Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar: "Dikkat et!" İşte o beyaz kılların ihtariyle vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvakına meftun olduğum gençlik elveda diyor ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeğe başlıyor ve pekçok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana "Uğurlar olsun" deyip, misafirhâneden gideceğimi ihtar ediyor. L.)
BEYAZÎ: Aklık, beyazlık.
Uzunluğuna açılan yazma kitap.
Sığır dili.
İçerisinde 'BEYA' geçenler
ÂNİF-ÜL BEYÂN: Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.
ATF-I BEYAN: Mâkablini yâni mâtufun aleyhin mefhumunu izah ve te'kid için atfolunan tâbir. Meselâ: "Meseleyi izâh ve teşrih eyledi" cümlesindeki "ve" gibi.
ATİ-L-BEYAN: Aşağıda sözü geçen, aşağıda zikredilen.
BEDİ-ÜL BEYAN: İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.
BEMBEYAZ: Her tarafı beyaz, çok beyaz.
BEYABAN: f. Çöl. Sahra. * İmar olunmamış arazi. * Kır.
BEYAD: Mahvolma, yok olma, hiç olma.
BEYADIKA: (Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak. C.) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar. * Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.
BEYADİR: Harmanlar.
BEYAH: (C.: Büyâh) Küçük balık.
BEYAN: İzah. Açıklama. Anlatma. Açık söyleme. * Öğretme. * Fesahat ve belâgat. * Edb: Belâgat ilminin hakikat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı. (Bak: Belâgat) * Söz olsun, iş olsun; vukû' bulan şeyden murad ne olduğunu o şey ile alâkası ve münâsebeti bulunan bir sözle veya bir fiil ile açıklamaktır.
BEYAN-I EFKÂR: Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.
BEYAN-I HÂL: Halini anlatma, durumunu bildirme.
BEYAN-I İFHAMİYE: Bildirmek ve anlatabilmek için yapılan açıklama.
BEYAN-I TEFSİR: Huk: Mücmel ve mübhem bir sözden maksadın ne olduğunu açıklayan beyan.
BEYAN-I ZARURET: Huk: Zaruri beyandır. Susmak suretiyle ifade edilen mâna, beyan-ı zaruret kabilindendir.
BEYANAT: (Beyan. C.) Nutuklar, izahlar, açıklamalar, beyanlar.
BEYANNAME: f. Durumu yazı ile bildiren açıklama.
BEYARE: f. Kısa boylu ve bodur olarak yerde yetişen nebat, meyve ve sebze. Kavun, karpuz, kabak...gibi.
BEYARİŞ: f. Çare. Tedbir. Deva, derman. İlâç, tiryak.
BEYAT: Geceleyin çalışma, geceyi işle geçirme.
BEYAVAR: f. Meşguliyet, meşgul olma, uğraşma, iş.
BEYAZ: Aklık, beyazlık. * Aydınlık. * Yumurta akı. * Müsveddenin temize çekilmesi.(Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar: "Dikkat et!" İşte o beyaz kılların ihtariyle vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki; çok güvendiğim ve ezvakına meftun olduğum gençlik elveda diyor ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeğe başlıyor ve pekçok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana "Uğurlar olsun" deyip, misafirhâneden gideceğimi ihtar ediyor. L.)
BEYAZÎ: Aklık, beyazlık. * Uzunluğuna açılan yazma kitap. * Sığır dili.
CERBEYA: Mağrib ile şimâl arasında esen yel.
CEZALET-İ BEYANİYE: Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.
FELSEFE-İ BEYAN: Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.
FENN-İ BEYAN: (Bak: İlm-i beyan)
HÜSN-Ü BEYAN: Akıcı ve güzel anlatış.
İLM-İ BEYAN: Belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır.
KUR'AN-I MU'CİZ-ÜL BEYAN: Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.(Kur'an: Şu kitâb-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri... ve zeminde ve gökde gizli Esmâ-i İlâhiyenin mânevi hazinelerinin keşşâfı.. ve sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı... S.)(-Kur'an-ı Kerim-, bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyâyı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe; ve semâ, misbahlariyle süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette, bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar; Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini tabir câiz ise, proğramını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiç bir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiç bir şâibe-i taklid veyâ başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusiyle sâfi, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı, "Güneşten geldim" der. Kur'ân dahi," Ben Hâlık-ı Âlem'in beyanıyım ve kelâmıyım" der. Evet şu dünyâyı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverâne ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyâyı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlâhiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sâhib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin? Onun taklidini yapsın?Elhak, bu dünyayı san'atlarıyla zinetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldır. Mâdem ki, yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi? S.)(Kur'an-ı Hakim yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu ve der idi ki: "Şu Kur'anın Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz, o zât ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın, bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin, hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da yapamıyacaksınız, eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'anın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'anın mecmuuna olmasın da, yalnız on Suresinin nazirini getiriniz. Haydi on Suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız nazmına ve belâgatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi Sure uzun olmasın, kısa bir Sure olsun, nazirini getiriniz. Yoksa, din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir..." M.)(Amerikalı Filozof Karlayl (Carlyle) şöyle diyor: Kur'anı bir kerre dikkatle okursanız, O'nun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyyetlerinden biri, (O'nun asliyyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattır. İ.İ.)
MÂRR-ÜL BEYAN: Beyânı yukarıda geçmiş olan.
MU'CİZ-ÜL BEYAN: Beyanı herkesi âciz bırakan.
MU'CİZBEYAN: f. Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim.
RUŞENBEYAN: f. Fasih konuşan. Açık ifadeli.
SÂBIK-UL BEYÂN: Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş.
SALİF-ÜL BEYAN: Bildirilmiş, beyanı geçmiş.
SİHR-İ BEYANÎ: Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
BEYABAN : f. Çöl. Sahra. * İmar olunmamış arazi. * Kır.
BEY' : Satmak. * Fık: Bir malı diğer bir mal ile değiştirmek.
BERK-ÂSÂ : şimşek gibi. Berk gibi.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...