Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| BUR: | Hayırsız kişi. Ekine elverişli olmayan tarla. |
| BUR: | f. Fıstıkî renk. Sülün. Doru at. |
| BUR': | (Bak: Ber') |
| BURA: | (Bak: Bevr) |
| BURAHA: | şiddet. Ezâ ve meşakkat. |
| BURAK: | Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası.(Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: "Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar." Bu ise bir berk ve elektrik sür'atini anlatır. (E.T. sh: 3150) |
| BURC: | Muayyen bir şekil ve sûrete benzeyen sâbit yıldız kümesi. Tek hisar kule, kale çıkıntısı. Dünyaya göre güneşin döndüğü yerin onikide bir kadarı. |
| BURCAS: | Hedef. Yüksek bir yerde bulunan nişangâh. |
| BURHAN: | (Bak: Bürhan) |
| BURİYA: | f. Hasır. |
| BURJUVA: | Fr. Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. |
| BURJUVAZİ: | Fr. Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad etti. İktidara gelince menfaatlerinin bu çalışan sınıflarınkiyle çatıştığını görerek vaadini yerine getirmedi. Buna karşılık olarak işçiler arasında sosyalizm fikriyle teşkilâtlanma başladı. Bu yeni hareket de yalan sözlerle köylülerin desteğini de sağlıyarak Rusya'da 1917'de kanlı bir ihtilalle iktidarı ele geçirdi. Burjuvaziyi ortadan kaldırdı, o da vaatlerini yerine getirmedi. Burjuvazi, mülkiyeti, kişinin hakkı saydı ve kişi tahakkümünü getirdi. Sosyalizm, mülkiyeti cemiyetin ortak hakkı saydı ve cemiyet adına bir azınlığın elinde bulunan devlet tahakkümünü getirdi. Siyasi, hukuki bütün kuvvetleri elinde bulunduğu için devlet tahakkümü çok daha şiddetli, insafsız, zalim ve kanlı olmuştur. İslâm dini mülk sahibi olarak Allah'ı kabul ettiği için kişi tahakkümünü de, devlet tahakkümünü de reddeder. Bu sebeple insanlık için tek kurtuluş yolu İslâm'dır. |
| BURKAT: | Sanem, heykel, put. |
| BURKU': | (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe. Kâbe örtüsü. Yedinci kat gök. |
| BURS: | Fr. Devlet veya bazı müessese yahut şahıslarca tahsil veya ilmî tetkik için gerekli masraflara kullanmak üzere verilen para. |
| BURUC: | (Burc. C.) Burçlar, hisarlar, kuleler. (Bak: Büruc) |
| BURUT: | Bıyık. |
| BURZAG: | Şişmanca, etine dolgun delikanlı. Delikanlılık çağındaki neşe. |
| İçerisinde 'BUR' geçenler | |
| BABUR: | (Zahirüddin Muhammed) Hindistan'da büyük Müslüman Türk devletinin kurucusu ve Timur'un beşinci göbekten torunudur. Fergana Emiri olan babası Ömer Şeyh'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. (1494) |
| BABUR-NAME: | f. Bâbur Şah'ın Vekayi ismindeki meşhur hatıra kitabı. |
| BUR': | (Bak: Ber') |
| BURA: | (Bak: Bevr) |
| BURAHA: | şiddet. Ezâ ve meşakkat. |
| BURAK: | Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası.(Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: "Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar." Bu ise bir berk ve elektrik sür'atini anlatır. (E.T. sh: 3150) |
| BURC: | Muayyen bir şekil ve sûrete benzeyen sâbit yıldız kümesi. * Tek hisar kule, kale çıkıntısı. * Dünyaya göre güneşin döndüğü yerin onikide bir kadarı. |
| BURCAS: | Hedef. Yüksek bir yerde bulunan nişangâh. |
| BURHAN: | (Bak: Bürhan) |
| BURİYA: | f. Hasır. |
| BURJUVA: | Fr. Orta halli olup, ne çok zengin ve ne de çok fakir olan halk. Eskiden Avrupa'da köylü ve asilzade olmayıp şehirde yaşayan halka denirdi. Kendi başına işi ve malı olan, ücretle çalışmayan, ferde bağlı iş hayatını güden sınıftan olan. |
| BURJUVAZİ: | Fr. Burjuvaların meydana getirdiği içtimaî (sosyal) sınıf. Avrupa'da burjuvazi, ticaret ve sanayi ile zenginleşti. Soylular sınıfı ile mücadele ederek Fransız İhtilali ile iktidara geldi. İhtilalde işçilerin, köylülerin, fakir halk tabakalarının desteğini sağladı. Onlara eşitlik, hürriyet, adalet vaad etti. İktidara gelince menfaatlerinin bu çalışan sınıflarınkiyle çatıştığını görerek vaadini yerine getirmedi. Buna karşılık olarak işçiler arasında sosyalizm fikriyle teşkilâtlanma başladı. Bu yeni hareket de yalan sözlerle köylülerin desteğini de sağlıyarak Rusya'da 1917'de kanlı bir ihtilalle iktidarı ele geçirdi. Burjuvaziyi ortadan kaldırdı, o da vaatlerini yerine getirmedi. Burjuvazi, mülkiyeti, kişinin hakkı saydı ve kişi tahakkümünü getirdi. Sosyalizm, mülkiyeti cemiyetin ortak hakkı saydı ve cemiyet adına bir azınlığın elinde bulunan devlet tahakkümünü getirdi. Siyasi, hukuki bütün kuvvetleri elinde bulunduğu için devlet tahakkümü çok daha şiddetli, insafsız, zalim ve kanlı olmuştur. İslâm dini mülk sahibi olarak Allah'ı kabul ettiği için kişi tahakkümünü de, devlet tahakkümünü de reddeder. Bu sebeple insanlık için tek kurtuluş yolu İslâm'dır. |
| BURKAT: | Sanem, heykel, put. |
| BURKU': | (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe. * Kâbe örtüsü. * Yedinci kat gök. |
| BURS: | Fr. Devlet veya bazı müessese yahut şahıslarca tahsil veya ilmî tetkik için gerekli masraflara kullanmak üzere verilen para. |
| BURUC: | (Burc. C.) Burçlar, hisarlar, kuleler. (Bak: Büruc) |
| BURUT: | Bıyık. |
| BURZAG: | Şişmanca, etine dolgun delikanlı. * Delikanlılık çağındaki neşe. |
| BÜRBUR: | Bulgur. (Buğdaydan yapılır.) |
| DABURE: | Yer yüzünde gezen hayvanât. |
| DEBUR: | Batı rüzgârı. * Fırak, ayrılık. * Halef etmek. |
| EHL-İ KEŞF-İL KUBUR: | Kabir âleminde olanları bilen, kabirdeki ölünün ahvâlini keşfedip doğru olarak haber veren veli, evliya.(Ehl-i keşf-il kuburun müşahedesiyle müteaddid vâkıatla, tahsil-i ulum ânında vefat eden bazı müştak ve ciddi bir talebe-i ulum, şehidler gibi kendini hayatta ve kendi dersiyle meşgul görüyor. Hattâ meşhur bir ehl-i keşf-il kubur, vefat eden ve İlm-i Sarf ve Nahv okuyan bir talebenin kabrinde Münker, Nekir'e nasıl cevap verecek diye murakabe etmiş ve müşahede edip işitmiş ki; melek-i sual, ondan sordu: $ "Senin Rabbin kimdir?" dediği zaman, o Nahv dersiyle iştigal ederken vefat eden talebe, o meleğin cevabında demiş:"Â mübtedâdır, onun haberidir." Nahiv ilmince cevab vermiş, kendini medresede zannetmiş. Ş.) |
| EHL-İ KUBUR: | Kabir ehli. Ölüler. |
| HEBBUR: | Ufak inci. |
| HERKÜL BURCU: | Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi. (Bak: Büruc)(...Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şems-üş Şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.) |
| HUBUR: | Sevinç, sürur, gönül ferahlığı. Şadüman olmak. * Âlimler. |
| HUBUR: | Haberler. Havadisler. |
| HÜBUR: | Çukur. * Büyük tas. |
| KABURGA: | Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları. |
| KENBUR: | (Kenbure) f. Yalan, hile. |
| KEREMPE BURNU: | Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı. |
| KEŞF-ÜL KUBUR: | Kabirdeki ölünün hâlinden anlamak. Ölünün azab çekip çekmediği ve sair bazı hususların bâzı veli kimselerce bilinmesi. |
| KUBUR: | (Kabr. C.) Kabirler, mezarlar, türbeler. |
| KUNBURA: | (C: Kanâbir) Çökük kuşu. |
| MAKBUR: | (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş. |
| MECBUR: | Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.) |
| MECBUREN: | İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla. |
| MECBURÎ: | Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde. |
| MECBURİYET: | Zora tutulma. Mecburluk. |
| MEDBUR: | Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh. |
| MEZBUR(E): | Adı geçen. İsmi yukarıda geçen. (Bak: Merkum) * Taş ile örülmüş kuyu. |
| MÜRUR VE UBUR: | Geçmek ve atlamak. |
| NA'L-BUR: | f. Nal, çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur. |
| NÜHBUR: | (C.: Nehâbir) Kum yığını. |
| SABBUR: | Katı, şiddetli, şedid. |
| SABUR: | f. Çok sabır gösteren, çok sabreden. |
| SABURÂNE: | f. Çok sabır göstermek suretiyle. |
| SANBUR: | Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi. |
| SUNBUR: | (C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun çevresine yapılan lüle ve oluk. |
| SÜBUR: | Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| BUR' : | (Bak: Ber') |
| BU' : | Bir şeyi kucaklayıp çekmek. |