Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
CÂ: f. Yer. Mekân. Mevki.
CÂ-Yİ BEHİŞTÎ: Cennet gibi yer.
CÂ-Yİ İŞTİBAH: Tereddüt edilecek nokta.
CÂ-Yİ MÜLAHAZA: Düşünülecek nokta. Mülahaza edilecek mes'ele.
CÂ-Yİ PENAH: Sığınılacak yer.
CÂ-Yİ RAHAT: Rahat edilecek yer.
CA'AB: Bileyci.
CAADET: Etli, semiz ve kıllı kişi.
Su kenarında biter bir ot.
Bir kabile adı.
CAADET: Kıvırcıklık.
CA'AM: Tama' etmek.
CAAR: Sırtlan.
CA'B: Kazmak.
Atmak.
CABE: Bir cevap.
CA'BE: Ok torbası, sadak.
CABECA: f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde.
CA'BER(E): (C.: Ceâbir) Kısa boylu kimse.
CABET: Cevap vermek.
CÂBİ: (Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan tahsildar.
CÂBİR: Cebredici, zorla yaptıran.
Galib gelen.
Şefkatsiz, merhametsiz.
Tekebbür ve taazzüm eden.
Aziz ve kavi olan.
Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı.
Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi.
CÂBİR-ÜL-ENSARÎ: Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
CABİYE: (C.: Cevâbi) Cemaat.
İçinde su toplanan büyük havuz.
Şam diyarında bir şehir adı.
CABLUS: f. Dalkavukluk, yaltaklanma.
Dalkavukluk eden, yaltaklanan.
CABLUSÎ: f. Dalkavukluk, yaltaklanıcılık.
CA'CA': (C.: Ceâci) Taşsız yer.
Zindan.
CA'CAA: Değirmen sesi.
İsteklerde zorluk vermek.
Devenin çökermesi.
Çökmüş deveyi kaldırmak.
CA'CERE: (C.: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.
CADD: (Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.CA'D : Kıvırcık saç, şa're.
CADDE: Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
CADDE-İ KÜBRA: Büyük cadde.
Mc: En selâmetli yol. Kur'an yolu. Sahabe ve Peygamber vârisi olan büyük zatların, müçtehidlerin yolu.
CADI: Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.
CADİ: f. Safran.
CADİ: (C. Cüdât) Sâil, dilenci.
CADİB(E): Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.
CADİL: Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.
CADİS(E): Viran, harap, yıkık.
Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.
CADU: f. Büyücü, cadı.
Hortlak, gulyabani.
Acuze, çirkin kocakarı.
Çok güzel söz.
CADU-FENN: f. Büyücü, sihirbaz.
CADU-GER: f. Büyücü, sihirbaz.
CADU-SUHEN: f. Sihirlercesine söz söyleyen.CA'F : Atmak, yere vurmak.
CAFCAF: f. Ahlâksız, iffetsiz kadın.CA'FER : Küçük akarsu, çay.CA'FERÎ : Şiilerden İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlı olduklarını iddia edenler.Bütün mânâsıyla İslâmiyet'e bağlı olup şeriatın emirlerine göre amel eden ve Âl-i Beyt'in büyük bir dinî şahsiyeti olan İmam-ı Ca'fer-i Sâdık Hazretlerine bağlılık iddiasının doğru olması için, o zat gibi olmağa ve Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sünnetlerini yaşamağa gayret göstermek lâzımdır.
CA'FER-İ SÂDIK: (Bak: İmam-ı Cafer-i Sâdık)CA'FERİYYE : Caferî tarikatı.
CAFÎ: Cefa eden, eziyet veren.
CAFİL: Yürürken çabuk olan kimse.
CAFÛN: Karpuz.
CAGER: f. Kuş kursağı.
CAH: (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar.
CAHAN: Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.
CAHAR: Kuyunun içinin geniş olması.
CAHB: (C.: Echibe) Ebücehil karpuzu.
Korkudan dolayı kederli olmak.
CAHCAH: (C.: Cehâcih) Ulu, şerif kişi.
İçerisinde 'CÂ' geçenler
AB-CAME: f. Su kabı.
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
ABESE İRCA: Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, "Abese irca" yolu ile isbat şeklidir.
ACAC: Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
ACAFET: Zayıflık. Çelimsizlik.
ACAİB: (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
ACÂİB-İ SEB'A-İ ÂLEM: Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)
ACAİBAT: Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
ACAİZ: (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
ACAK: f. Toprak.
ACAL: (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
ACALİT: Yoğurt.
A'CAM: (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
ACAM: (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
ACAN: f. Polis: Emniyet mensubu
ACAR: (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
ACASA: Deve sürüsü.
ACCAC: Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
A'CEB-ÜL ACÂİB: Çok acib ve gülünç olan.
ADÜVV-İ CÂN: Can düşmanı.
AFERCA: Yaramaz huylu.
AHCAR: (Hacer. C.) Taşlar.
AHEN-CÂN: f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
AHŞİCAN: (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
ALACA BAYRAK: Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
A'LA-D DERECAT: Derecelerin en alâsı, en yükseği.
ÂLÂT-I CÂRİHA: Yaralayıcı âletler.
ALA VECH-İ ÎCAZ: İcâz yolu ile.
ALE-D-DERECAT: Derecelere göre, sırayla.
ALE-L-ACAİB: Tuhaf şey, şaşılacak şey.
ÂLİCAH: (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
ÂLİ-D-DERECAT: Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası.
AMUCAZADE: f. Amca oğlu.
ANCA: f. Orası, ora, orada.
ÂRÂM-I CÂN: Gönül rahatı. * Sevgili, sevilen güzel.
ARCA: (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
ARECAN: Aksak ve topal kişinin yürümesi.
ASABİYYET-İ CAHİLİYYE: İslâmiyetten evvelki câhiliyyet asabiyyeti. Menfi milliyet. Irkçılık, yani, aşırı derecede kendi kavim ve kabilesini koruma ve iltizam gayreti.(Asabiyyet-i cahiliyye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için menfi milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyyet-i İslâmiyye ise, nur-u imândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyadır. M.N.)
ASFENCAH: Akılsız, ahmak adam.
ASR-I CAHİLİYYET: Cahiliyyet asrı. Cahiliyyet devresi. * Arabistan'da İslâmiyet'ten önceki putperestlik ve vahşet devri.
AŞK-I MECAZÎ: Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk. * Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.(Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nasda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikiye inkılâb edebilir mi?Elcevab: Evet, dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-i meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatiyle bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfaka dalıp, umumi dünyayı hususi dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:Şu güzel zinetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakiki ve umumi, dördü misâli ve hususi... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasiyle, hususi odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ... âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat hârici ve umumi odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususi oda ile umumi oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan her birimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususi dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem... onunla sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususi dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlâhiyeye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususi dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedit hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılâb eder. Yoksa $ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususi, kararsız dünyasını, aynı umumi dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedit hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azaptır. Çünki, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zihayatlara acır; hatta güzel ve zevâle mâruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvi bir tiryak bulur ki: Acıdığı bütün zihayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmâsının dâimi cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkatı, bir sürura inkılâb eder. Hem zeval ve fenâya mâruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i dâimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir. M.)
AVCA: (Müe.) Eğri. Şaşı. * Yay. Kavs. * Arık, zayıf deve.
BABACAN: Biraz kalender davranışlı, cana yakın.
BADİNCAN: f. Patlıcan.
BE-CÂ: f. Yerinde. Yerine. Uygun. Münâsib.
BECA': Geniş, bol.
BECÂ: f. Yerinde, münasip, lâyık, uygun, şâyeste.
BECÂ NÂ-BECÂ: f. Yerli yersiz.
BECAYİŞ: f. Değişme. Trampa. Birini verip ötekini alma.
BECAYİŞ-İ MEKÂNÎ: f. Yer değiştirme. Mekân değişikliği.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
CÂ-Yİ BEHİŞTÎ : Cennet gibi yer.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...