Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
CİL: Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak.
CİLÂ: Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
CİLÂ-BAHŞ: Parlaklık veren, parlatan.
CİLAHİK: Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
CİLANGER: f. Çilingir.
CİLAS: Beraber oturma.
CİLAZ: Kamçının ucuna bağlanan kayış.
CİLAZ: Toz, gubâr.
CİLBAB: Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür)
CİLBEND: Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.
CİLD: Deri.
Meşin.
Kitab kabı.
(Masdar olarak) Kitabın dikilip kap geçirilmesi.
Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri.
CİLD-GER: f. Ciltçi, mücellit.
CİLDİYYE: Cilt hastalıkları bölümü.
CİLEN BA'DE CİLİN: Devirden devire, asırdan asıra.
CİLF: Boş küp.
Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
Her nesnenin parçası.
Hoyrat, kaba. Ayak takımından.
CİLFE: Kalem yongası.
CİLHABE: Büyük olan şey, kebîr.
CİLL: Ekin biçildikten sonra yerde kalan sap ki, "anız" derler.
CİLLE: Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm.
CİLLEVEZ: İnce kabuklu, uzunca fındık.
Köknar.
CİLM(E): Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.
CİLNAR: (Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği.
CİLSE: Bir çeşit vurmak.
CİLT: (Bak: Cild)
CİLVAH: Geniş ve dolu olan deve.
CİLVAZ: (C.: Celâvize) Kethudâ. Reis.
CİLVE: Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
Tecelli.
Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
CİLVE-İ İRÂDE: İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet. (İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine özel bir münasebeti var ki: Bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani: İrade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbaniye olan ruh onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. S.)
CİLVEGÂH: (Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri.
CİLVEGER: f. Cilve ve naz eden. Cilveli.
Tecelli eden.
CİLVEKÂR: f. Cilveli. Nâzenin.
CİLVEKÜNÂN: f. Cilve yaparak.
CİLVENÜMÂ: f. Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden.
CİLVESAZ: f. Cilveli. Nazlı. Gönül alan.
CİLVEZET: Mâni olmak. Men'etmek.
CİLZ: Süngü demiri.
Kamçının ucundan tuttukları yer.
CİLZE: (C.: Cilzâ) Sert ve sağlam yer.
İçerisinde 'CİL' geçenler
ACİL: Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
ÂCİL: Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
ÂCİLANE: f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
ÂCİLEN: Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.
ÂCİLEN: Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
BECİL: Büyük, itibarlı, muhterem, hatırı sayılan kimse. * Şişman.
BENCİL: t. (Bak: Hodbin, Hodgâm)
BENCİLEYİN: t. Benim gibi.
BİLİNEMEZCİLİK: (Bak: Lâedriye)
CELACİL: (Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar.
CİLÂ: Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
CİLÂ-BAHŞ: Parlaklık veren, parlatan.
CİLAHİK: Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
CİLANGER: f. Çilingir.
CİLAS: Beraber oturma.
CİLAZ: Kamçının ucuna bağlanan kayış.
CİLAZ: Toz, gubâr.
CİLBAB: Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür)
CİLBEND: Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.
CİLD: Deri. * Meşin. * Kitab kabı. * (Masdar olarak) Kitabın dikilip kap geçirilmesi. * Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri.
CİLD-GER: f. Ciltçi, mücellit.
CİLDİYYE: Cilt hastalıkları bölümü.
CİLEN BA'DE CİLİN: Devirden devire, asırdan asıra.
CİLF: Boş küp.* Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı. * Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı. * Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun. * Her nesnenin parçası. * Hoyrat, kaba. Ayak takımından.
CİLFE: Kalem yongası.
CİLHABE: Büyük olan şey, kebîr.
CİLL: Ekin biçildikten sonra yerde kalan sap ki, "anız" derler.
CİLLE: Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm.
CİLLEVEZ: İnce kabuklu, uzunca fındık. * Köknar.
CİLM(E): Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.
CİLNAR: (Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği.
CİLSE: Bir çeşit vurmak.
CİLT: (Bak: Cild)
CİLVAH: Geniş ve dolu olan deve.
CİLVAZ: (C.: Celâvize) Kethudâ. Reis.
CİLVE: Esmâ-i İlâhînin tecellisi. * Tecelli. * Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
CİLVE-İ İRÂDE: İrâde ve kasdı gösteren tezahür ve tecelli. Cenab-ı Hakkın kendi bizzat isteği ve iradesiyle yaptığını gösteren oluş ve intizam, mükemmeliyet. (İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine özel bir münasebeti var ki: Bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani: İrade-i İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekviniyeye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbaniye olan ruh onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. S.)
CİLVEGÂH: (Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri.
CİLVEGER: f. Cilve ve naz eden. Cilveli. * Tecelli eden.
CİLVEKÂR: f. Cilveli. Nâzenin.
CİLVEKÜNÂN: f. Cilve yaparak.
CİLVENÜMÂ: f. Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden.
CİLVESAZ: f. Cilveli. Nazlı. Gönül alan.
CİLVEZET: Mâni olmak. Men'etmek.
CİLZ: Süngü demiri. * Kamçının ucundan tuttukları yer.
CİLZE: (C.: Cilzâ) Sert ve sağlam yer.
CÜLB (CİLB): Su olmayan bulut.
DARVİNCİLİK: 19. yy.da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir nazariye, görüş. "Evrim teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyla da anılan bu görüşe göre; insan dâhil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı olarak meydana geldiklerini, sonra tesadüfen nesilden nesile farklılaşıp başkalaştığını, bu tesadüfî değişikliklerden çevre şartlarına uygun olanlara sahip canlıların yaşadığını, diğerlerinin yok olduğunu, böylece canlıların gittikçe mükemmelleşerek bugünkü şekle girdiğini, insanın da maymun soyundan geldiğini iddia eder. Bu iddianın ortaya atıldığı zamanlarda canlı hücrenin kimyasal ve genetik yapısı bilinmiyordu. Hücre, canlının basit bir yapı taşı zannediliyordu. Bugün elektromikroskoplar sayesinde canlının kimyasal ve genetik yapısıyla ilgili büyük ve önemli keşifler yapıldı. Canlıların sahip oldukları vasıfların hücre çekirdeğinde yer alan ve genlerin yapısını meydana getiren DNA denilen protein moleküllerinde nasıl muhafaza edildiği ve bunların nasıl babadan oğula geçtiği açıklanmıştır. Gerek genlerin, gerek hücrenin yapısında yer alan çeşitli protein molekülleri 20 çeşit amino asit adı verilen daha küçük parçacıkların çeşitli şekilde birleşmesinden meydana gelmiştir. Amino asitlerin meydana gelişi bir yana DNA moleküllerinin ve diğer protein moleküllerinin herbirinin tesadüfen meydana gelip gelemiyeceği matematik olarak hesaplanmıştır. Bir hücredeki tek bir molekülün meydana geliş ihtimali 1 sayısının önüne 240 tane sıfır koyarak elde edilen sayı kadar molekül meydana gelse bunlardan yalnız biri işe yarıyan bir molekül olabilirdi. Tesadüfen bu kadar çok sayıda kimyasal birleşim olabilmesi için kâinatın ömrünün trilyonlarca defa daha fazla zamanın geçmesi gerekir. Daha doğrusu imkânsızdır. Canlı hücrenin bütün moleküllerinin bu şekilde tesadüfen bir araya gelip hücreyi meydana getirmelerini hayal etmek bile imkân dahilinde değildir.Tesadüfen bir hücrenin meydana gelişini açıklamak imkânsız olunca yer yüzündeki bunca canlının tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek ise ilim ve akıl dışı bir vehimden başka birşey değildir. İlim adamlarının laboratuvarda yaptıkları çalışmalar sonunda bir canlının değişip başka bir canlı haline gelemiyeceği de ispatlanmıştır. Sirke sineği üzerinde yapılan deneyler sonunda sinekten daha mükemmel bir canlı meydana gelmemiş, aksine kesik kanatlı, hastalıklı, sakat bir yavru sinek doğmuştur. Canlılar "mütasyon" denilen bir kazaya uğradıkları zaman ancak sakat bir yavru meydana geliyor. Kazaya uğrıyan bir araba, jet uçağına dönüşmez, sadece kazalı bir araba meydana gelir. Tek hücreyi yaratan da insanı yaratan da birdir. O da atomdan yıldızlara kadar her varlığın yaratıcısı olan Allah'tır.
DENEYCİLİK: (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müşahhası bize verir. Akıl ise, mücerredi, umumiyi, kaide ve prensipleri verir. Din ise tecrübe ve akıl ile beraber bunların alanını aşan hakikatleri verir. Hakikat, tecrübe ve akılla sınırlı değildir. İslâm akla ve tecrübeye yer verir fakat bunların sınırları içinde hapsolmaz. Müslüman geniş görüşlüdür, dar görüşlü teorilere bağlı düşünmez.
ECİL: İşini geriye bırakan, geciktiren. * Geciktirilen, geriye bırakılan şey. * Bir yerde birikip toplanmış su.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
CİLÂ : Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
CİAL : (C.: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...