| Kelime | Anlam |
|---|
| CEBE': | Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler. |
| CEBE: | Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen. |
| CEBECİ: | f. Eski Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun zırhlı sınıfına mensub nefer. |
| CEBEL: | Dağ, yüksek tepe. Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl kimse. |
| CEBEL-İ ARAFAT: | Arafat Dağı. |
| CEBEL-ÜN NUR: | Mekke dağlarından, Hira veya Hırra veya Harra Dağı. Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği dağ. |
| CEBELİSTAN: | f. Dağlık, dağlık yer. |
| CEBE-PÛŞ: | f. Zırh giyen. |
| CEBER (CEBERİYE): | (Ceberiyyun) Cüz'i iradeyi inkâr eden bir fırka-i dalle. Hak yolundan çıkmış, dalâlete düşmüş bir fırka. Bunların zıdları da Mu'tezile'dir. |
| CEBERUT: | Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet. |
| İçerisinde 'CEBE' geçenler |
|---|
| ÂLEM-İ CEBERUT: | Âlem-i azamet ve kudret. (Bununla âlem-i esmâ ve sıfât kasdolunur. Muhakkıkların ekserisine göre bu, âlem-i evsattır. Yâni üstte olan Lâhut âlemi ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem. Amiriyyet-i umumiyyeyi muhit olan berzahtır. Ceberut, ibranice "kudret" mânasındadır). |
| CEBE': | Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler. |
| CEBECİ: | f. Eski Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun zırhlı sınıfına mensub nefer. |
| CEBEL: | Dağ, yüksek tepe. * Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl kimse. |
| CEBEL-İ ARAFAT: | Arafat Dağı. |
| CEBEL-ÜN NUR: | Mekke dağlarından, Hira veya Hırra veya Harra Dağı. Peygamberimize (A.S.M.) ilk vahyin geldiği dağ. |
| CEBELİSTAN: | f. Dağlık, dağlık yer. |
| CEBE-PÛŞ: | f. Zırh giyen. |
| CEBER (CEBERİYE): | (Ceberiyyun) Cüz'i iradeyi inkâr eden bir fırka-i dalle. Hak yolundan çıkmış, dalâlete düşmüş bir fırka. Bunların zıdları da Mu'tezile'dir. |
| CEBERUT: | Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet. |
| ECEBE: | Büyük alınlı. Alnı geniş olan kimse. |
| HACEBE: | (Hâcib. C.) Perdeciler, kapıcılar. * İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler) |
| İÇ CEBEHANE: | t. Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare "Hazine-i esliha", Üçüncü Sultan Ahmed devrinde "Dâr-ül esliha", daha sonraları da "Harbiye ambarı" olarak değiştirilmiş, en sonunda "askerî müze" şeklini almıştır. |
| KAİD-ÜL CEBEL: | Dağın çıkıntısı, burnu. |
| LECEBE: | (C.: Elcâb-Licâb-Lecebât) Doğurduktan dört ay sonra sütü çekilmiş davar. |
| MUAZ İBN-İ CEBEL: | (Ebu Abdurrahman el Ensarî) Ashâb-ı Kirâm arasında hürmetle yâd olunan büyük fakihlerdendir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sağlığında Kur'an-ı Kerim'i cem'edip ezberleyen bahtiyarlardandır. Peygamberimiz, "Kur'ânı, Muaz İbn-i Cebel'den alınız" buyurmuştur. 157 hadis rivâyet etmiştir. Ürdün nâhiyesinde otuz yaşında olduğu hâlde ebediyete intikal etti. (R.A.) |
| MÜŞACEBE: | Üzerine urba astıkları ağaç. |
| NÜCEBE: | Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan. |
| VERA-İ CEBEL: | Dağın arkası. |
| ZİRVE-İ CEBEL: | Dağ tepesi. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| CEBE' : | Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler. |
| CEB' : | (C.: Cebeât) Kızıl mantar.* (C.: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar kap ki, içine su koyarlar. * Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
| CENNET-ÂSÂ : | Cennet gibi. |