Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| Dİ: | f. Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün. |
| DİABE: | Davet. |
| DİAE: | Şehadet parmağı. |
| DİAM(ET): | Binaya vurulan destek, direk, payanda. İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef. |
| DİBAC: | (C.: Debâbic) Atlas dedikleri kıymetli ipek bez. |
| DİBACE: | f. Mukaddeme, başlangıç, önsöz. |
| DİBAGAT: | Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi. |
| DİBARE: | (C.: Dibâr) Bir evlek yer. |
| DİBBÎC: | Bir, ehad. |
| DİBBÎH: | Bir, ehad. |
| DİBG: | Dibâgat etmek. Arınıp pâk olmak. |
| DİBL: | Belâ ve zahmet. |
| DİBR: | Çokluk. |
| DİBRE: | Çokluk. |
| DİBS (DİBİS): | Pekmez. Hurma pekmezi. Bal. Çok cemaat. |
| DİBSA' (DEBSÂ): | Dişi çekirge. |
| DİCAC: | Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder. |
| DİDA': | Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması. Ay sonu. |
| DİDAKTİK: | yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici. |
| Dİ'DAN: | Devenin çok yelmesi. Bir şeyi örtmek. |
| DİDAR: | f. Mülâkat, görüş. Görünme. Yüz. Çehre. Görüş kuvveti, göz. Açık, meydanda. |
| DİDAR-I HÜRRİYET: | Hürriyetin güzel yüzü. |
| DİDAR-I PÂK: | Temiz yüz. |
| DİDE: | f. Göz, ayn, çeşm. Görmek. Gözcü. Göz bebeği. Göz ucu. |
| DİDE-BÂN: | Gözcü, bekçi, nöbetçi. |
| DİDE-GİRYAN: | Teessürle ağlayan göz. Ağlayarak. |
| DİF: | (C.: Edfâ) Çok hararet. Derin duvar. Deveden gelen fayda, menfaat. |
| DİFAF: | Hazırlandırmak. |
| DİFL: | Zakkum ağacı. Katran. Zift. |
| DİFLA: | Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne. |
| DİFNAS: | Akılsız, ahmak kimse. (Müe: Difnes) DİG : f. Topraktan yapılmış tencere, çömlek. |
| DİGER: | f. Başka, diğer, öteki. |
| DİGER-BÂR: | f. Başka zaman, başka defa. |
| DİGER-BİN: | f. Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi. |
| DİGER-GUN: | f. Değişmiş, başkalaşmış, bozuk. |
| DİGER-KÂM: | f. Başkalarını düşünen. |
| DİGER-RUZ: | f. Diğer gün, başka gün. |
| DİH: | f. Köy, karye. On sayısı. |
| DİH: | f. "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih $ : Rahatlık veren. |
| DİH: | (C.: Diha) Hurma salkımı. |
| DİHAK: | Dolu bardak. |
| DİHAN: | Kırmızı deri, sahtiyan. (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar. |
| DİHAT: | (Dih. C.) f. Köyler, karyeler. |
| DİHÇE: | f. Küçük köy. Çiftçi, köylü. |
| DİHDA: | Yuvarlamak. Döndürmek. |
| DİH-DAR: | f. Köy ağası. |
| DİH-GAN: | f. Ekinci, çiftçi, köylü. |
| DİH-HÜDA: | f. Köy kâhyâsı, köy ağası. |
| DİHI: | Köyle ilgili, köylü, köye mensub. |
| DİHİM: | f. Taç. |
| İçerisinde 'Dİ' geçenler | |
| ABADÎ: | Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı. |
| ABÂDİLE: | Abdullah isimliler. |
| ABÂDİLE-İ SEB'A: | Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.) |
| ABDİYET: | Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak. |
| ABDULKADİR: | Allah'ın kulu. |
| ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: | (Bak: Geylânî) |
| ACZ-MENDÎ: | f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr. |
| ADEDÎ: | (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub. |
| ADEM-İ DİKKAT: | Dikkatsizlik. |
| ADEM-İ MEVCUDİYYET: | Yokluk. Olmama. |
| ADEM-İ TE'DİYE: | Borcunu ödememe. |
| ÂDÎ: | Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid. |
| ADİD: | Ağaç kesmek. |
| ADİD: | Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen hurma ağacı. |
| ADİD: | (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi. |
| ADİD: | Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd) |
| ÂDİH: | Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan. |
| ADİHE: | Bühtan, yalan. |
| ÂDİL: | (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara "hukuk-u hayat" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.) |
| ÂDİLÂNE: | Adalet sahibi bir adama yakışır surette. |
| ADİL: | Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan. |
| ADÎM: | Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir. |
| ADÎM-ÜL İMKÂN: | İmkânsız. Olamaz. |
| ADÎM-ÜN NAZÎR: | Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz. |
| ÂDİN: | Otlakta bulunan dişi deve. |
| ÂDİNE: | Cuma günü. |
| ÂDİŞ: | f. Ateş, nar. |
| ÂDİYAT: | (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.) |
| ÂDİYÂT-I UMÛR: | Günlük işler, her zamanki değersiz işler. |
| ÂDİYÂT: | (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus) |
| ÂDİYAT SURESİ: | Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. |
| ÂDİYE: | (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at. |
| ÂDİYEN: | Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak. |
| ÂDİYYE: | İtiyad edilmiş. Alışılmış. |
| ÂDİYYET: | Adilik. Aşağılık. |
| ADUDÎ: | Pazı kemiği ile ilgili. |
| ADÜVV-ÜD DİN: | Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.) |
| ADÜVV-İ KADİM: | Eski düşman. |
| AFTAB-GERDİŞ: | f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer. |
| AGDİYE: | (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar. |
| AGRANDİSMAN: | Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.) |
| AHADÎ: | Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub. |
| AHADİD: | Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud) |
| AHADÎ HADİS: | Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm) |
| AHADİS: | (Bak: Ehâdis) |
| AHADİYYET: | (Bak: Ehadiyyet) |
| AHD-İ CEDİD: | f. İncil. |
| AHDÎ: | Ahde âid, sözleşmeye dâir. |
| AHEN-DİL: | f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse. |
| AHU-DİL: | f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| DİABE : | Davet. |