Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| DAB: | f. şan ve şeref, haysiyet. |
| DABAR (DIBÂR): | (C: Debabir) Cemaat, topluluk. |
| DABB: | (C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. Yaraya merhem sürmek. Akmak. Süt sağmak. Yere yapışmak. Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar). Hurma çiçeği. |
| DABBE: | (C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. Kapıya koyulan yassı enli demir. |
| DÂBBE: | Yürüyen mahluk. Debelenen. |
| DÂBBE-SÜVÂR: | f. Hayvana binen, binici. |
| DÂBBET-ÜL ARZ: | Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda, gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.) |
| DABENTÎ: | Güçlü, kuvvetli kimse. |
| DABGAM: | Arslan, esed. |
| DABH: | Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur. (E.T.) |
| DABIK: | Bir yerin adı. |
| DABİ': | Yere yapışan, yere yapışıcı. |
| DABİ: | Kül, ramâd. |
| DABİB: | Akmak. Seyelân etmek. |
| DABİE: | Kişinin çoluk çocuğu. |
| DABİR: | Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. Bir nişandan geçen ok. |
| DABİRE: | Askerin bozulması. |
| DÂBİRET-ÜL İNSAN: | İnsanın ökçe siniri. |
| DÂBİRET-ÜT TUYUR: | Kuşların, ayakları arasındaki parmak. |
| DABK: | Kendisiyle kuş avlanan bir nesne. |
| DABN: | Dar nesne. |
| DABR: | Cemaat. Yaban cevizi. Sıçramak. |
| DABRAK: | şişman ve etli olmak. |
| DABS: | Ahlâkı kötü ve korkak olmak. Anlaması, idrâki az olmak. |
| DABS: | Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli. |
| DABS: | (C.: Ezbâs) El ile tutmak. |
| DABSEM: | Arslan, esed. |
| DABT: | Hıfzetmek. Cem'etmek, toplamak. |
| DABUKA: | Pis. Necis. |
| DABURE: | Yer yüzünde gezen hayvanât. |
| DABV: | Pişirmek. Tağyir etmek, değiştirmek. |
| İçerisinde 'DAB' geçenler | |
| ÂDÂB: | (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, "âdâb" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere "âdâb" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.) |
| ÂDÂB-I MİLLİYE: | Millete ait edep ve terbiyeler. |
| ÂDÂB-I MUAŞERET: | Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.) |
| ÂDÂB-I UMUMİYE: | Umumi ahlâk kaideleri. |
| ÂDÂB U ERKÂN: | Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri. |
| DABAR (DIBÂR): | (C: Debabir) Cemaat, topluluk. |
| DABB: | (C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. * Yaraya merhem sürmek. * Akmak. * Süt sağmak. * Yere yapışmak. * Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar). * Hurma çiçeği. |
| DABBE: | (C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. * Kapıya koyulan yassı enli demir. |
| DÂBBE: | Yürüyen mahluk. Debelenen. |
| DÂBBE-SÜVÂR: | f. Hayvana binen, binici. |
| DÂBBET-ÜL ARZ: | Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda, gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.) |
| DABENTÎ: | Güçlü, kuvvetli kimse. |
| DABGAM: | Arslan, esed. |
| DABH: | Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur. (E.T.) |
| DABIK: | Bir yerin adı. |
| DABİ': | Yere yapışan, yere yapışıcı. |
| DABİ: | Kül, ramâd. |
| DABİB: | Akmak. Seyelân etmek. |
| DABİE: | Kişinin çoluk çocuğu. |
| DABİR: | Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok. |
| DABİRE: | Askerin bozulması. |
| DÂBİRET-ÜL İNSAN: | İnsanın ökçe siniri. |
| DÂBİRET-ÜT TUYUR: | Kuşların, ayakları arasındaki parmak. |
| DABK: | Kendisiyle kuş avlanan bir nesne. |
| DABN: | Dar nesne. |
| DABR: | Cemaat. * Yaban cevizi. * Sıçramak. |
| DABRAK: | şişman ve etli olmak. |
| DABS: | Ahlâkı kötü ve korkak olmak. * Anlaması, idrâki az olmak. |
| DABS: | Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli. |
| DABS: | (C.: Ezbâs) El ile tutmak. |
| DABSEM: | Arslan, esed. |
| DABT: | Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. |
| DABUKA: | Pis. Necis. |
| DABURE: | Yer yüzünde gezen hayvanât. |
| DABV: | Pişirmek. * Tağyir etmek, değiştirmek. |
| DEBDAB: | f. şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet. |
| DERDAB: | Sadâ, ses. |
| EHDÂB: | (Hüdb. C.) Kirpikler. |
| EHDÂB-I MÜHTEZZE: | Titrek kirpikler. |
| GADAB: | (Bak: Gazab) |
| GİRDAB: | f. Suların dönerek çukurlaştığı yer. * Tehlikeli yer. Mühlike. Tehlikeli yer ve zaman. |
| HİDAB: | (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar. |
| HUDABİN: | Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan. |
| HÜDDAB: | Ensiz, ince, uzun yaprak. |
| HÜSN-Ü ÂDÂB: | (Hüsn-i âdâb) Güzel ve iyi edeblilik. Güzel terbiye. İslâmi terbiye. |
| İDAB: | Herkesi ziyafete davet etme. Sofrası herkese açık olma. * Doğruluğunu ve hak olduğunu herkese bildirme. |
| İDAB: | Acib nesne. |
| İDABE: | Edeblilik, terbiyeli oluş. |
| İGDAB: | Gadablandırmak, kızdırmak, öfkelendirmek. |
| İHTİDAB: | Kına ile saç ve sakalı boyama. * Boyanma, renklenme. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| DABAR (DIBÂR) : | (C: Debabir) Cemaat, topluluk. |
| DA' : | Arabçada "bırak" mânasına emirdir. Meselâ: |