Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| DARA': | Zayıf. Zelil, hakir. Muti, itâat eden, boyun eğen. |
| DARA: | f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. Hükümdar. Cenab-ı Hakk'ın bir ismi. |
| DARA': | Düz yer. Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar. |
| DARAA: | Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. Emre uymak, muti olmak. Zayıf ve zelil olmak. |
| DARAB: | Koyu beyaz bal. |
| DARABAN: | Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma. |
| DARABAN-I KALB: | Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu. |
| DARABÂT: | (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar. |
| DARABÂT-I ANİFE: | Şiddetli vuruşlar. |
| DARABİNE: | Kapı bekçileri. |
| DARAFE: | Çokluk, kesret. |
| DARAGIM: | (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar. |
| DARAĞACI: | t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa. |
| DARAKA: | (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı. |
| DARAME: | Ucu ateşli kuru ot ve odun. |
| DARARE: | Gözsüzlük. |
| DARAS: | Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması. |
| DARAT: | f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım. |
| DARAVET: | Adet, alışıklık, alışkanlık. |
| DARAYÎ: | f. Sahib, mâlik olma. Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. Bir nevi kumaş. |
| İçerisinde 'DARA' geçenler | |
| BELDARAN: | Geçit yerleri muhafızlarının adı. Tanzimattan sonra bunlara zaptiye denmiştir. İkinci Meşrutiyetten beri jandarma olarak adlandırılırlar. |
| DARA': | Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen. |
| DARA': | Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar. |
| DARAA: | Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. * Zayıf ve zelil olmak. |
| DARAB: | Koyu beyaz bal. |
| DARABAN: | Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma. |
| DARABAN-I KALB: | Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu. |
| DARABÂT: | (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar. |
| DARABÂT-I ANİFE: | Şiddetli vuruşlar. |
| DARABİNE: | Kapı bekçileri. |
| DARAFE: | Çokluk, kesret. |
| DARAGIM: | (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar. |
| DARAĞACI: | t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa. |
| DARAKA: | (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı. |
| DARAME: | Ucu ateşli kuru ot ve odun. |
| DARARE: | Gözsüzlük. |
| DARAS: | Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması. |
| DARAT: | f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım. |
| DARAVET: | Adet, alışıklık, alışkanlık. |
| DARAYÎ: | f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi kumaş. |
| DİNDARANE: | Dindar bir kimseye yakışacak tarzda. |
| GADDARANE: | f. Acımadan, merhametsizcesine, zulmedercesine. |
| HAYDARANE: | f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca. |
| HODARA: | (Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven. |
| HUDARA: | f. Allah için, Allah aşkına. |
| HUDARA: | Karanlık gece. * Siyah bulut. |
| HÜKÜMDARAN: | (Hükümdâr. C.) Hükümdarlar, Padişahlar. |
| HÜKÜMDARANE: | Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette. |
| KÂR-DARAN: | (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar. |
| KİNDARANE: | f. Kinci olarak, kindarcasına. |
| MA'NİDARANE: | f. Mânâlı şekilde. |
| MİNNETDARANE: | f. Minnetli olarak. Minnet eder surette. |
| MUHABBETDARANE: | Muhabbete yakışır şekilde. |
| MÜDARA: | Dost gibi görünme. Yüze gülme. * Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek. * Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.) (Bak: Mümaşat) |
| MÜDARAT: | (Dery. den) Dost gibi görünme, yüze gülme. |
| NAMDARÂN: | (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar. |
| SERDARÂN: | (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar. |
| ŞUURDÂRÂNE: | f. Haberli ve iyice tanıyarak. Kendinden haberi olarak. Bilerek, bilir gibi.(Hayat olmazsa vücud vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur. Madem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor. Madem şu biçâre, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakin ile hükmolunur ki; şu kusur-u semâviye ve şu büruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi; Güneşin ateşinde dahi, o nurani sekeneler bulunur. Nar nuru yakmaz. Belki ateş, ışığa meded verir... S.) (Bak: Vicdan) |
| TACDARANE: | f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| DARA' : | Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen. |
| DÂR : | Yer, mekân, konak. |
| DA' : | Arabçada "bırak" mânasına emirdir. Meselâ: |