| Kelime | Anlam |
|---|
| EBİ: | (Bak: Ebu) |
| EBİ-L BENÂT: | Kızların babası. |
| EBİB: | İri taneli yağmur. |
| EBİH: | Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın. |
| EBİL: | Devenin hâllerinden anlıyan kimse. |
| EBİL: | Nasârâ rahibi ve ekâbiri. |
| EBİL-ÜL EBİLÎN: | İsa Peygamber (Aleyhisselâm) |
| EBİYE: | İmtinâ edici, çekinen kadın. |
| İçerisinde 'EBİ' geçenler |
|---|
| AKREBİYYET: | Daha yakın oluş. * Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı. (Bak: Kurbiyet) |
| ALEMDÂR-I NEBİ: | Peygamberimizin (A.S.M.) bayraktarı olan Hz. Ebu Eyyub-il-Ensarî (R.A.) |
| ÂSÂR-I EDEBİYYE: | Edebî değeri olan eserler. |
| BAHR-İ MUHİT-İ KEBİR: | (Bahr-i Muhit-i Mutedil) Büyük Okyanus. Pasifik Okyanusu. |
| BENU-S SEBİL: | Misafirler. |
| CAMİ-İ KEBİR: | Büyük cami. |
| CEBİN: | (Cebân) Korkak. Cesaretsiz. * Alın. |
| CEBİN-SÂ(Y): | f. Alın sürücü, alın süren. |
| CEBİR: | Zabtetmek. Zor. Kuvvet. * Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek. * Bâtıl bir fırka. * Mat: Harflerle yapılan hesab. * Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya çıkık uzva sarılan tahtalar. |
| CEBİRE: | Çıkık veya kırık olan bir uzva sarılan tahtalar. |
| CEBİRE: | f. Halkın bir işe hazırlık yapması. |
| CEVŞEN-İ KEBÎR: | Büyük zırh. Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) vahiyle gelen en azîm ve en mühim bir münâcâtın ismidir. Bu harika münâcât, mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtının fevkindedir. Bin hâsiyeti olan ve bin Esmâ-i Hüsnâ'yı içine alan emsalsiz bir münâcât-ı Peygamberiyedir. |
| DEBİB: | Yürümek. * Harekete geçmek. |
| DEBİR: | f. Müsteşar. * Kâtib, yazıcı. |
| DEBİSTAN: | f. Mekteb, okul. |
| DERDEBİS: | Belâ. * Zahmet. * Boncuk. * Yaşlı kişi. |
| EBİ-L BENÂT: | Kızların babası. |
| EBİB: | İri taneli yağmur. |
| EBİH: | Yüzünden örtüyü kaldırmayan tesettürlü kadın. |
| EBİL: | Devenin hâllerinden anlıyan kimse. |
| EBİL: | Nasârâ rahibi ve ekâbiri. |
| EBİL-ÜL EBİLÎN: | İsa Peygamber (Aleyhisselâm) |
| EBİYE: | İmtinâ edici, çekinen kadın. |
| EBNÂ-YI SEBİL: | Yolcular, seyahat edenler, seyyahlar. |
| ECNEBİ: | Yabancı. Garip. Alışmamış. Başka milletten olan. |
| ECNEBİYYET: | Ecnebilik, yabancılık, gariblik. |
| EDEBÎ: | Edebe dâir. Güzel söylenmiş yazı. Edebiyata âit. Ehl-i edebe, terbiyeli, ahlâklı ve edebli olanlara dâir ve edebe mensup ve müteallik. |
| EDEBİYAT: | Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu. * Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemektir. Demek ki edebiyatçı edepli olmalı, edepsizce söz ve yazılar edebiyat olamaz.(Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz: Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez.Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakiki bilmez.Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-i İlâhî suretinde bakmaz;Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor; hem ondan da çıkamaz.Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırabatına, o edepsizleşmiş edeb (müsekkin, hem münevvim); hakiki fayda vermez. S.) |
| EDEBİYAT-I CEDİDE: | 1896 - 1901 tarihleri arasında Avrupa te'siri ile meydana gelen edebiyat cereyanına verilen isim. Yeni edebiyat. Servet-i Fünun Edebiyatına verilen ad. |
| EDEBİYAT YAPMAK: | Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak. |
| EDEBİYYUN: | Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar. |
| EMTİA-İ ECNEBİYE: | Yabancı memleket malları. |
| EVLİYA ÇELEBİ: | Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri; Seyahatnâme'sidir. |
| EZHAR-I REBİÎ: | Bahar çiçekleri. |
| EZREBÎ: | Azerbeycan'ın Arapça adı. |
| FÎSEBİLİLLAH: | Allah yolunda. Allah için. |
| ÇELEBİ: | Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan. |
| ÇİN-İ CEBİN: | Alın buruşuğu. Alın kırışığı. |
| HADEBİYYET: | Yumruluk, kamburluk. |
| HALEBÎ: | Halepli, Halep ahalisinden olan. |
| HARÎK-I KEBİR: | Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi. |
| HARK-I KEBİR: | Büyük yangın. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanılır) |
| HAŞEBİYET: | Odunluk, odun niteliği. |
| HAVZ-I KEBİR: | Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir. |
| HAYALİYYUN MEZHEBİ: | Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği. |
| HEBHEBÎ: | Çoban. * Hizmete koşan yiğit. |
| HEBÎB: | Rüzgâr, yel. |
| HEBİD: | Hanzal otu tohumu. |
| HEBİHA: | Yürürken sallanan kadın. |
| HEBİR: | Çukur yer. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| EBİ-L BENÂT : | Kızların babası. |
| EB : | (Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced. |