| Kelime | Anlam |
|---|
| EBEDD: | Gövdeli, iri cüsseli kimse. İki uyluğunun arası geniş ve etli olan kimse. |
| İçerisinde 'EBEDD' geçenler |
|---|
| MÜTEBEDDİ': | Sünnet ehli iken bid'at ehli olan. |
| MÜTEBEDDİL: | (Bedel. den) Değişen, tebeddül eden, başka hâle giren. Bozulan. * Kararsız. |
| TEBEDDİ: | Sahraya çıkmak, çöle çıkmak. |
| TEBEDDÜ': | Ehl-i Sünnetten iken başka mezhebe girme. * Dinini değiştirme. İrtidad. * İyi olan ahlâkını bozup değiştirme. |
| TEBEDDÜ': | Başlamak. |
| TEBEDDÜD: | Perâkende olmak, dağılmak. |
| TEBEDDÜL: | Başkalaşmak. Değişmek. * Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek. (Bak: Hudus) |
| TEBEDDÜLÂT: | (Tebeddül. C.) (Bedel. den) Tebeddüller, değişiklikler, tagayyürler, tahavvülât. |
| TEBEDDÜLÂT-I CESİME: | Büyük değişiklikler. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| EBED : | Ebedîlik. Zevalsizlik. Sonu olmamak. (Bak: Beka)Aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan "kuvve-i hayâliye"ye denilse ki: Sana bir milyon sene ömür ile saltanat-ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın. Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla "Oh" yerine "Ah" diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir âlet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu istidattandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envaına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur. S.)(İnsanın fıtrat-ı zişuuru olan vicdanı saadet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim, kendi uyanık vicdanını dinlerse, "Ebed!... Ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdan, o ebed için mahluktur. Demek bu vicdanî olan incizab ve cezbe, bir gaye-i hakikiyenin ve bir hakikat-ı câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. S.) |
| EBECC : | Patlak gözlü adam. |
| EB : | (Ebâ, Ebu, Ebi) Baba, peder. Ced. |