| Kelime | Anlam |
|---|
| ELÂ: | Arabçada söze başlarken kullanılır. İstiftah harfi tâbir edilir. Beş vecih üzere bulunur: 1 - Tevbih ve tenbih, 2 - İnkâr, 3 - İstifham-ı anin-nefiy, 4 - Arz, 5 - Teşvik ve rağbet ettirme, makamlarında. |
| ELA': | Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç. |
| ELASS: | Sık dişli. Çenesi kulaklarına yakın olup boynu kısa olan. |
| ELASTİK: | Fr. Esnek, toplanıp çekilir, uzayıp kısalan. |
| ELASTİKİYYET: | Fr. Esneklik. Elâstiklik. |
| İçerisinde 'ELÂ' geçenler |
|---|
| AKSAM-I SELASE: | Üç kısım. * Gr: İsim, fiil, harf bölümleri. |
| ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: | Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır. |
| ALEYKÜM-ÜS SELÂM: | Selâm sizin üzerinize olsun. (Bak: Selâm) |
| ASELAN: | Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek. |
| BELÂ: | (c.: Belâyâ) Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat. İmtihan. Dâhiye. * Yaramaz nesne. (Bak: Sadaka)(Ey insan! Mâdem canavar sûretinde bir hayvan, insanların hânesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise, mahlukatın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman; ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alil ihtiyareler; ve alil ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyâde lâyık ve müstahak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakiki dost ve en sadık muhib olan peder ve valide, ihtiyarlık hâlinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve $ sırriyle yâni: "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti." ne derece sebeb-i def'-i musibet olduklarını sen kıyas eyle. M.) |
| BELÂ-YI NÂGÂH: | Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ. |
| BELÂ-YI SİYÂH: | Kara belâ. * Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler. |
| BELA: | Evet. (Nefiyden sonra isbat için söylenir.) Meselâ: Kur'ân-ı Kerim'de mezkûr; Cenab-ı Hakkın ruhlara karşı, "Ben Azîmüşşan sizin rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, ruhlar $ Yâni: "Evet sen bizim Rabbimizsin" dediler. (Bak: Bezm-i Elest) * Farsçada "Belî" diye söylenir. |
| BELABİL: | (Belbâl - Belbele. C.) Vesveseler. Kederler. Tasalar. * (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler. |
| BELÂ-CÛ: | Belâ arayan. Belâsını istiyen. |
| BELAD(E): | Kötü kimse. Müzevir, günahkâr. Fena ve kötü şey. |
| BELADET: | Ahmaklık, sersemlik, kalınkafalılık. Budalalık. |
| BELÂ-DİDE: | f. Belâ görmüş, belâya çatmış. |
| BELADİR: | f. Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. * Belâyı def etmek için verilen sadaka. |
| BELÂ-ENDER-BELÂ: | f. Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet. |
| BELÂG: | Eriştirme, yetiştirme. * Maksada uyan güzel ifâde. Kâfi gelme, kifâyet. |
| BELÂGAN MÂ-BELÂG: | Bol bol. Çok kâfi derecede. |
| BELÂGAT: | Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek. * Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye, ilm-i belâğat denilir. (Edb. L.)(Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır.... Belâgat, muktezâ-yı hâle mutabakattan ibarettir. Kur'anın muhatabları, muhtelif asırlarda mütefavit tabakalardır. Bu tabakalara mürâaten, muhavere ve mükâlemeyi o asırlara teşmil etmek üzere, çok yerlerde ta'mim için hazf yapıyor; çok yerlerde, nazm-ı kelâmı mutlak bırakıyor ki; ehl-i belâgat ve ulûm-u Arabiyece güzel görünen vecihler, ihtimâller çoğalsın ki, her asırda her tabaka, fehimlerine göre hissesini alsın. İ.İ.) |
| BELÂGAT-FÜRUŞ: | f. Belâgat taslıyan. |
| BELÂGAT-PERDÂZ: | f. Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. |
| BELÂGAT-PİRÂ: | Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan. |
| BELAH: | Büyüklenmek, kibir. |
| BELAHA: | Yetişmemiş hurma koruğu. * Kurumak, yebs. * Yormak. |
| BELAHET: | Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek. |
| BELAK: | Ayakları alacalı at. |
| BELÂKEŞ: | f. Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan. |
| BELAKİK: | (Bülükka. C.) Sahralar, çöller. Düzovalar. |
| BELAL: | Islaklık. Islatış. Su gibi ıslatan. |
| BELAREK: | f. İyi su verilmiş kılıç, çelik. * Ok temreni, ok mahfazası. |
| BELAT: | Döşenmiş taş. * Düzyer. * Köy adı. |
| BELAYA: | (Belâ. C.) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar. |
| BELA-ZEDE: | f. Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan. |
| BİLÂD-I SELÂSE: | Eskiden İstanbul, Edirne ve Bursa'nın üçüne birden verilen isim. |
| BİSELAMET-İL-EMR: | İşin kolaylıkla ve zahmetsiz yapılması. |
| CELÂ: | Parlak, ruşen. Zâhir, açık. |
| CELÂ': | Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak. * Başkalarını çıkarmak. * Açık haber. * Ruşen olmak, parlamak. |
| CELÂ-YI VATAN: | Doğduğu yerden ayrılma. |
| CELAB: | f. Salkım küpe. |
| CELABİB: | (Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür) |
| CELACİL: | (Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar. |
| CELADET: | Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet. |
| CELAFET: | Kabalık, yontulmamışlık. |
| CELAH: | Başın iki tarafından saçın dökülmesi. * Devenin ağaç yemesi. |
| CELAHİZ: | Kaba, ağır. |
| CELAİL: | (Celile. C.) Celiller, büyük olanlar, yüceler. |
| CELAL: | (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım. * İlm-i Kelâm'da: Cenâb-ı Hakk'ın kahrının ve azametinin tecellisi, Cenâb-ı Hakk'ın nev'deki tecellisi. Cenâb-ı Hak, vahdaniyyetine delil olacak çok şeyler yarattığından veyâ ihâtadan âli ve celil olduğu veya hislerle idrâk edilmekten celil olduğundan Celâl denir.(Arkadaş! Cenâb-ı Hakk'ın sıfât-ı ezeliyye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî iki türlü tecellisi vardır. Celâl ile Cemâlin sıfât-ı ef'âl âleminde tecellisinden; lütuf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder. Ef'âl âlemine tecelli edince; tahliye $ ile tahliye $ (tezyin ile tenzih) doğar. Asar ve a'mal âleminden âlem-i âhirete intiba' edince; lütuf, cennet ve nur olarak; kahr da, cehennem ve nâr olarak tecelli eder. Sonra âlem-i zikre inikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır. Sonra âlem-i kelâmda tecelli edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebep olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı tergib ve terhib, tebşir ve inzâra taksim eder. Sonra vicdana tecelli edince, recâ ve havf husule gelir. Sonra irşâdın iktizâsındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhafaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin, havf ile de eğri yollara gidilmesin. Ne Allah'ın (C.C.) rahmetinden me'yus, ne de azabından emin olunsun. İ.İ.) |
| CELA'LA': | Kirpi. |
| CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: | (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.) |
| CELALEDDİN-İ SÜYÛTÎ: | (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mısrî'nin, İsrâ Sûresine kadar yaptığı (Hi: 864'de vefat edince yarıda bıraktığı) tefsiri tamamlamıştır ve Celaleyn Tefsiri denmiştir. |
| CELALÎ: | Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri 471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| ELA' : | Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç. |