Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
ETA: Kavak ağacı.
ETAJER: Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
ETAN: f. Dişi eşek.
Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş.
Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş.
ETAVE: Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.
ETARET: Şenlik. Şatır ve şuh olmak.
Yarım olmak.
Göz ucuyla bakmak.
Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
İçerisinde 'ETA' geçenler
ADETÂ: Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
ÂMİLETÂN: İki ayak, çift bacak.
BETA': İkamet. Bir yerde oturma.
BETAİN: Astarlar.* Yatak yüzleri.
BETAL(E): Bahâdır, yiğit, kahraman.
BETALET: (Bak: Batalet)
BETAN: (C.: Bitnân) Çukur yer.
BETANE: Büyük karınlı olmak.
BETAR: Çok fazla sevinmek. * Hayret. * Dehşet. * Tekebbürlenmek, gururlanmak.
BETARE: Eksiklik, noksanlık.
BETAT: Azık. Bir yolculukta gereken öteberi. * Ev eşyası. * Kesin, kat'i.
BETATRON: yun. Fiz: Elektronları hızlandıran elektromanyetik bir âlet.
ETAJER: Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
ETAN: f. Dişi eşek. * Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. * Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş.
ETAVE: Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.
FELETAT: Lisanın döküntüleri, iradesiz ağızdan çıkan söz veya kelime. * Ansızlık. * Her ayın son geceleri. (Bak: Hey'atin feletâtı)
FETA: (C.: Fitye, Fityan veya feteyân) Genç. Delikanlı. * Cömert.
FETA: (Fetâne) (C: Eftâ) Yassı ve çökük burunlu olmak.
FETAH: Yumuşak.
FETAK: Fıtık. Kasığı şişmiş olan kimse.
FETAKE: Gadretmek, öldürmek.
FETANET: (Bak: Fatânet)
FETASE: Yassı çökük burunlu olmak. * Büyük boncuk.
FETAT: Kuvvetli, genç kadın.
FETHA (FETAHA): (C.: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük. * Büyük yüzük. * Tavşancıl kuşu.
HÂCETAŞ: f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
HEBETA: Çukur yer.
HETALAN: Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek.
HETALLA': Uzun ve iri vücutlu erkek.
HEY'ATIN FELETÂTI: Birini taklit eden kimsenin taklitçiliğini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsoları. Kemalât-ı ruhiye veya mükemmelliğin iktizası olan umum ahvaldeki fıtrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanın sun'î taklitteki gayr-ı fıtrîliği.
HUSYETAN: f. Hayalar, çift haya. Erkeklik bezlerinin her ikisi.
HÂCETAŞ: f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri.
İBRETAMİZ: (İbret-âmiz) f. İbret öğreten. Ders verici hâdise.
İHTİLAF-I METALİ': Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
JAKETATAY: Fr. Arkası yırtmaçlı, etekleri uzun ve ön köşeleri yuvarlakça kesilmiş olan resmi ceket.
KELBETAN: f. Kerpeten.
KEMAL-İ METANET: Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
KERRETAN: Sabah ve akşam.
KETAİB: (Ketibe. C.) Askerler, neferler, erler. Alaylar, birlikler.
KIRMETA: Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.
KOMPETAN: Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse.
LETAC: Vahşi sığır, yabani sığır.
LETAFET: Hoşluk, lâtiflik. * Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek. * Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.
LETAİF: Lâtif duygular. (İman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var. Nasıl ki; bir yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkisam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis ve hakeza.. letaif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. M.)
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler.(Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
LEVZETÂN: İki bâdemcik, bâdemcikler.
LETAİF-İ AŞERE: On lâtif duygu. On adet lâtifeler. (Letaif-i aşere; İmam-ı Rabbani, kalb, ruh, sır, hafi, ahfa, insanda anasır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasib bir lâtife-i insaniye tabir ederek, seyr ü sülukta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvalinden icmalen bahsetmiş. Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i camlasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letaif var. Onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hatta hükema ve ulema-i zahiri dahi o letaif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahire, havass-ı hamse-i batına diye o letaif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar. Hatta avam ve havas beyninde taarüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letaif-i aşeresi ile münasebettardır. Meselâ vicdan, a'sab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letaifi kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letaif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letaifden başka saika, şaika ve hiss-i kabl-el vuku gibi çok letaif var. R.N.)
MAHALLETAN: Çömlek ve değirmen.
MESERRETÂVER: f. Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici.
META: Ne vakit? Ne zaman? mânasında olup, mutlak ve mübhem vakit edatıdır. Bazan "Min" harfi-i cerri yerinde ve suâl için de kullanılır.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
ETAJER : Fr. Kapaksız ve rafları olan taşınabilir dolap.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...