Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
FAK' (FIK'): (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
FAK: Yaşlanmış, ihtiyar kimse.
FÂKA(T): Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
FÂKA-İ ŞEDİDE: şiddetli ihtiyaç.
FAKAD: Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKAKA: Ahmak adam.
FAKAKI': Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKAM: Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi.
Dolmak, imtilâ olmak.
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAKAT: ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
FAKD: Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak.
Talebetmek, istemek.
FAKD-ÜL AHBAB: Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
FAKD-I NAKD: Para yokluğu.
FAKE: Fakirlik.
FAK'E: Uyumak.
FAKFAKA: Köpeğin korkudan ürümesi.
FAKFAKA: Ahmak adam.
FAKFON: Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
FAKHA: Her nebatın yeni açmış çiçeği.
Bir yıldız adı.
Dübür halkası.
FAKIA: Zahmet, meşakkat.
FAKID: Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
FAKIRA: Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
FAKİD: Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
FAKİH: (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı.
Şenlendiren, sevindiren.
FAKİH: Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu.
Zeki, anlayışlı kimse.
FAKİHE: (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
FAKİHET-ÜL CENNET: Cennet meyvesi.
FAKİHET-ÜŞ ŞİTA: Kış meyvesi.
Mc: Ateş.
FAKİHİYY (FÂKİHANÎ): Yemiş satan kimse.
FAKİR: Biçâre, muhtaç, yoksul. İslâm dini, ev kirası, yiyecek, içecek, giyecek, ilaç, yakacak gibi zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra yılda 96 gram altın alabilecek kadar geliri olmayanları fakir sayar. Fakirlerden vergi alınmaz, İslâm devleti zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, tedavi, tahsil (öğrenim), yolculuk gibi durumlarda fakirlere yardım eder. Çağımızda insanların çoğunun yoksun olduğu sosyal güvenliğe kavuşturur. Bu sebeple de fakir-zengin arasında düşmanlık, zıddiyet, gerginlik, çatışma olmaz. Toplumda denge, huzur, mutluluk, sükun ve sosyal adalet sağlanır. (İnsanlardan istiğna ederek kendini ibadet ve tâata, Kur'an ve iman ve İslâmiyet hizmetine vakfeden zâtlara da mânen zengin mânasına fakir denildiği de görülmüştür.)
FAKİRÂNE: f. Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine.
FAKİRHÂNE: Mütevazilikle söz söyleyen kişinin evi.
FAKÎS: Çiftçilerin kullandığı âletlerden halka gibi bir demir.
FAKKAH: Ezhar otunun çiçeği.
FAKLEYUN: Semizotuna benzer bir ot.
FAKR: İhtiyaç, yoksulluk.
Azlık, muhtaçlık.
Cenab-ı Hakk'a karşı fakrını, ihtiyacını hissetmek.
Tas: Kendisindeki bütün her şeyin Allah'a âit olduğunu bilmek.(Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcâtiyle, naks ve kusuru ile, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ.. Pekçok evsâf-ı İlâhiyyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz za'fında, hadsiz a'dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcib-ül Vücud'a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdat aramağa mecbur olduğundan vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahim'in dergâhına dayanır; dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinat ve nokta-i istimdat cihetinde iki küçük pencere, Kadir-i Rahim'in bârigâh-i rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir. S.)
FAKR-ÜD DEM: Kansızlık.
FAKR-I HÂL: Fakirlik hâli.
FAKR-I MUTLAK: Mutlak fakirlik. Mü'min bir kulun Cenâb-ı Hakka karşı mutlak muhtaç halde olduğunu bilişi. Nihayetsiz muhtaç olduğu Allaha (C.C.) ve emirlerine tam teslimiyyetle sığınması hâleti.
FAKR-PİŞE: f. Fakirliğe alışmış, fakirlik içinde, muhtaçlık içinde.
FAKS: Kırmak, kesr.
FAKS (FEKUS): Ölmek.
İfsat etmek.
FAKTÖR: Fr. Bir neticeyi meydana getiren unsurlardan her birisi. Amil.
FAKUS: Hıyar.
Kavun.
FAKÜLTE: (Fr. Faculty) Üniversitelerin, ihtisas mevzuu bakımından ayrılmış kollarından her biri.
Hassa, meleke, iktidar. Kabiliyet, kuvvet.
FÂKA-İ ŞEDİDE: Şiddetli ihtiyaç.
İçerisinde 'FAK' geçenler
ADEM-İ İTTİFAK: İttifaksızlık. Uyuşmazlık.
ADEM-İ MUVAFAKAT: Râzı olmayış, muvâfakat etmeme.
AFAK: Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
AFAKGİR: Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
AFAKÎ: Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
ARÂZİ-İ MÜRFAKA: Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.
BİLİTTİFAK: İttifak ile. Beraberce, birlikte, elbirliğiyle.
CEFAKAR: f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
DA'FAK: Bol ve geniş olan şey. Vâsi.
DAİRE-İ ÂFÂK: Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat.
DAR-ÜŞ-ŞAFAKA: İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.
DELAİL-İ ÂFÂKİYE: Afaka âit deliller. Kâinattaki deliller.
DÜFAK: Bir şeyin dolu olması.
EFAKİL: (Efkel. C.) Titrekler, titreyenler.
EFFAK: (İfk. den) Çok iftira eden, çok yalan isnad eden kişi.
EFFAK: Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.
EHL-İ VİFAK: Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.
ERFAK: En ziyade yumuşak. * Arkadaş, refik olmaya en çok lâyık, elyak.
EŞFAK: Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
EVFAK: Daha muvafık. En uygun. En muvafık.
EŞFAK: Daha fazla şefkatli. Çok şefkatli.
FAK' (FIK'): (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
FÂKA(T): Zaruret, ihtiyaç. Yoksulluk, fakirlik.
FÂKA-İ ŞEDİDE: şiddetli ihtiyaç.
FAKAD: Beş parmak dedikleri otun tohumu.
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKAKA: Ahmak adam.
FAKAKI': Su üstünde olan kabarcıklar.
FAKAM: Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi. * Dolmak, imtilâ olmak.
FAKARE: (C: Fikar) Omurga kemiği.
FAKAT: ("Fa" ile "kat" dan müteşekkil) Hemen, yalnız, ancak, yeter, bes, gerçi, her ne kadar, lâkin, ammâ.
FAKD: Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak. * Talebetmek, istemek.
FAKD-ÜL AHBAB: Ahbabsızlık, dostsuzluk. Ahbabın bulunmayışı.
FAKD-I NAKD: Para yokluğu.
FAKE: Fakirlik.
FAK'E: Uyumak.
FAKFAKA: Köpeğin korkudan ürümesi.
FAKFAKA: Ahmak adam.
FAKFON: Kim: Çinko, nikel ve bakırdan yapılan gümüş görünüşünde bir halita.
FAKHA: Her nebatın yeni açmış çiçeği. * Bir yıldız adı. * Dübür halkası.
FAKIA: Zahmet, meşakkat.
FAKID: Oğlunu veya eşini kaybetmiş kadın.
FAKIRA: Büyük musibet, zahmet, meşakkat. Dâhiye. Belleri kırıp parçalayan şiddet.
FAKİD: Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.
FAKİH: (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı. * Şenlendiren, sevindiren.
FAKİH: Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu. * Zeki, anlayışlı kimse.
FAKİHE: (C: Fevâkih) Yemiş, yaş meyve.
FAKİHET-ÜL CENNET: Cennet meyvesi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
FAK' (FIK') : (C: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.
FA : Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...