Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
FAZ: Fr. Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha.
FAZ' (FEZÂA): Şiddet.
Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
FAZA': Sıkmak.
Çıkarmak.
Almak.
FAZA: (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat.
FAZA: Karışık.
FAZAH: Boz renkli olmak.
FAZAHAT: (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
FAZAİL: Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
FAZAİL-SİMAT: Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
FAZAİL-İ AHLÂK: Ahlâk faziletleri.
FAZAİL-İ ÂLİYE: Yüksek faziletler.
FAZALAT: Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
FAZAYİH: (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
FAZAZET: Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
FAZC: Yarmak.
Saç dibinin terlemesi.
FAZE: Küçük çadır.
FAZFAZ: Geniş ve bol nesne.
FAZFAZA (FAZFÂZA): Elbisenin çok geniş ve bol olması.
FAZH: (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik.
Yarmak.
FAZIL: (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
FAZILE: (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
FAZÎ': Korkulu nesne.
FAZÎH(A): Çirkin, fena.
Utanmaz, rezil.
FAZÎH: Hurma koruğundan yapılan şarap.
FAZÎHA: (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
FAZİLET: Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
FAZİLETFÜRUŞ: f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
FAZİLETMEÂB: f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
FAZİLETMEND: f. Faziletli, iyi huylu.
FAZİLETPERVER: f. Fazilet sahibi, faziletsever.
FAZİR: Kırmızı, büyük karınca.
Geniş, bol nesne.
FAZİZ: Tatlı su.
FAZÎZ: Meni denilen sıvı.
FAZL: Âlimlere yakışır olgunluk.
İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
Artmak.
Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal, mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. M.N.)
FAZLA: Çok ziyâde, artık, artan.
İleri.
Gereksiz, lüzumsuz.
(C: Fazalât) Kazurat, pislik.
FAZU': Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
FAZZ: Kaba ve kötü huylu olan kimse.
Karın suyu, mide suyu.
FAZZ: Kırmak. Dağıtmak.
Fethetmek, açmak.
İçerisinde 'FAZ' geçenler
AFAZÎ: Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
AHFAZ: (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
AHLÂK-I FÂZILA: İyi ahlâk, faziletli huylar.
DÎK-UL ELFAZ: İfade zorluğu. Gayet ince ve derin ve ruhen hissedilen bazı mânaların ifade edilemeyişi.
EFÂZIL: (Efdal. C.) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
EFÂZIL-I UKALÂ: Akıllıların en ileri gelenleri.
EFÂZIL-I VÜKELÂ-YI FİHÂM: Büyük vekillerin bilgilileri.
ELFAZ: (Lafz. C.) Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
ELFAZ-I CEMİLE: Güzel sözler.
FAZ' (FEZÂA): Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
FAZA': Sıkmak. * Çıkarmak. * Almak.
FAZA: (C: Fivâz) Zahmet, meşakkat.
FAZA: Karışık.
FAZAH: Boz renkli olmak.
FAZAHAT: (C.: Fazâyih) Alçaklık, edepsizlik, hayâsızlık.
FAZAİL: Faziletler. (Bak: Fazl - Fazilet)
FAZAİL-SİMAT: Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.
FAZAİL-İ AHLÂK: Ahlâk faziletleri.
FAZAİL-İ ÂLİYE: Yüksek faziletler.
FAZALAT: Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.
FAZAYİH: (Fazih. C.) Ayıplar, rezaletler. Sır kabilinden olan kötü hasletlerin açılıp fâş edilmesi.
FAZAZET: Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.
FAZC: Yarmak. * Saç dibinin terlemesi.
FAZE: Küçük çadır.
FAZFAZ: Geniş ve bol nesne.
FAZFAZA (FAZFÂZA): Elbisenin çok geniş ve bol olması.
FAZH: (Faziha-Fazâha) Rüsvaylık, rezillik. * Yarmak.
FAZIL: (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
FAZILE: (C: Fevâzıl) İnsandan başkalarına da geçebilen huy, haslet.
FAZÎ': Korkulu nesne.
FAZÎH(A): Çirkin, fena. * Utanmaz, rezil.
FAZÎH: Hurma koruğundan yapılan şarap.
FAZÎHA: (C: Fazayıh) Alçaklığı, edebsizliği gerektiren iş veya şey.
FAZİLET: Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet. (Zâta mahsus hasletin cem'i "fazâil" dir. Şecaat, in'am ve ihsan gibi, müteaddid meziyete dair faziletlerin cem'i "fevâzıl"dır.)
FAZİLETFÜRUŞ: f. Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan.
FAZİLETMEÂB: f. Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli.
FAZİLETMEND: f. Faziletli, iyi huylu.
FAZİLETPERVER: f. Fazilet sahibi, faziletsever.
FAZİR: Kırmızı, büyük karınca. * Geniş, bol nesne.
FAZİZ: Tatlı su.
FAZÎZ: Meni denilen sıvı.
FAZL: Âlimlere yakışır olgunluk. * İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet. * Artmak. * Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak. (İman ile hikmet, adâlet, şecâat ve iffet sıfatlarına "fezâil-i asliye" tabir edilmiştir. Çünkü bu sıfatlar ile birçok faziletler doğar. Onun için bunlara, temel ve esas olan faziletler denilmiştir).(İ'lem Eyyühel - Aziz! Cenab-ı Hakk'ın günahkârları afvetmesi fazldır, tâzib etmesi adldır. Evet zehiri için adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah'ın fazlına mazhar olur. Mâsiyet ile azab arasında kavi bir münasebet vardır. Hattâ Ehl-i İ'tizal, mâsiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile mâsiyeti, şerri Allah'a isnad etmedikleri gibi, mâsiyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, rahmet-i İlâhiyeye münâfi değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir. M.N.)
FAZLA: Çok ziyâde, artık, artan. * İleri. *Gereksiz, lüzumsuz. * (C: Fazalât) Kazurat, pislik.
FAZU': Çocukları korkutmak için yapılan çok korkunç suret.
FAZZ: Kaba ve kötü huylu olan kimse. * Karın suyu, mide suyu.
FAZZ: Kırmak. Dağıtmak. * Fethetmek, açmak.
HAFAZA: (Hâfız. C.) Muhafızlar. Muhafız melekler.
HIFAZ: Gayret. * Vefalılık.
HIFAZ: Gelin düğünü.
HUFFAZ: (Hâfız. C.) Hâfızlar.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
FAZ' (FEZÂA) : Şiddet. * Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.
FA : Osmanlıca alfabenin 23'üncü harfi olup ebcedî değeri 80'dir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...