Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| GUR: | Kabir, mezar. Meşhur pehlivan Rüstem-i İraninin lâkabı. Yaban eşeği. |
| GURAB: | (C: Garbân-Egribe) Karga. |
| GURAB-ÜL BEYN: | Alaca karga. |
| GURABE: | f. Kubbeli türbe. |
| GURAF: | Büyük ölçek. |
| GURBET: | Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el. |
| GURBET-ZEDE: | f. Memleketinden başka yerde bulunan, gurbete düşmüş olan. |
| GUREBA: | (Garib. C.) Garibler. |
| GUREBA-İ YEMİN: | İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı Bölükler" de denilirdi. Gureba-i Yemin'in bayrakları sarı ile beyaz idi. (O.T.D.S.) |
| GUREF: | (Gurfe. C.) Köşkler, kasırlar, çardaklar. |
| GUREMA: | (Gerim C.) Düşmanlar, adüvler, hasımlar, rakibler. Alacaklılar. |
| GURER: | Her ayın ilk üç gecesi. |
| GURFE: | Yüksek, âli bina. Yüksek derece. Cennet köşkleri. |
| GURFE-İ ÂLİYE: | Yüksek çardak. Yüksek köşk. Balkon, cumba. |
| GURGURE: | Atın alnında olan beyazlık. Ulu, şerif kimse. |
| GUR-HANE: | f. Türbe. |
| GURİSTAN: | f. Mezarlık, türbe. Kabristan. |
| GUR-KEN: | f. Mezarcı, mezar kazan. |
| GURL: | Sünnet olmamış kimse. |
| GURLE: | Sünnet olunacak deri. |
| GURM: | Bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi lâzımgelen şey. Borç ve diyet gibi. (Garâmet de olur) |
| GURMUL: | (C: Garâmil) Erkek eşek. At zekeri. |
| GURR: | Beyaz leke. |
| GURRAN: | f. Haykıran, gürleyen, homurdayan. |
| GURRE: | Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar. Fık: İskat edilen (düşürülen) bir ceninden dolayı verilmesi icab eden malî bir tazminattır. Hanefîlerce 500, Şafiîlerce 600 dirhem gümüştür. |
| GURRE-İ GARRA: | Bir günlük hilâl. |
| GURRE-İ MUHARREM: | Arabi aylardan olan Muharrem ayının birinci günü ve gecesi. |
| GURRENDE: | f. Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen. |
| GURUB: | Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. Uzaklaşmak. Irak olmak. |
| GURUB-U ŞEMS: | Güneşin batması. |
| GURUR: | Kibir. Boş yere güvenmek. Kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak.(Evet, gurur ile insan maddi ve mânevi kemalât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malumat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izamın irşâdat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. M.N.) |
| GURVE: | Burnun ucundaki kıkırdaktan yapılmış yumuşak kısım. |
| GURZ (GURZA): | (C: Guruz-Ağraz-Guraz) Su taksim olunan yer. Eyer kolanı. |
| GURZE: | (C.: Guruz) Pamuklu elbisede kullanılan kaba dikiş. |
| GURZUF: | Kıkırdak. Yumuşak olan kemik. |
| İçerisinde 'GUR' geçenler | |
| ALÂM-I GURBET: | Vatandan ayrı kalma elemleri, gurbet acıları. |
| ALÂMET-İ GURUR: | Gurur ve kibiri belli eden alâmet. |
| BAYSUNGUR: | Şahin cinsinden olan yırtıcı bir kuş. |
| BÜGUR: | Düşmek, sukut. |
| BÜRGUR: | Buzağı. |
| DİYAR-I GURBET: | f. Gurbet diyarı. Yabancı memleket. |
| ENGÛR: | f. Üzüm. |
| ENGÛREK: | f. Gözbebeği. |
| FÜLGUR: | Kuzukulağı dedikleri ot. |
| GURAB: | (C: Garbân-Egribe) Karga. |
| GURAB-ÜL BEYN: | Alaca karga. |
| GURABE: | f. Kubbeli türbe. |
| GURAF: | Büyük ölçek. |
| GURBET: | Gariblik, yabancılık. Yabancı bir memleket. Yabancı yer. Yâd el. |
| GURBET-ZEDE: | f. Memleketinden başka yerde bulunan, gurbete düşmüş olan. |
| GUREBA: | (Garib. C.) Garibler. |
| GUREBA-İ YEMİN: | İbrahim paşa, Galata ve Edirne saraylarından çıkanlarla, harpte fevkalâde yararlık gösteren yabancılar ve yeni Müslüman olmuşlardan teşkil olunan iki süvari bölüğünden birinin ismidir. Bu iki bölüğe birden "Gureba-i Yemin ve Yesar Bölükleri" denildiği gibi "Garip ve Yiğitler Bölükleri" veya "Aşağı Bölükler" de denilirdi. Gureba-i Yemin'in bayrakları sarı ile beyaz idi. (O.T.D.S.) |
| GUREF: | (Gurfe. C.) Köşkler, kasırlar, çardaklar. |
| GUREMA: | (Gerim C.) Düşmanlar, adüvler, hasımlar, rakibler. * Alacaklılar. |
| GURER: | Her ayın ilk üç gecesi. |
| GURFE: | Yüksek, âli bina. * Yüksek derece. * Cennet köşkleri. |
| GURFE-İ ÂLİYE: | Yüksek çardak. Yüksek köşk. * Balkon, cumba. |
| GURGURE: | Atın alnında olan beyazlık. * Ulu, şerif kimse. |
| GUR-HANE: | f. Türbe. |
| GURİSTAN: | f. Mezarlık, türbe. Kabristan. |
| GUR-KEN: | f. Mezarcı, mezar kazan. |
| GURL: | Sünnet olmamış kimse. |
| GURLE: | Sünnet olunacak deri. |
| GURM: | Bir kimse üzerine eda edilmesi, yerine getirilmesi lâzımgelen şey. Borç ve diyet gibi. (Garâmet de olur) |
| GURMUL: | (C: Garâmil) Erkek eşek. * At zekeri. |
| GURR: | Beyaz leke. |
| GURRAN: | f. Haykıran, gürleyen, homurdayan. |
| GURRE: | Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar. * Fık: İskat edilen (düşürülen) bir ceninden dolayı verilmesi icab eden malî bir tazminattır. Hanefîlerce 500, Şafiîlerce 600 dirhem gümüştür. |
| GURRE-İ GARRA: | Bir günlük hilâl. |
| GURRE-İ MUHARREM: | Arabi aylardan olan Muharrem ayının birinci günü ve gecesi. |
| GURRENDE: | f. Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen. |
| GURUB: | Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak. * Uzaklaşmak. Irak olmak. |
| GURUB-U ŞEMS: | Güneşin batması. |
| GURUR: | Kibir. Boş yere güvenmek. * Kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak.(Evet, gurur ile insan maddi ve mânevi kemalât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malumat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izamın irşâdat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar. M.N.) |
| GURVE: | Burnun ucundaki kıkırdaktan yapılmış yumuşak kısım. |
| GURZ (GURZA): | (C: Guruz-Ağraz-Guraz) Su taksim olunan yer. * Eyer kolanı. |
| GURZE: | (C.: Guruz) Pamuklu elbisede kullanılan kaba dikiş. |
| GURZUF: | Kıkırdak. * Yumuşak olan kemik. |
| HUŞE-İ ENGUR: | Üzüm salkımı. |
| KÜRBET-İ GURBET: | Gurbetten dolayı olan keder. |
| MESGUR: | Dişi düşmüş kimse. |
| META-UL GURUR: | Gurur metaı. İnsanı aldatıp Allah yolundan alan dünya zevki veya menfaatı, insanlara riyakârlık için kullanılan dünya malı. |
| SAYHA-İ GURÂB: | Karga bağırışı. |
| SUGUR: | Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar. |
| ŞÜGUR: | Yükseltmek. * Hâli etmek, boşaltmak. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| GURAB : | (C: Garbân-Egribe) Karga. |
| GU(Y) : | "Diyen, söyleyen" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Rast-gu $ : Doğru söyleyen. Suhan-gu $ : Söz söyleyen, konuşan. |