Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| HÎN: | An, zaman, vakit. Sıra. Çağ. Kıyamet. |
| HÎN-İ HÂCET: | İhtiyaca göre, ihtiyaç vakti. |
| HÎN-İ SEFER: | Yolculuk. Ölüm zamanı. Sefer zamanı. |
| HÎNA: | f. Şarkı söyleme. |
| HİNÂ-GER: | f. Şarkıcı, şarkı söyleyen. |
| HİNA': | Hayvanın kösneyip erkek istemesi. |
| HİNA: | Hurma salkımı. Bir çeşit katran. |
| HÎNA Kİ: | Vakta ki, ne zaman ki. |
| HİNAS: | (Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadınlık alâmetleri bulunan kimseler. |
| HİNBER: | (C.: Henâbir) Eşek sıpası. |
| HİND: | Hindistan'ın kısa adı. Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.) Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb. |
| HİNDEB: | (Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçeği. |
| HİNDÎ: | Hind'e ait. Hind ahalisinden olan, Hindli. Bugün konuşulan Hind dillerinin en yaygın ve tanınmış olanı. Güzel sanatlarda kullanılan ve Hind'de yapıldığı için de bu ismi alan bir kağıt cinsi. |
| HİNDU: | f. Satürn (Zühal) gezegeni. Benek, ben. Hind'in Brahman ahalisinden olan. Hindliler gibi pek esmer adam. |
| HİNDUBAR: | f. Yazı hokkası. |
| HİNDUVANE: | f. Kavun, karpuz. |
| HİNDUVANÎ: | Hindî kılıç. |
| HİNE: | Onurlu olma hâli, gururluluk. |
| HÎNE: | Bir vakit. |
| HÎNEİZİN: | (Zaman zarfı) o zaman, o sıra. |
| HÎNEN: | Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak. |
| HÎN-İ HACETTE: | Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit. |
| HİNK: | Kır at. |
| HİNME: | Boncuk adı. |
| HİNNA': | Kanat. |
| HİNNE: | Cinnet, cünun, delilik. |
| HİNOĞLU: | Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli. |
| HİNS: | (C: Ahnâs) Günah. Yemin. Ahdi bozmak. Ağır yük. |
| HİNSARE: | Küçük ve kısa. |
| HİNV: | Eyer ağacı. İyeği kemiğinin eğrice ucu. |
| İçerisinde 'HÎN' geçenler | |
| AHİN: | (C.: Uhun) Boyalı yün. |
| ÂHİN: | (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı. |
| BAHR-İ MUHİT-İ HİNDÎ: | (Bahr-i Muhit-i Şarkî) Hindistan Yarımadasının doğusunda kalan deniz. |
| BEHİN: | (Bak: Bihin)BEHİR(E) : Nefesi sıkışıp çok soluyan kimse. Nefesdarlığı olan. * Göğüsdarlığı hastalığı sebebiyle solumaktan yol yürüyemiyen kimse. |
| BERAHİN: | (Bürhan. C.) Deliller. Şâhidler. Bürhanlar. |
| BERAHİN-İ ALENİYYE: | Meydanda ve açık olan deliller. |
| BERAHİN-İ KATIA: | Şeksiz ve şüphesiz olan kat'i deliller, bürhanlar. |
| BERAHİN-İ KAVİYYE: | Sağlam deliller, kuvvetli bürhanlar. |
| BİHİN(E): | f. En iyi, pek iyi, seçkin. * Hallaç. |
| BÜRHİN: | Zahmet, güçlük, zorluk. |
| DAHİNE: | (C.Devâhin) Duman çıkan baca. |
| DEVAHİN: | (Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar. |
| DUHTER-İ HİNDÎ: | Hindistanlı kız. |
| EDHİNE: | (Duhân. C.) Duhanlar, dumanlar, sisler. * Tütünler. |
| ENGÜŞT-İ KİHİN: | Serçe parmak. |
| ENGÜŞT-İ KİHİN: | Serçe parmak. |
| HÎN-İ HÂCET: | İhtiyaca göre, ihtiyaç vakti. |
| HÎN-İ SEFER: | Yolculuk. * Ölüm zamanı. Sefer zamanı. |
| HÎNA: | f. Şarkı söyleme. |
| HİNÂ-GER: | f. Şarkıcı, şarkı söyleyen. |
| HİNA': | Hayvanın kösneyip erkek istemesi. |
| HİNA: | Hurma salkımı. * Bir çeşit katran. |
| HÎNA Kİ: | Vakta ki, ne zaman ki. |
| HİNAS: | (Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadınlık alâmetleri bulunan kimseler. |
| HİNBER: | (C.: Henâbir) Eşek sıpası. |
| HİND: | Hindistan'ın kısa adı. * Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.) * Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb. |
| HİNDEB: | (Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçeği. |
| HİNDÎ: | Hind'e ait. * Hind ahalisinden olan, Hindli. * Bugün konuşulan Hind dillerinin en yaygın ve tanınmış olanı. * Güzel sanatlarda kullanılan ve Hind'de yapıldığı için de bu ismi alan bir kağıt cinsi. |
| HİNDU: | f. Satürn (Zühal) gezegeni. * Benek, ben. * Hind'in Brahman ahalisinden olan. * Hindliler gibi pek esmer adam. |
| HİNDUBAR: | f. Yazı hokkası. |
| HİNDUVANE: | f. Kavun, karpuz. |
| HİNDUVANÎ: | Hindî kılıç. |
| HİNE: | Onurlu olma hâli, gururluluk. |
| HÎNE: | Bir vakit. |
| HÎNEİZİN: | (Zaman zarfı) o zaman, o sıra. |
| HÎNEN: | Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak. |
| HÎN-İ HACETTE: | Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit. |
| HİNK: | Kır at. |
| HİNME: | Boncuk adı. |
| HİNNA': | Kanat. |
| HİNNE: | Cinnet, cünun, delilik. |
| HİNOĞLU: | Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli. |
| HİNS: | (C: Ahnâs) Günah. * Yemin. * Ahdi bozmak. * Ağır yük. |
| HİNSARE: | Küçük ve kısa. |
| HİNV: | Eyer ağacı. * İyeği kemiğinin eğrice ucu. |
| HUMAHİN: | Yüzük yapılan bir cins siyah taş. |
| İLEYHİNNE: | Onlara. (Kadın olan çok kişi için söylenir.) |
| İNHİNA: | Eğilme, münhani olma, yay biçimine girme, kavislenme. |
| İNHİNAK: | Boğulma. * Bunalma, nefesi kesilme. |
| KÂHİN: | Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.) |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| HÎN-İ HÂCET : | İhtiyaca göre, ihtiyaç vakti. |
| HİBA : | Bahşiş. * Kadına kocasından kalan hisse. * Vergi. |