Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
HADÎ: Birinci.
Mazluma yardım eden.
Deveyi şarkı söyleyerek süren.
HADİ': Hileci, aldatıcı.
Bozuk, fena.
HÂDÎ: Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADÎA: (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA: Davarın karnından gelen ses.
HADİÂNE: f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎB: Kınalı, kına yapılmış.
Boyalı, boyanmış.
HADİC(E): Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.
HADİD: Demir, çelik. Sert, kavi olan.
Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz.
Hudut ve sınır komşusu.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HADİD-ÜL MİZÂC: Öfkeli, çabuk kızan.
HADİD-ÜN NAZAR: Görüşü keskin olan.
HADİD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi.
HADÎD: Dağ eteği.
İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur.
Arz, yer, dünya.
HÂDİFE: Halktan bir kısım.
HADÎKA: Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİL: (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış.
Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.
HADÎLE: Çayır, çimen.
HÂDİM: (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan.
İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan.
Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HÂDİM: Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.
HÂDİM-ÜL LEZZAT: Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)
HADİM AĞASI: Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HADİME: (Hâdim. den) Kadın hizmetçi.
HADÎME: Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.
HADÎN: (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.
HADÎN-İ KADÎM: Eski dost.
HADİN: Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)
HADİR: Öten güvercin. Kişneyen at.
Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.
HADİR: (C.: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.
HADİR: Gevşek, tembel, uyuşuk.
HADÎRE: Kalabalık olmayan topluluk.
Yaranın içinde toplanan kan ve irin.
HADÎRE: Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.
HÂDİS: Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden.
HÂDİS-ÜS SİNN: Yaşı taze. Genç delikanlı.
HADÎS: Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür)
HADÎS-İ Bİ-L MA'NA: Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis.
HADÎS-İ KUDSÎ: Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.
HADÎS-İ MEŞHUR: (Bak: Meşhur)
HADÎS-İ MEVZU': Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir.
HADÎS-İ MUALLAK: Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.)
HADÎS-İ MÜRSEL: Peygamberimiz'den (A.S.M.) işitildiği bildirilen hadis-i şerif.
HADÎS-İ MÜTEVATİR: Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir. (İlm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i şerif Peygamber'den (A.S.M.) sâdır olmuş mu?" demeğe imkân kalmaz).
HADÎS-İ SAHÎH: Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir.
HADÎS-İ ŞEYHEYN: En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif.
HÂDİSAT: (Hâdise. C.) Yeni olan şeyler. Hâdiseler.
İçerisinde 'HADÎ' geçenler
AHADÎ: Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
AHADİD: Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
AHADÎ HADİS: Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)
AHADİS: (Bak: Ehâdis)
AHADİYYET: (Bak: Ehadiyyet)
ALE-L-HADİSE: Gölge hâdise. (fr. epiphenomene)
ARŞ-I EHADİYET: Allahın ehadiyet tecellisinin arşı ve âlemi. Allahın, ehadiyet tecellisini gösteren âlem.
AYB-I HÂDİS: Huk: Satılan eşya müşteri elinde iken ârız olan ayıb. (Müşterinin satın aldığı kumaşı kesip biçmesiyle meydana gelen hâl gibi)
AYİNE-İ EHADİYET: Ehadiyetin ayinesi. Cenab-ı Hakk'ın ekser isimlerinin tecellisine mazhar olan şey.(Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz ise küll gibi, cüz'iye dahi külli gibi bir câmiiyyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser Esmâ-i Hüsnayı kendinde gösteren bir câmi âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir, âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasıl ki, bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de: En küçük bir zihayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlıkıdır. L.)
CİHADÎ: (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.
DAİRE-İ EHADİYET: Allah'ın ehadiyetle tecelli ettiği dâire. (Bak: Ehadiyet)
EHADİD: (Bak: Ahadid)
EHADİS: Hadisler. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) sözleri, hareketleri ve emirlerini bildiren hakikatler. (Bak: Hadis)
EHADİS-İ KUDSİYE: (Bak: Hadis-i Kudsî)
EHADİS-İ MERFUA: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ MEVZUA: (Bak: Hadis-i Mevzu')
EHADİS-İ MÜRSELE: (Bak: Hadis-i Mürsel)
EHADİS-İ SAHİHA: (Bak: Hadis-i Sahih)
EHADİYYET: (Ahadiyet) Allah'ın (C.C.) her bir şeyde kendine âit birlik tecellisi. (Ehadiyyet, her bir şeyde Halik-ı Külli Şey'in ekser esmâsı tecelli ediyor demektir. Meselâ: Güneşin ziyası, bütün zemin yüzünü ihata ettiği haysiyeti ile vahidiyyet misâlini gösterir ve her bir şeffaf cüz'de ve su katrelerinde, güneşin ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması ehadiyyet misâlini gösterir. Ve her bir şeyde, hususan zi-hayatta ve bilhassa her bir insanda o Sani'in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle ehadiyeti gösterir. M.) (Bak: Rahmaniyyet)
HADİ': Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena.
HÂDİY-ÜT TARİK: Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden.
HADÎA: (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma.
HADÎA: Davarın karnından gelen ses.
HADİÂNE: f. Hile ile, hile yaparak.
HADÎ AŞER: Onbirinci.
HADÎB: Kınalı, kına yapılmış. * Boyalı, boyanmış.
HADİC(E): Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu.
HADİD: Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sınır komşusu.
HADİD-ÜL BASAR: Gözü keskin.
HADİD-ÜL MİZÂC: Öfkeli, çabuk kızan.
HADİD-ÜN NAZAR: Görüşü keskin olan.
HADİD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi.
HADÎD: Dağ eteği. * İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya.
HÂDİFE: Halktan bir kısım.
HADÎKA: Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.
HADÎKA-YI FERAHFEZA: İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe.
HÂDİL: (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış. * Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.
HADÎLE: Çayır, çimen.
HÂDİM: (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. * İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan. * Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HÂDİM: Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden.
HÂDİM-ÜL LEZZAT: Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm)
HADİM AĞASI: Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.)
HADİME: (Hâdim. den) Kadın hizmetçi.
HADÎME: Su içinde eriyince pişmiş olan buğday.
HADÎN: (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş.
HADÎN-İ KADÎM: Eski dost.
HADİN: Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)
HADİR: Öten güvercin. Kişneyen at. * Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
HADİ' : Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena.
HAD : f. Çaylak kuşu.HAD' $ (Hıd') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. * Kurumak.
HA : Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. $ şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...