Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| HÂL: | Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet. Cezbe. Dert, keder, elem. Mecâl. Kuvvet. Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : $ Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir. |
| HÂL-İ HÂZIR: | Şimdiki zaman, bu anki durum. |
| HÂL-İ İHTİZAR: | Can çekişme, ölüm ânı. |
| HÂL-İ İNTİZAR: | Bekleme hâli. |
| HÂL-İ SAHV: | Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli. |
| HAL': | Kaldırma. Kal' etme. Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek. Mansıb ve mesnetten ihraç etmek. Elbise gibi şeyleri soymak. Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek. Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek. |
| HÂL: | Dayı. Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben. |
| HÂL-İ SİYAH: | Siyah ben. |
| HAL' (HULÂE): | Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı. Vurmak. Men etmek, engel olmak. Hediye vermek, atâ etmek. Cima etmek. |
| HAL: | Küçük Hindistan cevizi. |
| HALÂ: | (Harf-i cerrdir) İstisnaya delâlet eder. |
| HÂLÂ: | (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân. |
| HALÂ': | Boş, hâli. Ayak yolu, abdesthane. Devenin çökmesi. |
| HALA: | (C.: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze. |
| HALÂ: | Yaş ot. |
| HALA': | Koparmak. Pişmiş et. |
| HALÂA(T): | Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık. Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse. |
| HALAB: | f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi. |
| HALACA: | f. Ayak yolu, abdesthane. |
| HALAFET: | Ahmaklık, hamâkat, budalalık. |
| HALAHİL: | (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır. |
| HALAİF: | Halifeler. |
| HALAİK: | (Halayık) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratılmışlar. Huylar. Tabiatlar. |
| HALAİL: | (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar. |
| HALAK: | Nasib, hisse. |
| HALAK: | Eskimiş ve yıpranmış bez. Paçavra. |
| HALAK: | (Halka. C.) Halkalar. |
| HALAKA: | (Hâlik. C.) Berberler. |
| HALAKAT: | Halkalar. |
| HALAKAT: | Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. Düzlük, dümdüzlük. |
| HALAKÎ: | Paçavracı. |
| HALAKİM: | (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar. |
| HALAL: | Dostluk, ahbaplık. İki şey arasında açıklık olma. |
| HALA'LA': | Erkek sırtlan. |
| HALALE: | Kadın eş. Halile, zevce. |
| HALAL(ET): | İki şeyin arası açık olmak. Dostluk. Samimi dostluk. |
| HALALUŞ: | f. Kavga, döğüş, şamata, gürültü. |
| HALAS: | Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek. |
| HALAS: | Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.) |
| HALAŞE: | f. Gemi dümeni. Çörçöp. |
| HAL-AŞİNA: | f. Hâl ve durumdan anlayan. |
| HALAT: | (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler. |
| HALAT: | Kalın ip, gemi ipi. |
| HALAT: | (Hâle. C.) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler. |
| HALAVET: | Tatlılık. Şirin olmak. |
| HALAVET-İ KELÂM: | Sözün güzelliği ve akıcılığı. |
| HALAVETBAHŞ: | f. Zevk veren, hâlâvet veren. |
| HALAVETYAB: | f. Zevk bulan, halâvet bulan. |
| HALAYIK: | Cariye, hizmetçi. |
| HALB: | Süt sağmak. |
| İçerisinde 'HAL' geçenler | |
| ADEM-İ MÜDÂHALE: | Karışmamazlık. |
| AHAL: | f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp. |
| AHALİ: | (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar. |
| AHSEN-ÜL HÂLIKÎN: | Hâlıkıyyet mertebelerinin en güzel ve en münteha mertebesinde olan bir Hâlık-ı Zülcelal. Her şeyi herşeyle münasebetine lâyık bir tarzda güzel yaratan Hâlık. (C.C.) |
| ALA-EYYİ-HAL: | Herhâlde, mutlaka, elbette, her nasıl olsa. |
| ALÂ-KÜLLİHAL: | İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.) |
| ARÂZİ-İ HÂLİYE: | Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar. |
| ARDHALE: | f. Bulamaç adı verilen yemek. |
| ARZ-I HÂL: | Halini arzetme. İstida. Arzuhal. |
| ARZUHAL: | (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme. |
| ASÛDE-HÂL: | f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan. |
| ATHAL: | Kül renginde. |
| BAHAL: | Malını kimseye vermeyip saklamak. |
| BAHHAL: | (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam. |
| BED-HAL: | f. Kötü ahlâklı. Kötü huylu. Hâli düşkün. Fakir olan. |
| BEHEMEHAL: | f. İster istemez. Mutlaka. Her halde. |
| BEHER-HAL: | f. Mutlaka, her hâlde. |
| BENDE-İ HALKA-BEGÛŞ: | Kulağı halkalı olan köle, esir. * Mc: İtaatli, muti'. |
| BERGEŞTE-HÂL: | f. İşi bozulmuş, geçimi güçleşmiş, düşkün. |
| BEYAN-I HÂL: | Halini anlatma, durumunu bildirme. |
| BEYN-EL AHALİ: | Halk arasında, ahali arasında. |
| BUHALA': | (Bahil. C.) Tamahkârlar, cimriler. |
| BÜZÛZET-İ HÂL: | Kıyafet pejmürdeliği, hâl perişanlığı. |
| CEHALET: | Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik. |
| CUHALE: | İğne deliği. |
| CÜHAL: | Zehir. |
| CÜHHAL: | (Câhil. C.) Bilgisizler, câhiller. |
| DAHAL: | Aldatmak, mekretmek. |
| DA'VÂ-YI HALK: | Yaratmak iddiasında bulunmak, halk etmeyi, yaratmayı dâva etmek. (Kâinatta hiçbir kimse da'vâ-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Halk eden ancak Cenab-ı Hak'tır.)(Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmıyan kimse, kâinatta dâva-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira her şey, her şeyle bağlıdır. H.) |
| DEHAL: | Aldatmak, mekir ve hile etmek. |
| DEHALET: | Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş. |
| DEHALİZ: | (Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar. |
| DERHAL: | f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden. |
| DEYN-İ HÂL: | Huk: Herhangi bir vakte bağlı ve te'hir edilmeyen borç. |
| DUHALA: | (Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar. |
| EBHAL: | (Buhl. den) En hasis, çok cimri, daha tamahkâr. * Büyük gözlü. |
| EBNÂ-ÜD DEHALİZ: | Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar. |
| EBU HALİD: | Köpek, kelb. * Canavar. |
| EF'İDE-İ HÂLİSE: | Temiz ve saf kalbler. Bozulmamış, tahrib edilmemiş kalbler, gönüller. |
| EHALİ: | (Ehl. C.) Bir memleket, şehir, kasaba köy veya semt veyahut da mahallede yerleşip oturanlar. * Avam, halk umum. |
| EHL-İ HÂL: | f. Hâlden anlayıp, duruma göre idâre eden kimse. İlâhi tecellilere ve mânevi feyze mazhar olan. |
| EKHAL: | (Kühl. C.) Göze çekilen sürmeler. |
| ELHAL: | şimdi, hâlâ, henüz, şimdiki hâlde. |
| EL-HALİM: | Suçluların cezalarını derhal vermek iktidarında olduğu halde sonraya bırakan ve yumuşak muamele eden, çok halim. (Allah (C.C.) |
| EMHAL: | (Mehl. C.) Mehiller, mühletler, vâdeler, zamanlar, bir iş veya vazifenin yapılması için verilen fazla zamanlar. |
| ESHAL: | Misvak ağacı. |
| ETHAL: | Kâbe-i Şerif yakınında bir dağın adı. * Bulanık su veya şerbet. |
| EVHAL: | (Vahal. C.) Sıvalar, balçıklar, çamurlar. * Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler. |
| FAKR-I HÂL: | Fakirlik hâli. |
| FARİG-ÜL HAL: | Hali rahat, hali vakti iyi olan. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| HÂL-İ HÂZIR : | Şimdiki zaman, bu anki durum. |
| HA : | Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. $ şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir. |