Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
HANÇER-İ HALİDE: Saplanmış hançer.
HAN: f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi.
HAN: f. Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel.
Ticaret ehlinin sakin olduğu yer.
HAN: f. Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi.
Yemek, taam.
Ahçı dükkânı, lokanta.
HAN: f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân $ : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan.
HANA: Yaramaz ve boş sözler konuşmak.
HANACIR: (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler.
HANADIK: (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar.
HANADIR: Görme kabiliyeti kuvvetli olan.
HANADİS: (Hındıs. C.) Musibetler.
Karanlık geceler.
Şiddetli hâller.
HANAK: (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma.
HANAN: Merhamet, şefkat, acıma.
HANAN: (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar.
HANASÎR: Helâk olmak.
HANASİRE: Hıyânet ehli, hâinler.
HANAT: (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler.
HANAZÎR: (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar.
HANBELÎ: Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, İmam-ı Hanbelî)
HANCER: Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi.
HANCER-İ BÜRRAN: Keskin hançer.
HÂNÇE: f. Küçük tepsi, ufak sini.
HÂNÇE-İ ZER: Küçük altın tepsi.
Mc: Güneş.
HANÇERE: Gırtlak, boğaz.
HANDA HAND: f. Devamlı gülme, sürekli olarak gülme.
Devamlı gülen, sürekli gülen.
HANDAN: f. Gülen, gülücü, mesrur.
HANDAN-RU(Y): f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim.
HANDE: f. Gülme, gülüş.
HANDE-İ ÂFTÂB: Güneşin gülmesi. Güneşin doğması.
HANDE-İ GÜL: Gülün açması.
HANDEBAHŞA: f. Güldürücü, tebessüm ettirici.
HANDEBAR: f. Güldüren, güldürücü.
HANDEFERMA: f. Güldürücü, güldüren.
HANDEFEŞAN: f. Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan.
HANDEHARİŞ: f. Bir kimseye alay tarzında gülme.
HANDEK: Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek.
HANDEKÂR: f. Gülen, tebessüm eden, gülücü.
HANDEK GAZVESİ: Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-ı Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafına hendek kazılmasını emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meşhur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureyş arasına nifak düşmüş ve kâfirler şiddetli bir fırtınaya tutulup perişan bir halde dönmüşlerdir.
HANDEKÜNAN: f. Gülerek, güle güle.
HANDEMEŞHUN: f. Devamlı gülen. Çok gülen.
HANDEMU'TAD: f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan.
HANDEN: f. Okumak.
HANDENÜMA: f. Gülen.
HANDERİS: Eski şarap.
HANDERİZ: f. Gülüp duran, devamlı gülen.
HANDERUY: f. Mütebessim, güler yüzlü.
HANDEZEN: f. Gülen.
HANDİSTAN: f. Şaka, lâtife.
HANE: f. Ev, mesken, beyt.
Mat: Basamak, bölüm, göz.
Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi.
HANE-İ AVARIZ: Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.)
HANE-İ ÂYİNE: Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk.
İçerisinde 'HAN' geçenler
AB-I DEHÂN: Ağız suyu, salya.
ABDEST-HANE: f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
AB-HANE: f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
AFERİN-HÂN: f. "Aferin" diyen.
AGÂHÂN: (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
AHANN: Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
AHMED İBN-İ HANBEL: (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)
ALHAN: Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
AMİN-HAN: (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
ANCEHANİYE: Kibir, azamet.
ARUS-İ CİHÂN: Dünya.
ARZ-HANE: f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
ATEŞ-SUHAN: f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
ÂYİN-HAN: f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
AŞ-HANE: f. Aşevi, mutfak.
BÂB-I HÂNE: f. Hırsızların yeri. * Fuhuşhane. * Tembeller yurdu.
BAHANDAT: Gövdeli, besili kadın.
BAHANE: f. Vesile. Sebeb. * Yalandan özür. * Kusur. Noksan. * Garaz.
BAHANE-CÛ: f. Bahane arayan, fırsat kollayan.
BÂLÂHÂN: f. Birşeyi ifrat derecede yüksek gösteren.
BÂLÂHÂNE: f. Çatı, evin en üst tarafı. Tavan arası.
BÂLÂHÂNÎ: f. Bir şeyi aşırı derecede yüksek gösterme, abartma, şişirme.
BALIKHANE KAPISI: Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.
BAR-HANE: f. Yük yeri, yüklük. * Yolcu eşyası indirilecek ve saklanacak yer.
BAZİHANE: f. Oyun yeri, eğlence yeri.
BEHANET: Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.
BEHBEHAN: Papağan, tûti kuşu.
BERHÂNE: f. Eskiyip harap olmuş konak.
BESMELE-HÂN: f. Besmele çeken.
BESTE-DEHÂN: f. Dili bağlı. Ağzı kapalı, susan, sükût eden.
BEYHAN: Sır saklamıyan, aklında ve kalbinde olanları söyleyen kimse. Boşboğaz.
BEZM-İ CİHÂN: Dünya meclisi. Dünya.
BİHAN: (Bih. C.) f. İyiler, iyi adamlar.
BÎ-HANÜMAN: f. Çoluk çocuksuz, yersiz yurtsuz.
BİMARHANE: Tımarhane. Akıl hastahanesi.
BURHAN: (Bak: Bürhan)
BUTHAN: Medine-i Münevvere'de bir derenin adı.
BÜJHAN: f. Gıpta etme, imrenme.
BÜRHAN: Delil, hüccet, isbat vasıtası. * Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. * Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet.(Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi buzı insanlar isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hule karşı o kat'i, sahih bürhanı reddetmek üzere: "Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez." diye bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu imandır. Bürhan, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahâza bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır. M.N.)
BÜRHAN-I AKLİYYE: Akla dayanan bürhan.
BÜRHAN-I ENFÜSÎ: İnsanın içinde ve hayatında görünen bürhan. Nefse ve şahsa ve içe ait bürhan.
BÜRHAN-I İNNÎ: Hâdiselerden kanunlarına, neticelerden sebeblerine ve eserden müessire olan delil. Dumanın ateşe delil olması gibi.
BÜRHAN-I KATI': Kat'î, en sağlam ve şeksiz delil. * Farsça bir lügat kitabının ismi.(İşte şu Zât (A.S.M.), şu mevcûdat Hâlikının vahdaniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. S.)
BÜRHAN-I LİMMÎ: Kanunlardan hâdiselerine, sebeblerden neticelerine ve müessirden esere olan istidlâl. Yani eseri meydana getirenden esere olan delil. Kablî delil. Ateşin dumana delil olması gibi.(Kelime-i şehâdetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir, ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir. M.) (Bak: Limmî)
BÜRHAN-I MANTIKÎ: Kesin kaziyelerden teşkil ettirilen kıyasa, bürhana denir.
BÜRHAN-I NÂTIK: Konuşan bürhan. Mecaz olarak Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M) kastedilir ki; bütün hakikatları isbat ve izhar etmiştir.
BÜRHAN-I NÜBÜVVET: Peygamberliğin hak olduğunu isbat eden bürhan ve delil. (Bürhan-ı risalet de aynı mânâdadır.)
BÜRHAN-I RİSALET: (Bak: Bürhan-ı nübüvvet)
BÜRHAN-I SÂTI': Aşikâr, şeksiz ve şüphesiz, parlak delil. (Bak: Sâtı')
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
HANÇER-İ HALİDE : Saplanmış hançer.
HA : Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. $ şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...