Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| HAZA: | Bu. Şu. O. Gr: İşaret zamiri. |
| HAZA': | Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.) |
| HAZA': | Kesme, yarma, ameliyat. |
| HAZAB: | Odun. Yakacak nesne. |
| HAZABÎ: | (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler. |
| HAZAD: | Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken. |
| HAZAFİR: | (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri. Hepsi. Tümü. Mecmu'u. |
| HAZAİN: | (Hazine. C.) Hazineler. |
| HAZAİN-İ MEDFUNE: | Gömülü hazineler. |
| HAZAİR: | (Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl. Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar. |
| HAZAKAT: | İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak. |
| HAZAL: | Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler. |
| HAZALAN: | (Bak: Hizlân) |
| HAZAM: | Sür'atle yürümek, hızla yürümek. |
| HAZAMA': | Kulağı enine yarılmış keçi. |
| HAZAMİ: | Güzel kokulu bir ot. |
| HAZAN: | Güz. Sonbahar. Solgun. |
| HAZANDİDE: | f. Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş. |
| HAZANE: | Mc: Gönül, kalb, yürek. |
| HAZANGÂH: | f. Hazan yeri. Dünya. Göçecek âlem. |
| HAZANÎ: | f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait. |
| HAZANİSTAN: | f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer. |
| HAZANLİKA: | f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü. |
| HAZANNÜMA: | f. Sonbahar görünüşlü. Mc: Hüzün ve keder verici. |
| HAZANRESİDE: | f. Sonbahara erişmiş, solup sararmış. |
| HAZAR: | Bir şeyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek. |
| HAZAR: | Tahta ve kereste kesmeğe mahsus su ile işler büyük bıçkı. |
| HAZAR: | Sulh zamanı. Barış zamanı. Bir kimsenin huzuru, yakını. Mukim olmak. Yolcu olmamak. |
| HAZAR VE SEFER: | Barış ve muharebe zamanı. Evde mukim olma ve yolculuk. |
| HAZARET: | (Bak: Hadâret) |
| HAZARÎ: | Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı. |
| HAZAZ: | Yosun. |
| HAZAZE: | Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur. |
| İçerisinde 'HAZA' geçenler | |
| BÂD-I HAZÂN: | Sonbahar rüzgârı. |
| BİNÂENALÂHAZA: | Bundan dolayı. Buna binaen. |
| CÂ-Yİ MÜLAHAZA: | Düşünülecek nokta. Mülahaza edilecek mes'ele. |
| CÂY-I MÜLÂHAZA: | Düşünülecek nokta, düşünülecek yer. |
| CİHAZAT: | (Cehâzât) (Cihâz. C.) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat. |
| FASL-I HAZÂN: | Sonbahar, güz. |
| FELİHAZA: | (Fe-li-zâlik) Bunun için, şunun için, imdi (mânasında.) |
| HAZA': | Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.) |
| HAZA': | Kesme, yarma, ameliyat. |
| HAZAB: | Odun. * Yakacak nesne. |
| HAZABÎ: | (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler. |
| HAZAD: | Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken. |
| HAZAFİR: | (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u. |
| HAZAİN: | (Hazine. C.) Hazineler. |
| HAZAİN-İ MEDFUNE: | Gömülü hazineler. |
| HAZAİR: | (Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl. * Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar. |
| HAZAKAT: | İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak. |
| HAZAL: | Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler. |
| HAZALAN: | (Bak: Hizlân) |
| HAZAM: | Sür'atle yürümek, hızla yürümek. |
| HAZAMA': | Kulağı enine yarılmış keçi. |
| HAZAMİ: | Güzel kokulu bir ot. |
| HAZAN: | Güz. Sonbahar. * Solgun. |
| HAZANDİDE: | f. Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş. |
| HAZANE: | Mc: Gönül, kalb, yürek. |
| HAZANGÂH: | f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem. |
| HAZANÎ: | f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait. |
| HAZANİSTAN: | f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer. |
| HAZANLİKA: | f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü. |
| HAZANNÜMA: | f. Sonbahar görünüşlü. * Mc: Hüzün ve keder verici. |
| HAZANRESİDE: | f. Sonbahara erişmiş, solup sararmış. |
| HAZAR: | Bir şeyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek. |
| HAZAR: | Tahta ve kereste kesmeğe mahsus su ile işler büyük bıçkı. |
| HAZAR: | Sulh zamanı. Barış zamanı. * Bir kimsenin huzuru, yakını. * Mukim olmak. Yolcu olmamak. |
| HAZAR VE SEFER: | Barış ve muharebe zamanı. * Evde mukim olma ve yolculuk. |
| HAZARET: | (Bak: Hadâret) |
| HAZARÎ: | Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. * Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı. |
| HAZAZ: | Yosun. |
| HAZAZE: | Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur. |
| HAZHAZA: | Sallama, el ile harekete getirme. |
| İSTİHAZA: | Kadın âdet görürken fazla kan gelmesi. (Rahimden değil de hastalıktan dolayı bir damardan gelip, tenâsül cihazı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Buna "istihâza veya özür kanı" dendiği gibi, böyle bir kadına da "müstahâza" denir.) |
| LEHAZA: | Gözucu ile bir şeye dikkatlice bakmak. |
| LİHAZA: | Bundan dolayı, buna binaen, bunun için. |
| LÜHAZA: | (Bak: Lehâza) |
| MAA-HAZA: | Bununla beraber. Bununla birlikte. |
| MÂHÂZÂ: | Bu nedir? * Bu değil. |
| MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER: | Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir. |
| MÂHAZAR: | Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa. |
| MEDHAZA: | (C: Medâhız) Ayak kayacak yer. |
| MEHAZA: | İşlek yol. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| HAZA' : | Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.) |
| HAZ' : | Muhalefet etmek. * Taksim etmek, bölmek, paylaştırmak. |
| HA : | Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. $ şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir. |