Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
HUD: (Hâid. C.) Büyüklük.
Çok hürmet.
Bir Peygamber ismi. Rıfk, sükun ve vakar ile muttasıf olduğu için bu Peygambere Hud ismi verilmiştir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmiştir. Nuh tufanından sonra Yemen diyarında Hadremud civarında Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönderilen Peygamber Hud (A.S.) idi.
HUD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
HUD: f. Miğfer, baş zırhı.
HUDA: f. Rabb. Sâhib. Cenab-ı Hak. Hâlık.
HUD'A: Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir.
Bir kere aldanmak.
Herkese aldanan. Safdil.
HUDABİN: Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan.
HUDADAD: f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî.
HUDAHAN: f. Şehâdet parmağı.
HUD'AKÂR: f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ: f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUDANEGERDE: f. Allah göstermesin.
HUDAPEREST: Allah'a ibadet eden. Dindar.
HUDAPESEND: f. Allah'ın beğeneceği şey.
HUDARA: f. Allah için, Allah aşkına.
HUDARA: Karanlık gece.
Siyah bulut.
HUDARE: Deniz.
HUDARET: Yeşillik. Sebze.
HUDARÎ: Arı kuşu.
HUDARİ': Bahil kimse.
HUDARİYYE: Tavşancıl kuşu.
Karanlık gece.
HUDAŞİNAS: f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden.
HUDAVEND: f. Allah, Hâlık, Rabb.
Sâhib, malik, efendi.
Hükümdar, hâkim.
HUDAVENDÎ: f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlık.
HUDAVENDİGÂR: f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib.
Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti.
HUDAVER: Sahip, mâlik.
Bey, hâkim, efendi.
HUDAY: f. Allah, Rabb.
HUDAYGÂN: f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah.
HUDAYÎ: f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık.
Allah'a mensub.
HUDAYİNABİT: Ekilmeden biten ot veya ağaç.
Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.
HUDDAM: Hizmette bulunanlar. Hizmetçiler.
Cin taifesinden olan hizmetçi.
HUDDE: Çukur.
HUDENA: (Hadîn. C.) Sâdık dostlar, vefakâr arkadaşlar.
HUDER: Kökü derin olan ot.
HUDEYBİYE: Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay geçtiğinde Hz. Peygamber, maiyetindeki Muhacirîn ve Ensar'dan 1400 kişi bulunduğu halde umre niyetiyle Kâbe-i Şerife'yi ziyaret maksadıyla gidip bu yere vardıklarında Kureyş'in harp için karşı çıktıklarını haber alması üzerine, harp niyetiyle gelmeyip ancak sıla-i rahm ve Beytullah'ı ziyaret niyetiyle geldiklerini beyan buyurmuşlarsa da, Kureyş o sene Hz. Peygamber'le müslümanların Mekke'ye girmelerine razı olmayıp ertesi sene kabul edecekleri şartıyla ve diğer bazı şartlarla muahede akd etmişlerdir. Bunun üzerine mezkur sahabeler Hudeybiye'nin yakınında bulunan ağacın altında Hz. Peygamber Efendimize biat ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye dönmüşlerdir.( $ ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşliler bir derece galip görünmüş olduğu halde mânen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddi kılınç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'an-ı Hakîm'in bârika-âsa elmas kılıncı çıktı, kalbleri akılları fethetti. Musâlaha münasebetiyle birbiriyle ihtilât etiler. Mehâsin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur'aniye, inad ve taassubat-ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ: Bir dâhiye-i harp olan Halid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbn-ül As gibi, mağlubiyeti kabul etmiyen zatlar, Sulh-u Hudeybiyye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur'anî, onları mağlup edip, Medine-i Münevvere'ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyete gerdendade-i teslim olduktan sonra, Hazret-i Halid bir "Seyfulah" şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.Mühim bir sual: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müşrikler içinde o zamanda saff-ı sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulunduğundan şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiyye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat sevkiyle İslâmiyet'e girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin. L.)
HUDIY: Dağ eteğinde olan taş.
HUDİR: Yumuşak taze ot.
HUDM: Her nesnenin kökü.
HUDME: Çabuk kaynayan çömlek.
HUDR: Yeşillik.
HUDR: Sıçramak. Seğirtmek.
HUDRA: (Bak: Hadrâ)
HUDRE: Göz kapağının içinde çıkan çıban.
HUDRET: Yeşillik.
Yeşil renklilik.
HUDRÎ: Kara eşek.
HUDU': Eğilip tevâzu etmek.
HUDU': Alçaklık etmek.
HUDUD: (Hadd. C.) Yanaklar.
Cemâatler.
Yeri kazmalar. Yeri yarık etmeler.
Çiçek yaprakları.
HUDUD: (Hadd. C.) Sınırlar, hudutlar.
Uçlar. Bucaklar.
Şeriatın cezâ hükümlerinin tatbiki.
HUDUD-U MEMALİK: Memleket hudutları. Ülkenin sınırları.
HUDUD-U ŞER'İYYE: Şer'i hadler. Muayyen suçlara karşılık tatbik edilen şer'i cezâlar.
İçerisinde 'HUD' geçenler
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
ASHÂB-I ŞUHÛD: (Bak: Ehl-i Şuhûd)
ÂLEM-İ ŞUHUD: Bilip keşfedilen, görür gibi bilinen âlem. Görünen âlem. Dünya. Kâinat.
BERHÛD: f. Saçmasapan söz, mânasız söz.
BERHUDAR: f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli.
BEYHÛDE: f. Boşuna. Boş yere. Faydasız.
BÎ-HUDE: f. Boşuna, beyhude, boşu boşuna.
BOSTAN-I HUDÂ: f. Huda'nın, Allah'ın bostanı meâlinde olup, İlâhî güzellikleri ve tecelli-i İlâhînin aksettiği yer mânâsında kullanılır. "Vahidiyet mertebesi" diye de söylenmiştir.
CAHÛD: (Cahd. dan) İsrarla inkâr eden. Muannidce, isnat edilen bir sözü kabul etmeyen. * Yahudi.
CEHÛD: Cıfıt, yahudi.
CÜHUD: Bilerek inkâr etmek. Bildiği hâlde yanlış söylemek. * Peygamberimiz Resul-i Ekremi (A.S.M.) bildikleri ve mukaddes kitablarında O'nun evsâfını okudukları hâlde inkâr eden Yahudiler. (Türkçedeki "cıfıt" kelimesi bundan gelir.) * Bir kimseyi bahil bulmak.
CÜRM-Ü MEŞHUD: Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü)
CÜRM-Ü MEŞHUD: Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü)
DERECE-İ ŞUHUD: İmanı ve mânevi hakikatları, mânevi terakki yoluyla görmek seviyesinde olan iman mertebesi.
EBU SAİD-İL HUDRÎ: Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de 86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)
EHL-İ ŞUHUD: f. Kâinatta tevhid delillerini aynen seyreden, İlâhi ve gizli sırlarını Hakkın izni ile gören şuhud ehli. Veli. * Görecek derecede kat'i kanaat sâhibi olan enbiyâ ve evliyalar.
FERHUD: Dağ keçisinin dişisi.
HÂLET-İ ŞUHUD: şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.)
HANE-İ HUDA: Beytullah, Kâbe.
HANE-HUDA: f. Ev sahibi, sahib-ül beyt.
HAZİNE KETHUDASI: Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.
HEM-HUDUD: f. Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi.
HUD SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
HUDA: f. Rabb. Sâhib. Cenab-ı Hak. Hâlık.
HUD'A: Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir. * Bir kere aldanmak. * Herkese aldanan. Safdil.
HUDABİN: Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan.
HUDADAD: f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî.
HUDAHAN: f. Şehâdet parmağı.
HUD'AKÂR: f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr.
HUD'AKÂRÎ: f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk.
HUDANEGERDE: f. Allah göstermesin.
HUDAPEREST: Allah'a ibadet eden. Dindar.
HUDAPESEND: f. Allah'ın beğeneceği şey.
HUDARA: f. Allah için, Allah aşkına.
HUDARA: Karanlık gece. * Siyah bulut.
HUDARE: Deniz.
HUDARET: Yeşillik. Sebze.
HUDARÎ: Arı kuşu.
HUDARİ': Bahil kimse.
HUDARİYYE: Tavşancıl kuşu. * Karanlık gece.
HUDAŞİNAS: f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden.
HUDAVEND: f. Allah, Hâlık, Rabb. * Sâhib, malik, efendi. * Hükümdar, hâkim.
HUDAVENDÎ: f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlık.
HUDAVENDİGÂR: f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti.
HUDAVER: Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi.
HUDAY: f. Allah, Rabb.
HUDAYGÂN: f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah.
HUDAYÎ: f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. * Allah'a mensub.
HUDAYİNABİT: Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.
HUDDAM: Hizmette bulunanlar. Hizmetçiler. * Cin taifesinden olan hizmetçi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
HUD SURESİ : Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
HUBB-U CAH : Makam ve mansıb sevgisi.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...