Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| HUDA: | f. Rabb. Sâhib. Cenab-ı Hak. Hâlık. |
| HUDABİN: | Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan. |
| HUDADAD: | f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî. |
| HUDAHAN: | f. Şehâdet parmağı. |
| HUDANEGERDE: | f. Allah göstermesin. |
| HUDAPEREST: | Allah'a ibadet eden. Dindar. |
| HUDAPESEND: | f. Allah'ın beğeneceği şey. |
| HUDARA: | f. Allah için, Allah aşkına. |
| HUDARA: | Karanlık gece. Siyah bulut. |
| HUDARE: | Deniz. |
| HUDARET: | Yeşillik. Sebze. |
| HUDARÎ: | Arı kuşu. |
| HUDARİ': | Bahil kimse. |
| HUDARİYYE: | Tavşancıl kuşu. Karanlık gece. |
| HUDAŞİNAS: | f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden. |
| HUDAVEND: | f. Allah, Hâlık, Rabb. Sâhib, malik, efendi. Hükümdar, hâkim. |
| HUDAVENDÎ: | f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlık. |
| HUDAVENDİGÂR: | f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti. |
| HUDAVER: | Sahip, mâlik. Bey, hâkim, efendi. |
| HUDAY: | f. Allah, Rabb. |
| HUDAYGÂN: | f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah. |
| HUDAYÎ: | f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. Allah'a mensub. |
| HUDAYİNABİT: | Ekilmeden biten ot veya ağaç. Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam. |
| İçerisinde 'HUDA' geçenler | |
| BERHUDAR: | f. Selâmette. Mükâfata erişen. Nasibli. |
| BOSTAN-I HUDÂ: | f. Huda'nın, Allah'ın bostanı meâlinde olup, İlâhî güzellikleri ve tecelli-i İlâhînin aksettiği yer mânâsında kullanılır. "Vahidiyet mertebesi" diye de söylenmiştir. |
| HANE-İ HUDA: | Beytullah, Kâbe. |
| HANE-HUDA: | f. Ev sahibi, sahib-ül beyt. |
| HAZİNE KETHUDASI: | Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi. |
| HUDABİN: | Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan. |
| HUDADAD: | f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî. |
| HUDAHAN: | f. Şehâdet parmağı. |
| HUDANEGERDE: | f. Allah göstermesin. |
| HUDAPEREST: | Allah'a ibadet eden. Dindar. |
| HUDAPESEND: | f. Allah'ın beğeneceği şey. |
| HUDARA: | f. Allah için, Allah aşkına. |
| HUDARA: | Karanlık gece. * Siyah bulut. |
| HUDARE: | Deniz. |
| HUDARET: | Yeşillik. Sebze. |
| HUDARÎ: | Arı kuşu. |
| HUDARİ': | Bahil kimse. |
| HUDARİYYE: | Tavşancıl kuşu. * Karanlık gece. |
| HUDAŞİNAS: | f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden. |
| HUDAVEND: | f. Allah, Hâlık, Rabb. * Sâhib, malik, efendi. * Hükümdar, hâkim. |
| HUDAVENDÎ: | f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlık. |
| HUDAVENDİGÂR: | f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti. |
| HUDAVER: | Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi. |
| HUDAY: | f. Allah, Rabb. |
| HUDAYGÂN: | f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah. |
| HUDAYÎ: | f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. * Allah'a mensub. |
| HUDAYİNABİT: | Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam. |
| MAHUDANE: | Bir ot adı. |
| MEŞHUDÂT: | Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.("Fütuhât-ı Mekkiye" sâhibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve "İnsan-ı Kâmil" denilen meşhur bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhure, küre-i arzın tabakat-ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâdan ve Fütuhatta Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. "Gördük" diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki ve hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?Elcevap: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velâyet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rü'yasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü'yetlerini o halde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, "Asfiyâ" denilen verâset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, Asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet'in irşadiyle yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem etmişler.Şu hakikatı izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi "uykum geldi" deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: "Ey arkadaş! Acib bir rü'ya gördüm." O da der: "Allah hayır etsin, nedir?" Der ki: "Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?"Uyanık arkadaşı dedi: "Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim." Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar. İkisini de dünyada mes'ud edecek altunları buldular.İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü'yâda iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem-i maddi ile âlem-i mâneviyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, "Ben hakiki maddi bir deniz gördüm." der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddiyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi: "Gördüğün doğrudur, fakat hakiki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş; kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ..." Demek oluyor ki: Alem-i maddi ile âlem-i ruhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen: "Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum." doğru dersin. Eğer "Odam bir meydan kadar geniştir." diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünki, âlem-i misâli, âlem-i hakikiye karıştırırsın.İşte Küre-i Arz'ın tabakat-ı seb'asına dâir, bâzı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnet'in mizaniyle tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddi vaziyetten ibâret değildir. Meselâ, demişler: "Bir tabaka-i Arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var." Halbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mâna ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhda küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâli şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhânilerinde, Arz'ın tabakalarından bâzılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur; fakat âlem-i misâl sureten âlem-i maddiye benzediği için, iki âlemi memzuç görüyorlar; öyle tâbir ediyorlar. Alem-i sahveye döndükleri vakit, mizansız olduğu için, meşhudatlarını aynen yazdıklarından hilâf-ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücud-u misaliyeleri onda yerleşir. Öyle de: Alem-i maddinin bir senelik mesafesinde, binler sene vüs'atında vücud-u misâli ve hakaik-ı mâneviye yerleşir.HATİME : Şu mes'eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şuhud, derece-i imân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yâni: Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyatı, verâset-i nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur'ana ve vahye, gaybi fakat sâfi, ihâtalı doğru hakaik-ı imâniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedatın mizânı: Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i Muhakkikînin kavanin-i hadsiyeleridir. M.) |
| NA-HUDA: | f. Allah'tan korkmaz. * Gemi kaptanı. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| HUDABİN : | Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan. |
| HUD : | (Hâid. C.) Büyüklük. * Çok hürmet. * Bir Peygamber ismi. Rıfk, sükun ve vakar ile muttasıf olduğu için bu Peygambere Hud ismi verilmiştir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmiştir. Nuh tufanından sonra Yemen diyarında Hadremud civarında Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönderilen Peygamber Hud (A.S.) idi. |
| HUBB-U CAH : | Makam ve mansıb sevgisi. |