Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
HUR: Noksan, eksik.
HUR': (C.: Hurü') Kuş tersi, necis.
HUR: f. Güneş, şems.
HUR: f. Güneş.
Yiyecek şey.
HUR: f. Güneş, şems.
HUR: (Ahver. C.) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar.
Cennet kızları, huriler.
HUR-İ ÎN: Cennet'te âhu gözlü çok güzel kızlar. (Bak: Huri)
HURA': Devenin delirmesi.
HURAC: Tıb: Bedenin çeşitli yerlerinde çıkan çıbanlar.
HURACE: Çıban.
İrinlenme.
HURAFAT: (Hurafe. C.) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler.
HURAFE: Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye.
HURAFE-VARÎ: f. Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş.
HURAK(A): Kav dedikleri nesne.
Tuzluk.
HURAN: (Hur. C.) f. İri gözlü.
Cennet kızları.
HURAŞE: Ufak parça, küçük şey.
HURBE: (C.: Hureb) Kalça kemiğinin deliği.
Her yuvarlak delik.
HURC: Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında en lüzumlu eşyayı içlerine doldurup pencereden atmak suretiyle kurtarma işlerinde kullanılmak üzere konaklarda da bulundurulurdu. (O.T.D.S.)
HURC: Uzun dişi deve.
HURCÜL: Uzun.
HURD: f. Küçük. Ufak. İnce.
Kırık.
Ehemmiyetsiz, önemsiz.
HURD: (Hurdenî) f. Yiyecek, azık.
HURD U HÂB: Yiyecek ve uyku.
HURDA: (Bak: Hurde)
HURDE: f. Bir şeyin küçüğü, ufağı.
Ufak şey, ufak parça. Ufak ve kırıntıdan ibaret olan.
Pek ince ve küçük.
HURDE-HÂŞ: f. Param parça, kırık dökük.
HURDE: f. Yenilmiş.
HURDEBÎN: (Hurde-bîn) Mikroskop. Çok küçük, ufak şeyleri, mikropları gösteren âlet.
HURDE-BÎNANE: İnceden inceye. Kılı kırk yararak.
HURDE-BÎNÎ: Gözle görülmeyecek derecede küçük. Mikroskopik.(Gözle görülmeyen hurdebinî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsar-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor. İşte hiç mümkün müdür ki; bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın ziruh ve zişuurlarla dolu olmasın...S.)
HURDEDAN: f. Nükteleri ve incelikleri anlayan, bilen.
HURDEDANÎ: f. Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse.
HURDEFURUŞ: f. Ufak tefek şeyler satan kimse.
HURDEGİR: f. Sözün içinde tenkid edilecek noksan arayan.
HURDENGÂH: f. Yemek odası.
HURDENÎ: f. Yiyecek şey.
HURDEŞİNAS: f. Dikkatli. İncelikleri ve nükteleri anlayan.
HURDE TEZYİNAT: Tezhibde küçük süsleme motiflerine verilen genel isim.
HURDEVAT: f. Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat.
HURDSAL: f. Genç. Yaşı küçük.
HURD Ü MÜRD: f. Parça parça. Ufak tefek kimse.
HURF: Üzerlik tohumu.
HURFE: Mahrumiyet, mahrumluk. Bedbaht oluş.
HURFE: Bir yere toplanmış yemiş.
Baklet-ül hamkâ otu.
HURFET-ÜL CENNET: Cennet bahçesi.
HURİ: (Ahver ve Havrâ kelimelerinin C.) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları. (Bak: Hur - Hur-i în) (Sual: Ehadiste denilmiş: "Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor." Bu ne demektir? Ne mânası var? Nasıl güzelliktir?Elcevab: Mânası pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemal, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa, yeter. Halbuki: Güzel, hayatdar, revnakdar, bütün kışırsız lüb ve kabuksuz iç olan cennette; göz gibi bütün insanın duyguları, lâtifeleri cins-i lâtif olan hurilerden ve huriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer lâtifenin medar-ı zevki olduğunu hadis işaret ediyor. Evet, "Hurilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi" tâbiriyle hadis-i şerif işaret ediyor ki: İnsanın her ne kadar hüsün perver ve zevk-perest ve zinete meftun ve cemale müştak duyguları ve hassaları ve kuvaları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ud edecek, maddi ve mânevi her nevi zinet ve hüsn-ü cemale huriler câmidirler. Demek, huriler Cennet'in aksam-ı zinetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmiyecek surette giydikleri gibi; kendi vücudlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemalin aksamını gösteriyorlar. S.)
HURİYE: Huri gibi.
HURK: Akılsız, bilmezlik.
Dehşet, şiddet.
HURKA: Yanmak.
Hararet.
Yanık çıban.
HURKAT: Cehalet, câhillik, akılsızlık, bilmezlik.
İçerisinde 'HUR' geçenler
AB-I HURDENÎ: İçme suyu. İçilir su.
AB-HURDE: f. Su içen.
AHUR: f. Ahır, dam.
AHURİ: f. Hardal.
ÂLEM-İ ZUHUR: Görünen âlem, şahâdet âlemi, şu anda içinde yaşadığımız âlem.
AŞTÎ-HÛRE: f. Barış ziyafeti.
BAHUR: Çok sıcak. Çok sıcaklık.
BAHÛR: Sıcakta yerden yükselen buhar. * Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.
BAHÛRDÂN: f. İçinde tütsü yakılan kap.
BEHUR: Tütsü. (Dilimizde buhur şeklinde kullanılır)
BERHÛR: f. Pay, nasib, hisse.
BUHUR: Tütsü. (Bak: Bahur)
BUHUR-DÂN: f. Tütsülük.
BUHUR: (Bahr. C.) Denizler.
BÜHUR: Büyük emir.
BÜHUR: Işıklı, nurlu, aydınlık.
CAMİ-ÜL HURUF: Kitap te'lif eden, müellif, yazar.
CUMHUR: Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.
CUMHUR-U AVAM: Halk tabakası.
CUMHUR-U MUHADDİSÎN: Hadis alimleri sınıfı.
CUMHUR-U MÜ'MİNÎN: İmanlılar sınıfı.
CUMHUR-U NÂS: İnsanların ekserisi, halk kalabalığı.
CUMHUR-U ULEMÂ: Âlimler cemaatı. Âlimler sınıfı. (Bir fikre dâvet cumhur-u ulemânın kabulüne vâbestedir, yoksa dâvet bid'attır, reddedilir. Mek.)
CUMHURİYET: Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç tatbik şekli vardır.1- Parlementer hükûmet: Hükûmeti meclisler karşısında bağımsız sayan şekil.2- Meclis hükûmeti: Hükûmeti meclise bağlı sayan şekil.3- Başkanlık hükûmeti: Devlet ve hükûmet başkanı aynı kişidir ve halk tarafından seçilir. Hükûmeti başkan kurar, başkan değiştirir. Başkan meclislere karşı bağımsızdır. (Amerika'daki gibi.) (Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?Ben de dedim: Yaşlı mahkeme reisinden başka daha siz dünyaya gelmeden ben dindar bir Cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara veriyordum, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. Benden sordular, ben dedim: Bu karıncı ve arı milletleri Cumhuriyetçidirler. Cumhuriyetperverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara veriyorum. Sonra dediler: Sen selef-i sâlihine muhalefet ediyorsun? Cevâben diyordum: Hülefâ-i Râşidîn hem halife hem Reis-i cumhur idiler. Sıddık-ı Ekber (R.A.) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahâbe-i kirama elbette Reis-i Cumhur hükmünde idi. Fakat, mânâsız isim ve resim değil, belki, hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar Cumhuriyetin reisleri idiler. Ş.)(Cumhuriyet ki: Adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. H.)
CUMHURİYET-PERVER: f. Cumhuriyetçi, cumhurcu.
CUMHUR REİSİ: Cumhuriyetle idâre olunan memleketlerde Devlet Reisi.
CUŞ U HURUŞ: f. Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma.
CÜMHURE: İçi boş kemik.
DAHR (DUHUR): Sürmek. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Horluk.
DİL-HURREM: f. Neş'eli, gönlü sevinçli.
DUHUL Ü HURUC: İçeri girip çıkma.
DUHUR: Def'etme, çıkarma, kovma, uzaklaştırma.
DUHUR: Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik.
DÜHÛR: Devirler, zamanlar. Dünyalar.
EBHUR: (Ebhar) (Bahr. C.) Denizler, bahrlar.
EBHUR: (Bahur. C.) Buharlar. Buğular.
EŞHÜR-ÜL HURUM: İslâmiyetten evvel Arab kabileleri arasında vuruşmanın ve muharebenin haram kılındığı Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb ayları.
EYYAM-I BAHUR: Ağustos ayının ilk yedi günü.
FAHUR: Çok övünen, çok iftihar eden. Mütekebbir. Tekebbür ve taazzum edici.
FAHUR: Bir fesliğen cinsi.
FAHURANE: f. Kendini beğenerek. Kendini medhederek. Çok övünerek.
FEHUR: Fahirlenen, övünen. * Nazlanan. * Büyük nesne. * Büyük deve.
FERAHUR: f. Uygun, lâyık, münasib.
FERİH FAHUR: Sevinçli olarak, iftihar ederek.
ÇERB-AHUR: f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
GALAT-I MEŞHUR: Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib.
GUŞ-HURDE: f. Kulağı bükülmüş, terbiye edilmiş.
HABER-İ MEŞHUR: Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)
HADÎS-İ MEŞHUR: (Bak: Meşhur)
HAS AHUR: Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
HUR' : (C.: Hurü') Kuş tersi, necis.
HUBB-U CAH : Makam ve mansıb sevgisi.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...