Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
KÂH: f. Saman. Saman çöpü.
KÂH: f. Köşk, kasır.
Tek oda. Bir gözlü oda.
Yüksek binâ.
KAH: Sultan.
KAHA: Ev ortası, saha.
KAHAL: Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
KAHAME: İlerlemiş yaşlılık.
KAHB: Yaşlı, ihtiyar.
Büyük dağ.
KAHBA (KAHBE-KUHBE): Kırmızısı çok olan beyaz nesne.
KÂHBAN: f. Harman bekçisi.
KAHBE: Namussuz kadın. Fâhişe.
Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.
KAHD: Koyunun beyaz kuzusu.
Açılmamış nergis.
KÂHDAN: f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
KAHDE: (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.
KAHF: Kap içindeki suyun tamamını içme.
KÂHGİL: f. Samanlı sıva çamuru.
KAHHAR: Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHİF: Şiddetli yağmur.
KÂHİL: Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİN: Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı.
Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.)
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KÂHİNE: Kadın kâhin.
KAHİR: (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen.
Zorlayan. Mecbur eden.
KAHİR-ÜL EŞRÂR: Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHİR-ÜS SÜMUM: Panzehir.
KAHİT: Şiddetli kıtlık olan sene.
KAHİZ: Müşkil, zor nesne.
KAHKAHA: Yüksek sesle ve çokça gülme.
KAHKAHAZEN: f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen.
KAHKAHA': Öldürücü bir yılan.
KAHKAR: Taş.
KAHKAR: Katı, sert, sağlam taş.
KAHKARA: Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KAHKARÎ: Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
KAHKARİYE: Geri dönme. Rücu'.
KAHL: Göze sürme çekmek.
KAHL (KUHUL): Kurumak.
KAHL: Zemmetmek.
Nimete nankörlük etmek.
KAHLESE: Yuvarlak baş.
KAHM: (Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak.
KAHPE: (Bak: Kahbe)
KAHR: Zorlama. Cebir.
Ezme. Mahvetme.
Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme.
Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal)
KAHR-I DEHR: Dünyânın ve zamanın kahrı.
KAHR-I HİDDET: Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.
KAHR: Yaşlı, ihtiyar kişi.
Yaşlı at.
Yaşlı deve.
KAHRAMAN: (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır.
Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi.
İş buyuran, hüküm sâhibi.
KAHRAMANAN: (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
KAHRAMANANE: f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
KAHRAMANÎ: f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
İçerisinde 'KÂH' geçenler
ABDULKAHİR-İ CÜRCANÎ: (Bak: Cürcanî)
EKAHİ: (Ukhuvan. C.) Papatyalar, papatya çiçekleri.
ERKAH: (Rükh. C.) Rükhler, sığınılacak yerler, sığınaklar, siperler.
EŞKAH: Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).
FAKAHAT: El ayası.
FAKAHET: Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak. (Bak: Fıkıh)
FAKAHETLÛ: Evvelce müftüler hakkında kullanılmış olan resmî bir lâkab.
FAKKAH: Ezhar otunun çiçeği.
FEKAHE: Latife etmek, şaka yapmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
FEKAHET: (Bak: Fakahet, Fakih)
FEKAHET: Lâtifecilik, şakacılık.
FUKAHA: (Fakih. C.) Fakihler. Fıkıh âlimleri. (Bak: Fıkıh)
FÜKAHET: (C.: Fükâhât) Hoşa giden söz, lâtife, şaka, mizah.
HANKAH: (Bak: Hangâh)
HARKAHE: Koyuncuların kara evi.
İFKAH: Öğretme.
İKAHE: Düşmana üstün gelme, galibiyet.
İLKAH: Döllenmek. Döllemek. Gebe bırakmak. Aşılamak. * Tıb: İki ayrı cins hücrenin birleşmesi.
İLKAHAT: (İlkah. C.) İlkahlar, döllemeler, gebe bırakmalar.
İNKÂH: (Nikâh. dan) Nikâh etme veya edilme.
İNTİKAH: Kemikten ilik çıkarma.
İNTİKAH: İyi bir haber veya söz işitip sevinme. * Zayıflama, kuvvetsizleşme.
İRKÂH: İnanma, itimad etme, güvenme. * Sığındırma, dayandırma.
İSTİNKÂH: Araştırma. Ağız koklama.
İSTİNKÂH: (Nikâh. dan) Bir kadını nikâhla alma, nikâhlamak isteme.
KAHA: Ev ortası, saha.
KAHAL: Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
KAHAME: İlerlemiş yaşlılık.
KAHB: Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ.
KAHBA (KAHBE-KUHBE): Kırmızısı çok olan beyaz nesne.
KÂHBAN: f. Harman bekçisi.
KAHBE: Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.
KAHD: Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis.
KÂHDAN: f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
KAHDE: (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.
KAHF: Kap içindeki suyun tamamını içme.
KÂHGİL: f. Samanlı sıva çamuru.
KAHHAR: Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.
KAHHARANE: Kahharcasına. Kahredercesine.
KAHİF: Şiddetli yağmur.
KÂHİL: Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
KÂHİLANE: f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
KÂHİN: Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.)
KÂHİNANE: f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
KÂHİNE: Kadın kâhin.
KAHİR: (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.
KAHİR-ÜL EŞRÂR: Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.
KAHİR-ÜS SÜMUM: Panzehir.
KAHİT: Şiddetli kıtlık olan sene.
KAHİZ: Müşkil, zor nesne.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
KAHA : Ev ortası, saha.
KA' : (C.: Akva') Düz yer.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...