Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| KÛS: | f. Kös. Eskiden muharebelerde deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul. |
| KÛS-İ GAZA: | Savaş davulu. Muharebe kös'ü. |
| KUSA: | Zayıflık. Nâhiye. |
| KUSAKIS: | Çok acı olan sarmısak. |
| KUSALE: | Buğday ve arpa kesmiği. |
| KUSAME: | Kassamlara verilen taksim ücreti. |
| KUSARA: | İsteğin ve arzunun son derecesi. |
| KUSARE: | Hususi hücre. Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte. |
| KUSAS: | Saçın önünde ve ardında nihayeti. |
| KUSASA: | Tırnak kırpıntısı. Az miktar, az şey. |
| KUSB: | (C: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak. |
| KUSBE: | (C: Kuseb) Göden bağırsak. |
| KUSE: | f. Köse. |
| KUSEC: | f. Köse. |
| KUSEYBE: | Bronşcuk. |
| KUSEYRA: | İyeği kemiklerinin altındaki kemik. |
| KUSFEND: | f. Koyun. |
| KUSKUS (KUSKUSA): | (C: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek. |
| KUSLUB: | Kuvvetli, dayanıklı, sağlam. |
| KUSRE: | Yakın, karib. |
| KUSSA: | Alın saçı. |
| KUSSABE: | (C: Kısâb) Kamış boğumu. Düdük. |
| KUSSAS: | Bir demir madeninin adı. |
| KUSS İBN-İ SAİDE: | İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir din üzere olacağını müjdelemiştir. (K. En. Sh. 61) |
| KUST: | Topalak dedikleri ot. |
| KUSTAR (KISTÂR): | Kesedar. Sarraf. Tüccar, tâcir. Mizan, ölçü. Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse. |
| KUSTAS: | Büyük terazi. |
| KUSU: | Uzaklık, ırak olmaklık. Son olmaklık. |
| KUS'UL: | Yaramaz, leim, lânet edilen kimse. Kurt eniği. |
| KUSUR: | Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik. Cem' olmalar. Pahalanmak. Eksilmek. Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması. Bereketlenmek. İmtina', âciz olmak. Bir hesabın üstü. Artan kısım. (Kasr. C.) Kasırlar. Saraylar. Köşkler.(Şeytanın mühim bir desisesi : İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. $ sırriyle, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan , $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.) |
| KUSUR-İ CİNAN: | Cennet'teki köşkler. |
| KUSURE: | Acizlik, güçsüzlük. |
| KUSUT: | Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek. Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek. |
| KUSVA: | Son derecede bulunan. Son, nihayet. Son sınır. Erişilecek olan en son nokta. |
| İçerisinde 'KÛS' geçenler | |
| AKUSTİK: | Fr. Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi. |
| BÎ-KUSUR: | f. Eksiksiz, kusursuz, tam, mükemmel. |
| FAKS (FEKUS): | Ölmek. * İfsat etmek. |
| FAKUS: | Hıyar. * Kavun. |
| FEYLEKUS: | Fil kulağı dedikleri büyük yassı yapraklı ot. |
| HADD-İ KUSVA: | Son derece. Son had. |
| HURKUS: | Pire gibi bir böcek (Az olarak kanatlanır uçar). |
| İSTİ'FA-YI KUSUR: | Özür dileme. |
| İ'TİRAF-I KUSUR: | Kusurunu söyleme, itiraf etme. |
| KISRA (KUSÂRE): | Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları. |
| KURKUS: | Geniş, bol, vâsi. |
| KÛS-İ GAZA: | Savaş davulu. Muharebe kös'ü. |
| KUSA: | Zayıflık. * Nâhiye. |
| KUSAKIS: | Çok acı olan sarmısak. |
| KUSALE: | Buğday ve arpa kesmiği. |
| KUSAME: | Kassamlara verilen taksim ücreti. |
| KUSARA: | İsteğin ve arzunun son derecesi. |
| KUSARE: | Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte. |
| KUSAS: | Saçın önünde ve ardında nihayeti. |
| KUSASA: | Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey. |
| KUSB: | (C: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak. |
| KUSBE: | (C: Kuseb) Göden bağırsak. |
| KUSE: | f. Köse. |
| KUSEC: | f. Köse. |
| KUSEYBE: | Bronşcuk. |
| KUSEYRA: | İyeği kemiklerinin altındaki kemik. |
| KUSFEND: | f. Koyun. |
| KUSKUS (KUSKUSA): | (C: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek. |
| KUSLUB: | Kuvvetli, dayanıklı, sağlam. |
| KUSRE: | Yakın, karib. |
| KUSSA: | Alın saçı. |
| KUSSABE: | (C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük. |
| KUSSAS: | Bir demir madeninin adı. |
| KUSS İBN-İ SAİDE: | İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir din üzere olacağını müjdelemiştir. (K. En. Sh. 61) |
| KUST: | Topalak dedikleri ot. |
| KUSTAR (KISTÂR): | Kesedar. Sarraf. * Tüccar, tâcir. * Mizan, ölçü. * Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse. |
| KUSTAS: | Büyük terazi. |
| KUSU: | Uzaklık, ırak olmaklık. * Son olmaklık. |
| KUS'UL: | Yaramaz, leim, lânet edilen kimse. * Kurt eniği. |
| KUSUR: | Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik. * Cem' olmalar. * Pahalanmak. *Eksilmek. * Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması. * Bereketlenmek. * İmtina', âciz olmak. * Bir hesabın üstü. Artan kısım. * (Kasr. C.) Kasırlar. Saraylar. Köşkler.(Şeytanın mühim bir desisesi : İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. $ sırriyle, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan , $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.) |
| KUSUR-İ CİNAN: | Cennet'teki köşkler. |
| KUSURE: | Acizlik, güçsüzlük. |
| KUSUT: | Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek. * Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek. |
| KUSVA: | Son derecede bulunan. * Son, nihayet. * Son sınır. Erişilecek olan en son nokta. |
| LEBKUS: | Mürr denilen acı Yemen zamkının adı. |
| MA'KUS(E): | Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz. |
| MA'KUSEN: | Ters olarak, aksine, zıddına olarak. |
| MA'KUSEN MÜTENASİB: | Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı. |
| MA'KUSİYET: | Terslik, zıdlık, aksilik. |
| MENKUS: | (Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| KÛS-İ GAZA : | Savaş davulu. Muharebe kös'ü. |
| KUAL : | Üzüm çiçeği. |