Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
KAB: Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar.
KAB-I KAVSEYN: İmkân ve vücub ortasında bir makam.
İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.)
KAB': Seyahat edip gezmek.
Nefesi tutulmak.
Atın burnu içinden çıkan hırıltı.
KABA': (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.
KABA-YI ÂHENİN: Demirden yapılmış elbise. Zırh.
KABAÇE: f. Entari. Hafif giyecek.
KABADAYI: Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.)
Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.
KABAHÂT: (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
KABAHAT: Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
KABAİH: (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
KABAİL: (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
KABAİL-İ ARAB: Arap kabileleri.
KABAKULAK: Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.
KABALE: Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet.
Toptan, götürü ile yapılan satış.
Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
KABAS: Ciğer hastalığı.
Yüksek ve kalın.
Hafiflik.
Neşat, sevinç.
KABA'SER: (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu.
Deniz canavarlarından bir canavar.
KABATÎ: (Kıbtî. C.) Çingeneler.
KABAZA: Hız. Sür'at.
KABB: İnce belli olmak.
Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi.
Makara ortasındaki ağaç.
KABBA: İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)
KABBAN: Büyük terazi, baskül.
KÂBBE: Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.
KABBE: Yağmur damlası.
Gök gürlemesi.
KABCE: (C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.
KABE: Usanmak, bıkmak.
Kırılmak.
KABE: Yumurta.
KABELE: (C.: Kıbel) Göz boncuğu.
KABES: Ateş parçası.
Ateş şulesi.
Öğretmek.
Öğrenmek.
KABET: Kederli ve ıztırablı olma.
KABINA SIĞMAMAK: t. Sabırsızlık, acelecilik.
Şişmanlamak.
KABIZ: Kabzeden, tutan.
KABIZ-I ERVAH: Ruhları kabzeden Hz. Azrail.
KABIZ-I MÂL: Tahsildar.
KABİA: Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.
KABİH: (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
KABİH-ÜL VECH: Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.
KABİHA: (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.
KÂBİ': Dolu kap.
KABİL: Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.
KABİL-İ EMÂNET: İnsan.
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH: Gebeliği mümkün olmayan.
KABİL-İ HİTAB: Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.
KABİL-İ İNKİSAR: Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.
KABİL-İ KIYAS: Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.
KABİL-İ NESH: Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan.
KABİL-İ TEMYİZ: Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar.
KABİL: Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden.
Sınıf, nevi, soy.
Kefil.
Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.
KABİLE: Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.
KABİLE: Kadın ebe.
Kabul edici.
Ses alıcı.
KABİLİYET: Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü.
İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.
İçerisinde 'KAB' geçenler
ADEM-İ KABUL: İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)
AHKAB: Yabani eşek.
AHKAB: Uzun zamanlar.
AHZ U KABUL: Alıp kabul etmek.
AHZ Ü KABZ: Kendine mal etme.
AKAB: Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
A'KAB: (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
AKABE: (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi. * Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan dar bir körfezin ismi.
AKABE BİATI: Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.
AKAB-GİR: f. Peşe düşen, kovalıyan.
AKABİNDE: Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
AKAB-REV: f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
ALÂKABAHŞ: f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
ASAGİR Ü EKÂBİR: f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
ASKABE: Küçük salkım.
ATEH KABL-EL MİÂD: Erken bunama.
AZM-İ AKAB: Tıb: Ökçe kemiği.
BEDEL-İ RAKABE: Huk: Kölenin sahibi tarafından azad edilmesi için, şahsı yerine geçen kıymeti veya nefsi karşılığında vermeyi kabullendiği ıtk veya kitabet akçesi.
BİLMUKABELE: Karşılıklı. Karşılık olarak. Mukabil olarak.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DÂR-ÜL İKAB: Cehennem. Çok azab çekilen yer.
DER-AKAB: f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART N: Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
EKABB: İnce belli.
EKÂBİR: (Ekber. C.) En büyükler. Pek büyükler. Devlet ricali. Rütbece büyük olanlar.
EKÂBİR-İ ULEMÂ: En büyük âlimler, en büyük İslâm âlimleri. Âlimlerin en ileri derecede olanları.
ELKAB: (Lakab. C.) Lakablar, namlar. Rütbe ve makam sahiblerinin derecelerine göre söylenen ve çok zaman hürmet ifâde eden isimler.
ERKAB: Boynu kalın olan adam veya arslan.
ERKABAN: Uzun boyunlu.
ESKAB: Delmek. * Ateş yakmak.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
GAYR-I KABİL: Mümkün ve kabil değil, imkânsız. Mümkün olmayan, olamaz.
GİRAN-RİKAB: f. Ciddi ve vakur kimse. * Harpte düşmana saldıran, azimli kişi.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
GÜL-NİKAB: f. Yüzü gülle örtülü, pembe yüzlü.
GUŞ-İ KABUL-İ CAN: Candan kabul ile dinlemek.
HÂFİR-İ KABR: Mezar kazan, mezarcı.
HALKABEGUŞ: f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir.
HALKABEND: f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma.
HAŞV-İ KABİH: Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı.
HIKAB: Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar.
HİKKAB: Uzun boylu, büyük karınlı kişi.
HİSS-İ KABL-EL VUKU': Bir şeyi vukuundan önce hissetmek.
HOKKABAZ: Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi. * Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse.
HÜSN-Ü KABUL: İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek.
İHAM-I KABİH: Edeb ve terbiye dışı anlamı bilerek kullanma. Sözü edeb ve terbiyeye aykırı bir mecazî mânâya getirme.
İHKAB: Arkası kesilme.
İKAB: Şiddetli azab, eziyet, ceza.
İNSİKAB: Delinme.
İNSİKAB-I LÜ'LÜ': İncinin delinmesi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
KAB-I KAVSEYN : İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.)
KA' : (C.: Akva') Düz yer.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...