Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
KAF: Ufuk.
karfinin ismi.
Bir dağ adı.
KAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.
KAF'A: Yumuşak kuru ot.
Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.
KAF'A: Yağcılar tokmağı.
Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.
KAFA: (C.: Akfâ) Baş. Kafa.
Ense, arka.
Akıl, zekâ, anlayış.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan.
Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KAFAR: Katıksız ekmek.
KAFAVE: Sütten yapılan azık.
KAFAVÎ: Kafa ile alâkalı.
KAFD: Bileğin eğri olması.
KAFDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFEDAN: Attarların eczâ koydukları kese veya torba.
KAFENDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFER: Zayıf ve etsiz olmak.
KAFES: Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.
KAFF: Parmak arasına birşey gizlemek.
Ot kurutmak.
KAFFAF: Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.
KAFFAL: Çilingir. Anahtarcı.
KAFFAN: Büyük terazi.
KÂFFE: Hep. Bütün. Cümle.
KÂFFE-İ EF'AL: Bütün işler.
KÂFFE-İ EFRÂD: Bütün fertler.
KÂFFETEN: Bütünü. Hepsi birden.
KAFH (KIFÂH): Başa vurmak.
İçi boş olan şeyi vurmak.
KÂFİ: Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
KAFÎ: Birine uyup peşinden giden.
KAFÎL: Kuru ağaç.
Parça parça olmuş ot.
Kamçı. Bir otun adı.
KÂFİL: Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.
KAFİLE: (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAFÎNE: Kafasından kesilen koyun.
KÂFİR: Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.)
KÂFİR-İ Nİ'MET: Nankör. Nimeti inkâr eden.
KÂFİRANE: f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
KÂFİRÛN: Kâfirler.
KÂFİRÛN SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.
KAFÎR: Hayvan tersi.
KAFİYE: Tâbi olan şey.
Herşeyin son tarafı.
Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)
KAFİYEPERDÂZ: f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.
KAFİYEPERESTLİK: Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.
KAFİYESENC: f. Kafiye dizen. Nâzım, şair.
KAFİZ: (C: Kufzân-Akfize) Ölçek.
KAFKAF: şahtere otu.
KAFKAF: şarap, hamr.
KAFKAFE: Titremek, titretmek.
KAFN: Kafa.
KÂF-NUN TEZGÂHI: (Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir.
KAFR: Arz. Çöl. Beyâban.
KAFS: Zorla birşey almak.
Gadap, hiddet.
Mevt, ölüm.
KAFS: Sıçramak.
Hafiflik.
Sevinç, neşat.
Hayvanın ayaklarını bağlamak.
İçerisinde 'KAF' geçenler
AHKAF: (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
AHKAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
CANŞİKÂF: f. Can yaralayıcı, can yırtıcı.
CİĞER-ŞÜKÂF: f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren.
DİL-ŞİKAF: f. Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı.
EKKAF: Eğerci, semerci.
ESKAF: Uzun boylu, iri kimse.
EVKAF: (Vakıf. C.) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar. (Bak: Vakıf)Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen batı tarihçileri vakıf kuruluşlarına hayran kalmışlar ve kendi ülkelerinde bunun örneklerini kurmaya başlamışlardır. Amerika'da kurulmuş önemli vakıflar hâlen vardır. Vakıf müessesesini komünizme karşı çok mühim bir set olarak görmektedirler. Atalarımızın bu hayır kuruluşlarının bugün memleketimizde takdir edilmesi ve ihmâl edilmemesi gereklidir.
EVKAF-I HÜMAYUN: Tar: Padişahların ve onlara mensub olan kişilerin bıraktıkları vakıflar.
EVKAF-I MAZBUTE: İdaresi Evkaf Nezareti'ne ait olan vakıflar.
ÇİRKÂF: f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
HARKAFA: (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı.
İKAF: (Vakf. dan) Vakfetme, malını vakıf şekline koyma. * Bir işten vaz geçme, durdurma.
İKAF: Palan.
İSTİ'KAF: Bir yere kapanma. Bir yerde kendini hapsetme.
İSTİNKÂF: Kabul etmemek. Çekimser kalmak.(İşte ey insan! Eğer yalnız O'na abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen, âciz mahlukata zelil bir abd olursun! S.)
İ'TİKÂF: Bir şeye devam etmek. * Ist: Bir yere çekilip yalnız ibadetle meşguliyet. Hususan Ramazanın son on gününde, mescidlerde ve buna benzer yerlerde kalıp, ibadet, ilm-i iman ve Kur'an, evrad ve ezkâr gibi ibadetlerle meşgul olmak. Böyle bir kimseye "Mu'tekif" denir.
KAF SURESİ: Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.
KAF'A: Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.
KAF'A: Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.
KAFA: (C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış.
KAFADAR: f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
KAFAR: Katıksız ekmek.
KAFAVE: Sütten yapılan azık.
KAFAVÎ: Kafa ile alâkalı.
KAFD: Bileğin eğri olması.
KAFDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFEDAN: Attarların eczâ koydukları kese veya torba.
KAFENDER: Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
KAFER: Zayıf ve etsiz olmak.
KAFES: Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.
KAFF: Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak.
KAFFAF: Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.
KAFFAL: Çilingir. Anahtarcı.
KAFFAN: Büyük terazi.
KÂFFE: Hep. Bütün. Cümle.
KÂFFE-İ EF'AL: Bütün işler.
KÂFFE-İ EFRÂD: Bütün fertler.
KÂFFETEN: Bütünü. Hepsi birden.
KAFH (KIFÂH): Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.
KÂFİ: Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
KAFÎ: Birine uyup peşinden giden.
KAFÎL: Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı.
KÂFİL: Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.
KAFİLE: (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
KAFİLE-SÂLÂR: f. Kafile reisi. Kafile başı.
KAFÎNE: Kafasından kesilen koyun.
KÂFİR: Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.)
KÂFİR-İ Nİ'MET: Nankör. Nimeti inkâr eden.
KÂFİRANE: f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
KAF SURESİ : Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.
KA' : (C.: Akva') Düz yer.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...