Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
KARA': (Kar'. C.) Su kabakları.
Gülsuyu kapları.
KARA': Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık.
Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.
KARA: (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı.
Su ile karışmış süt.
KARA: (C.: Ekrâ) Arka.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya.
Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
KARABET: Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
KARABET-İ KALB: Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.
KARABET-İ NESEBİYYE: Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.
KARABET-İ SIHRİYYE: Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.
KARABİN: (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
KARABORSA: Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
KARAFİ: (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
KARAH: (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
KARAİB: (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.
KARAİN: (Karine. C.) Karineler, ip uçları.
KARAKTER: yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
KARAMİL: Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
KARAN: Mekke arzı.
KARANFUL (KARANFÜL): Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
KARANİTIS: Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
KARANTİNA: İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir.
Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer.
Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.
KARAR: Değişmez hâle gelmek.
Sabit ve sakin olmak.
Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
Gitmeyip kalmak.
Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
Dolanmak.
Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
KARAR-I KAT'Î: Dâvâyı neticelendiren kesin karar.
KARAR-I SERİ: Acele karar, seri karar.
KARARDÂDE: f. Durgun hâle gelmiş.
İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
KARARET: Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
Düz yuvarlak yer.
KARARGÂH: f. Karar verilen yer. Karar yeri.
Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
KARARGİR: f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.
KARARİT: (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
KARARNAME: f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler.
Verilen karârı bildiren yazı.
KARARYAB: f. Karar bulan.
Bir yerde oturup dinlenen.
KARAŞİME: Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
KARATİS: (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.
KARAVANA: Bakırdan yayvan yemek kabı.
Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap.
İnce ve yassı elmas.
Atışta hedefe vuramama.
KARAVOL: f. Karakol.
KÂRAZMA: f. Görgülü, tecrübeli.
İçerisinde 'KARA' geçenler
ADÂLETKÂRANE: f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
AKARAT: (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
BAKARA: İnek. Dişi sığır.
BAKARA SÛRESİ: Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan şeylere perestiş etmesi gibi, gaflet ve dalâletin köklerini kesecek bir külli düsturu, her vakit hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olarak ulvi bir icaz ile beyan eder. Asrımızda hâlâ ineğe tapanların mevcudiyyeti ve bu sureye El-Bakara isminin verilmesi ne kadar mânidâr olduğunu akıl sahiplerine bildirir, ihtar eder...)
BAYKARA: Helâk olma, mahvolma. * Böbürlene böbürlene sallanarak yürüme. * Malı çok olma. * Yırtıcı bir kuş.
BERKARAR: Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
BEYKARA: Kişinin başını sallayarak sür'atle gitmesi.
BÎ-KARAR: Kararsız.
CÂY-I KARAR: Dinlenme, durma yeri.
DÂR-ÜL KARAR: Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül Beka.
DENAET-KÂRÂNE: f. Alçakçasına, alçakça.
DERBAR-I SAADET-KARAR: İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DESİSEKÂRÂNE: f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
EFKAR-I FUKARA: Fakirlerin en fakiri, çok fakir.
FEDAKÂRANE: f. Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette.
FIKARÂT: (Fıkra. C.) Kıssalar, fıkralar, küçük hikâyeler. * Fasıllar, bölümler, kısımlar. * Cümleler, parağraflar. * Omurga kemiklerindeki boğumlar.
FIKARÂT-I ANİFE: Mezkur cümleler, yukarıda geçmiş olan cümleler.
FIKARÂT-I KATANİYE: Tıb: Bel omurları.
FIKARÂT-I LATİFE: Hoş ve lâtif hikâyeler.
FIKARÂT-I MÜNTEHABE: Seçkin hikâyeler.
FIKARÂT-I RAKABİYE: Tıb: Boyun omurları.
FUKARA: (Fakir. C.) Yoksullar, fakirler.
FUKARA-YI SÂBİRÎN: Sabreden ve avuç açmayan fakirler.
FUKARA-PERVER: f. Fakire bakan. Fukarayı koruyan.
GARAZKÂRANE: f. Hased ve düşmanlıkla.
HÂDİM-ÜL FUKARA: Fakirlere hizmet eden.
HERZEKÂRANE: f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça.
HEVESKÂRÂN: (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler.
HİLEKÂRANE: f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi.
HULUSKÂRÂNE: f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla.
HÜKM-İ KARAKUŞÎ: Karakuş hükmü. * Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm.
İ'CAZKÂRANE: f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
İHTİLASKÂRAN: (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
İHTİLASKÂRANE: f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
İHTİYATKÂRANE: f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
İLTİFATKÂRANE: f. İltifat edene yakışır şekilde.
İNAYETKÂRÂNE: f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
İSTİBDADKÂRANE: f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
İSTİHFAFKÂRANE: f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
İSTİ'TAFKÂRANE: f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
İTMİNANKÂRANE: f. İtminan göstermek suretiyle.
İTTİSAFKÂRANE: f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
KAHKARA: Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
KÂMKÂRANE: f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
KANAATKÂRANE: f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
KARA': (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
KARA': Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.
KARABASAN: t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
KARABE: Kırba. Büyük testi.
KARA'BELANE: Karnı büyük, yassı bir böcek.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
KARA' : (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
KAR' (KUR') : (C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat.
KA' : (C.: Akva') Düz yer.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...