Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
KEM: Gr: Ne kadar? Kaç? (Mikdar için soru ifâdesinde kullanılır.) (Farsçada: Çend)
KEM: f. Az, noksan, eksik.
Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk.
Fakir, hakir.
KEMÂ: (Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) "Gibi" mânâsına gelir.
KEMÂ BİŞ: f. Aşağı yukarı. Takriben.
KEMÂ Fİ-L-EVVEL: Evvelki gibi.
KEMÂ Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi.
KEMÂ HİYE: (Kemâ hüve) Onun gibi, nitekim, olduğu gibi.
KEMÂ HİYE HAKKUHÂ: Gereği gibi.
KEMÂ-HÜVE: (Bak: Kemâ hiye)
KEMÂ HÜVE-L-MUTAD: Mutad olduğu ve alışıldığı üzere.
KEMAİN: (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş adamlar.
KEMÂ KÂNE: Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMAKL: (Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh.
KEMAL: Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
Değer, baha.
Fazlalık.
Sıdk ile yapılan güzel iş.
KEMAL-İ DİRAYET: Dirayetin son derecesi.
KEMAL-İ İHTİMAM: Son derece dikkat ve ihtimâm.
KEMAL-İ METANET: Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
KEMAL-İ RAHMET: Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması.
KEMAL-İ VÜSUK: Tam bir itimad ve inanç.
KEMALÂT: (Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.(Mâdem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemalâtın lem'alariyle parlar geçer; o nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî'nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır... S.)
KEMALÂT-PERVER: f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.
KEMAN: f. Yay. Kavis.
Yayı andırır her şey.
Keman.
KEMAN-DÂR: f. Yay tutan, yay tutucu.
KEMANE: f. Keman veya kemençe yayı.
Güreşte bir çeşit oyun.
KEMAN-EBRU: Kaşları yay gibi olan. Keman kaşlı.
KEMAN-GER: f. Yay yapan san'atkâr.
KEMANÎ: f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı.
KEMAN-KEŞ: f. Keman çalan.
Ok atmakta usta olan. Yay çeken.
KEM-ASL: f. Aslı ve nesli bozuk.
KEM-AYAR: f. Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp.
KEMA YENBAGÎ: İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.
KEM-BAHA: f. Kıymetsiz, değersiz, âdi.
KEM-BAHT: f. Tâlihsiz, bahtsız, şansız.
KEM-BİDAA: f. Sermayesi az.
Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş.
KEMC (KEMH): Atı dizgini ile durdurmak.
KEM'E: Yer mantarı.
KEMED: Gam, tasa.
KEMENAN: (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş askerler.
Pusular.
KEMENÇE: f. Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet.
Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti.
KEMEND: f. Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış.
Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip.
Geyik ve benzeri hayvanların yuları.
Güzelin saçı.
KEMER: f. Yay gibi eğik olan yapı.
Bele bağlanan kuşak.
İç çamaşırın bele rastlayan kısmı.
KEMERBEND: f. Kemer bağı.
Kemeri takılmış. Belinde kemer olan.
Mc: Derviş.
KEMERBESTE: f. Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan.
KEMERBESTE-İ UBUDİYET: Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)
KEMERDECE: Yab yab yürümek.
KEMERGÂH: f. Kemer takılan yer. Bel.
KEM-FEHM: Anlayışı kıt. İdrâki az.
KEM GÖZ: Kötü niyetle bakan göz.
KEMGÛ: f. Az konuşan. Az söyleyen.
İçerisinde 'KEM' geçenler
AGLEB-İ HÜKEMÂ: Hakîmlerin çoğu. Hakîmlerin ekserisi.
AHKEM: En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
AHKEM-ÜL HÂKİMÎN: Hükümdarların hükümdarı. Hâkimlerin en hâkimi. Cenâb-ı Hak (C.C.)
AKEM: Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
ÂYÂT-I MUHKEMÂT: Manası kat'i ve açık olan Kur'an âyetleri.
ASÂYİŞ-BERKEMÂL: Rahat ve huzur te'min edilmiş.
BER-KEMAL: f. Mükemmel.
BEYKEM: f. Oda, salon, sofa. * Kasr, köşk.
BİDAYET MAHKEMESİ: Bu tâbir eskiden Asliye Mahkemeleri için kullanılırdı.
DER-KEMİN: f. Pusu bekleyen, pusuda olan.
EBKEM: (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
EBKEMÎ: f. Dilsizlik, dili olmamak.
EBKEM Ü LÂL: Cevapsız bırakmak. Susmak. Dilsiz gibi sükût etmek.
EBKEMİYET: Dilsizlik. Konuşamamazlık.
EKEME: Bayır, yüksekte olan taşlık tepe.
EKULÜ KEMÂ KÂLE: Onun söylediği gibi söylerim (meâlinde.)
EV-KEMA KAL: Söylediği gibi. Söylendiği gibi. * Hadis-i Şerifi lâfzı ile aynen nakletmekte bir hata olmuşsa, mes'uliyetten kurtulmak için bu kelâm söylenir. "Bu naklettiğim hadisin metninde yanlışım varsa Peygamber (A.S.M.) aslında nasıl söylemiş ise aynen onu kastediyorum" demektir.
HADD-İ KEMAL: Olgunluk hâli. Kemalât haddi.
HAKEM: İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden.
HAKEME: (C.: Hakemât) Damak geminin halkası.
HAKEMEYN: İki hakem. * Tar: Sıffîn Vak'asında Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye (R.A.) arasında hakem seçilen Amr İbn-ül As ile Ebu Muse-l Eş'arî.
HEM-ŞİKEM: f. İkiz çocuk.
HİKEM: (Hikmet. C.) Hikmetler.
HİKEMÎ: Hikmet ve düşünceye ait.
HİKEMİYYAT: Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler.
HÜKEMÂ: (Hakîm. C.) Âlimler. Çok bilgili kimseler. (Bak: Feylesof)(Enbiyanın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki; şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebâen gider veya muvakkat, sathî kalır. M.N.)
HÜKEMÂ-İ KADİME: Eski filozoflar.
HÜKEMÂ-İ İŞRAKİYYUN: İşrakiyye mesleğindeki feylesoflar. (Bak: İşrâkiyyun)
HÜKEMÂ-İ MEŞAİYYUN: Aristo felsefesi yolunda olan ve derslerini gezerek veren meşaiyyun filozofları. (Bak: Meşşâiyyun)
İMARET KEMERİ: Eskiden medresenin en güçlü, kuvvetli, kıdemli ve sözü dinlenen talebesi hakkında kullanılır bir tabirdi. Ayrıca bu tabir, medrese talebelerinden iaşe işlerine bakmak üzere bir sene müddetle seçilenler hakkında da kullanılırdı. Bunlar, bellerine kemer taktıkları için bu isim verilmişti.
İŞKEMBE: f. Geviş getiren hayvanların midesinin en büyük kısmı. * Karın.
İTKAN-I MUHKEM: Bütün açıklığıyla bilerek sağlam yapmak.(...Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Mâdem şu biçare, perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevil-hayat ile, zevil-ervah ile ve zevil-idrak ile dolmuştur. Elbette sâdık bir hads ile ve kat'i bir yakîn ile hükmolunur ki: Şu kusûr-u semaviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib zihayat, zişuur sekeneleri vardır. S.)
KÂ'BE-İ KEMALÂT: Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.
KAZİYE-İ MUHKEME: Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir. (Bak: Muhkem kaziyye)
KEKEME: t. Harfleri serbest söyliyemeyip tekrarlayan. Dilinde tutukluk olan.
KEMÂ: (Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) "Gibi" mânâsına gelir.
KEMÂ BİŞ: f. Aşağı yukarı. Takriben.
KEMÂ Fİ-L-EVVEL: Evvelki gibi.
KEMÂ Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi.
KEMÂ HİYE: (Kemâ hüve) Onun gibi, nitekim, olduğu gibi.
KEMÂ HİYE HAKKUHÂ: Gereği gibi.
KEMÂ-HÜVE: (Bak: Kemâ hiye)
KEMÂ HÜVE-L-MUTAD: Mutad olduğu ve alışıldığı üzere.
KEMAİN: (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş adamlar.
KEMÂ KÂNE: Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK: Eskisi gibi, eskisindeki gibi.
KEMAKL: (Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh.
KEMAL: Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş.
KEMAL-İ DİRAYET: Dirayetin son derecesi.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
KEMÂ : (Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) "Gibi" mânâsına gelir.
KE : "Gibi" mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse "sen" zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...