| Kelime | Anlam |
|---|
| LÂN: | f. Hakikatsızlık, vefasızlık. |
| LÂNAZÎR: | Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan. |
| LANDO: | Fr. Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında "Landon" şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır ve gösterişli idi. |
| LÂNE: | f. Yuva, ev. |
| LÂNE-İ HARAB: | Bozulmuş yuva. |
| LÂNE-İ NERMİN: | Sıcak ve yumuşak yuva. |
| LÂNE-İ PEDER: | Baba yuvası. Peder evi. |
| LÂNEGİR: | f. Yuva tutan. |
| İçerisinde 'LÂN' geçenler |
|---|
| ABDULKADİR-İ GEYLANÎ: | (Bak: Geylânî) |
| ÂCİLANE: | f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait. |
| ACULÂNE: | Acele edene yakışır suretde. |
| ÂDİLÂNE: | Adalet sahibi bir adama yakışır surette. |
| ÂKILÂNE: | f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle. |
| AKLAN: | (Bak: Mâile) |
| ALAN: | Orman içinde açıklık, meydan. |
| ALÂNÎ: | Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde. |
| ALÂNİYETEN: | Herkesin önünde, açıkça, alânen. |
| ASELAN: | Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek. |
| ASİLÂNE: | f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık. |
| ASKALÂN: | Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.) |
| AYIKLANMA: | t. (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. Ayıklanma ile tekâmül görüşü tabiatta herşeyin tesadüfle meydana geldiği peşin hükmüne dayanır. Hayatı ve kâinatı tesadüfle açıklamak hem ilmi, hem aklı inkârdan başka birşey değildir. Canlıların bulunduğu çevre şartlarına göre cihazlarla donatılması; onların Hâlık'larının, Rab'lerinin sonsuz merhametini, ilmini ve iradesini gösteren inkâr edilemez delilleridir. Bunlar kör tesadüfün, şuursuz maddenin işleri değildir ve olamaz. Dünyaya bir yavru getiren annenin memelerinden süt gelmesi ve yavrunun kimseden öğrenmeden memeyi arayıp süt emmesini başarması tesadüf mü, yoksa Allah'ın sonsuz merhameti, ilmi ve iradesini göstermez mi? Bunu zerre kadar aklı olan anlamaz mı? |
| BAHÎLÂN: | f. Bahiller, cimriler, tamâhkârlar. |
| BALANİŞİN: | f. Üstte, yukarıda oturan. |
| BEDİH-ÜL BUTLAN: | Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen. |
| BİLANÇO: | ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel. * Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu. |
| BUTLAN: | Haksızlık. Bâtıl olma. Boş ve abes olmak. Hak olmamak. |
| BUTLAN-I HİS: | Ameliyat için bir uzvun hissinin iptâli, duyarsız hâle getirilmesi. |
| BÜLBÜL-İ NÂLÂN: | Ağlıyan bülbül. |
| BÜLBÜLAN: | (Bülbül. C.) Bülbüller. Andelibler. |
| CAHİLANE: | f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. |
| CEHÛLÂNE: | Pek câhilcesine. |
| CEVELÂN: | Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme. |
| CEVELÂN-I DEM: | Kanın vücudda dolaşması. |
| CEVELÂNGÂH: | Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı. |
| CEVLAN: | Şam'da bir dağ. |
| CEYLAN: | Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl. |
| CEZLAN: | Saadetli, mutlu, sevinçli. |
| CİLANGER: | f. Çilingir. |
| CÜLCÜLÂN: | Susam. |
| CÜLCÜLÂN-I HABEŞE: | Beyaz haşhaş. |
| DE'LAN: | Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi. |
| EFDALAN: | Emn ile adâlet. |
| EKMELÂNE: | Ekmel olana yakışacak şekilde. |
| EKSELANS: | Fr. Eskiden bakanlar, elçiler ve cumhurbaşkanları için kullanılan bir ünvan. |
| EKULÂNE: | f. Oburcasına. |
| ETELAN: | Adım birbirine yakın olmak. |
| FA'ALÂNE: | f. Hiç durmazcasına çalışarak. Daima çalışır surette. |
| FELAN: | İnsanlar içinde alem isimlerden kinâye bir isim. |
| FLANDRA: | Harp gemilerinin ve bilumum beylik gemilerin grandi direklerine çekilen ensiz ve uzun şerit sancaklar. |
| GAFİLÂNE: | f. Körü körüne, ihtiyatsızca, dalgınlıkla. Gafilcesine. |
| GALAN: | Çok susayan, çok susamış olan. |
| GAVELAN: | Acı bir ot. |
| GEYLANÎ: | Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuşlar, ruhâni feyze ermişlerdir. Aktab-ı Erbaa'dan sayılır. (R.A.) |
| GULAN: | Tadı ekşi olan ilâçlar. |
| GULANE: | f. Üstün bir gayretle. Yüksek bir himmetle. |
| HACELAN: | Ayağında köstek olan kişinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek. |
| HAMULANE: | f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde. |
| HATT-I BUTLAN: | İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar |
|---|
| LÂNAZÎR : | Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan. |
| LÂ : | Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ "Şeref edeb iledir, neseb ile değildir" sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kid eder. |