Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| LÂT: | İslâmdan önce Arapların Kâbe'de bulunan putlarından biri. |
| LAT': | Yalamak. Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak. |
| LATA': | Dudak içinde olan beyazlık. |
| LAT'A: | Dudaklarının içi beyaz olan kadın. Çok yaşamış, ihtiyar kadın. |
| LATAFE: | Hediye, armağan. |
| LÂTAİL: | Boş, faydasız, abes, mânâsız. |
| LÂTAKNETU: | Ayet-i Kerimeden bir kısım olup: Ümidinizi kesmeyiniz (meâlindedir.) |
| LAT' (LUTÛ'): | Yapışmak. Ulaşmak, varmak. |
| LAT'E: | Alın, cebhe. |
| LATENAHİ: | Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen. |
| LATEŞBİH: | Benzetmeksizin. Benzetmek olmasın. |
| LATH: | Her şeyin azı. Bulaşmak ve karışmak. Birine iftira atmak. |
| LATH: | El ayasıyla vurmak. |
| LATHA: | Leke. |
| LATİF: | Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip. Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden. Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen. Çok lutf edici. Derin, gizli. |
| LATİFE: | Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir) (Bak: Letâif) |
| LATİFE-İ RABBANİYE: | İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir. |
| LATİFEGU: | f. Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen. |
| LATİFEPERDAZ: | f. Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan. |
| LATİFEPERDAZAN: | (Lâtifeperdâz. C.) f. Şakacılar, lâtifeciler. |
| LATÎM: | Babası ve annesi olmayan kişi. Yüzünün bir tarafı beyaz olan at. Yarış atlarının dokuzuncusu. |
| LATÎME: | (C: Letâyim) Misk. Güzel kokular konulan kap. Attarlar pazarı. Güzel kokulu nesneleri götüren deve. |
| LATİN: | Eski Roma civarında iken sonradan genişleyen ve devlet kuran eski bir kavim ismidir. Eski Roma. Şarkta Katolik mezhebinden olanın ismi. |
| LATİNCE: | Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır. |
| LATM: | Karıştırmak. Yapıştırmak. Tokat vurmak. |
| LATMA: | şamar, tokat. |
| LATMAHÂR: | f. Tokat yiyen. Şamar atılan kimse. |
| LATS: | Dövmek. şiddetle basmak. |
| LATT: | (C: Litât) Gerdanlık. Lâzım olmak. İnkâr etmek. Sarkıtmak. Örtmek. |
| LÂTUHSA: | Sayısız. Sayıya gelmez. Hesaplanmaz. |
| İçerisinde 'LÂT' geçenler | |
| ADALAT: | (Adale. C.) Adaleler. |
| ADEM-İ MÜBÂLÂT: | Dikkatsizlik. |
| AHLAT: | (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli. |
| AHLAT-I ERBAA: | İnsan vücudunda varlığı kabul edilen dört unsur veya üsareler. |
| ÂKILÂT: | Akıllı kadınlar. |
| AKÜMÜLATÖR: | Fr. Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz. |
| ÂLÂT: | (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler. |
| ÂLÂT-I BASARİYE: | Gözle alâkalı gözlük, dürbün gibi optik âletler. |
| ÂLÂT-I CÂRİHA: | Yaralayıcı âletler. |
| ÂLÂT-I HARBİYE: | Harb âletleri, silâhlar. |
| ÂLÂT-I KATIA: | Kesici âletler. |
| ÂLÂT-I NARİYYE: | Ateşli silâhlar. |
| ÂLÂT-I RASADİYYE: | Meteoroloji ve astronomi araştırmalarında kullanılan âlet ve cihazlar. |
| ÂLÂT-I TAB'İYYE: | Baskı âletleri. Matbaa levâzımatı. |
| ALATURKA: | İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü. |
| ALEYHİSSALATÜ VESSELAM: | Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır. |
| ASLAT: | Koyu, sahin. |
| AŞK-I EFLÂTUNÎ: | Maddeci olmayan aşk. |
| ATYEB-İ ME'KÜLÂT: | Yiyeceklerin en güzeli. En güzel yiyecekler. |
| BALATER: | f. Pek yüksek, daha yüksek. |
| BELAT: | Döşenmiş taş. * Düzyer. * Köy adı. |
| BENU-L ALLAT: | Baba bir kardeş. |
| CİNS-İ LATİF: | Lâtif ve hoş cins, nev. İnsanlar nev'inde kadın. |
| DELALAT: | (Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar. |
| EDA-YI SALÂT: | Namazı vaktinde kılma. |
| EFLATUN: | Plâton. (M.Ö. 429 - 347) Aristo'nun üstadı, Sokrat'ın talebesi, eski Yunan filozofudur. |
| EFLATUNÎ: | Leylakî ile ergüvanî arasında, hafif mor karışık renk. |
| EFLATUNİYE: | Eflâtuna göre olan felsefe, düşünüş (Plâtonizm). Çok ileri veya parlak devir. |
| ERKÂN-I SALÂT: | Namazın rükünleri. |
| EVKAT-I SALÂT: | Namaz vakitleri. |
| EYALAT: | (Eyâlet. C.) Valilerin idareleri altında olan memleketler, vilâyetler. |
| FALT (FELÂT): | Ansızlık. |
| FAZALAT: | Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler. |
| FELA (FELAT): | (C: Felevât) Sahra, çöl. |
| FELAT: | Sahrâ, çöl. şenliksiz yer. |
| FIKARÂT-I LATİFE: | Hoş ve lâtif hikâyeler. |
| FUZULAT: | Ziyade olup işe yaramayan şeyler. Fazlalıklar. |
| FÜZULAT: | (Bak: Fuzulât) |
| GALAT: | Hata. Yanlış. * Kaideye uymaz söz. |
| GALAT-I BASAR: | Görme duyusunun yanılması. (Meselâ: Su içine batırılmış olan bir çubuğun, kırılmış gibi görünmesi.) |
| GALAT-I MEŞHUR: | Yanlış olduğu hâlde herkes tarafından kullanılan kelime veya terkib. |
| GALAT-I RÜ'YET: | Renk körlüğü. Bir rengi, aslından başka renkte görme. *Görme bozukluğu. |
| GALAT-I TAHAKKÜMÎ: | Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bir mânâda kullanmak.3- Gramere ait kaide hatası yapmak. Meselâ: Zen merde, civân pîre, keman tîrine muhtaçEczâ-yı cihân cümle biri bîrine muhtaçbeytindeki "bîr" kelimesinin hecesi uzatılarak galat-ı tahakkümî yapılmıştır. |
| GALATAT: | Galatlar, hatalar, yanlışlar. |
| GALAT-GÛ: | f. Yalan yanlış söyleyen. |
| GALAT-NÜVİS: | f. Yalan yanlış yazan, yanlış tesbit eden. |
| GALLAT: | (Galle. C.) Mahsuller, zahireler. * El emekleri, çalışmanın semereleri. * Ev kirası gelirleri. |
| GILAF-I LATİF: | Lâtif örtü. |
| GULAT: | (Gali. C.) Dinde, mezhebte çok ileri salâbet gösterenler. * Galeyân edenler. |
| HALAT: | (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| LAT' : | Yalamak. * Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak. |
| LÂ : | Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ "Şeref edeb iledir, neseb ile değildir" sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kid eder. |