Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| LÎKA: | Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek. |
| LİKA: | Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. Yüz, sima, çehre. |
| LİKA-YI ÂFÂK: | Sema. Gökyüzü. |
| LİKAF: | Semer, palan. |
| LİKAH: | (Lükuh. C.) Süt veren dişi develer. |
| LİKAM: | f. Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin. |
| LİKAT: | Tarlada kalan başakları toplama. Hizada olma. |
| LİKAULLAH: | Allah'a kavuşmak. Kıyamet günü, Cennet'te Allah'ı görmek. |
| İçerisinde 'LÎKA' geçenler | |
| ALİKA: | İçine birşey koyacak torba. * Yem. |
| AMALİKA: | Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim. |
| ANGLİKAN: | İngiliz kilisesine bağlı kimse.(Anglikan Kilisesine Cevap:Bir zaman bî-aman İslâmın düşmanı, siyâsi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde, hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elimde pek şematetkârane bir istifhamiyle dört şey sordu bizden. Altıyüz kelime istedi. Şemâtetine karşı yüzüne "Tuh!" demek, desisesine karşı; küsmekle sükut etmek, inkârına karşı da; tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var:O dedi birincide: "Muhammed (A.S.M.) dini nedir?" Dedim: İşte Kur'andır. Erkân-ı sitte-i İman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'ân.Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?" Dedim: Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dâir şâhidim: $Der üçüncüsünde: "Mezâhim-i hâzıra nasıl tedavi eder?" Derim: Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: $ da. $Der dördüncüsünde: "İhtilâl-i beşere ne nazarla bakıyor?" Derim: Sa'y, aslı esasdır. Servet-i insaniye, zâlimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde. Buna dair şahidim: $ |
| AYN-ÜL LİKA: | İstenilen kavuşma ve sevilenin tâ kendisi. |
| BED-LİKA: | f. Çirkin yüzlü, kötü yüzlü. |
| HALİKA: | (C.: Halayık) Tabiat, mahlukât. |
| HAZANLİKA: | f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü. |
| HURLİKA: | f. Çok güzel, huri yüzlü. |
| LİKA-YI ÂFÂK: | Sema. Gökyüzü. |
| LİKAF: | Semer, palan. |
| LİKAH: | (Lükuh. C.) Süt veren dişi develer. |
| LİKAM: | f. Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin. |
| LİKAT: | Tarlada kalan başakları toplama. * Hizada olma. |
| LİKAULLAH: | Allah'a kavuşmak. * Kıyamet günü, Cennet'te Allah'ı görmek. |
| MALİKANE: | f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. |
| MEHLİKA: | f. Güzel. Ay yüzlü. |
| MELÎKÂNE: | f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı. |
| MİN-EL MÜHLİKAT: | Helâk edenlerden. Mühlik olanlardan. |
| MÜHLİKÂT: | (Mühlik. C.) Kötü ve günah olan işler. * Helâk edenler. Hayrı ve sevabı bozan fenâ hareketler. |
| MÜHLİKÂT-I SEB'A: | Yedi büyük ve helâk eden amel. Yedi büyük günah. (Bak: Kebâir - Mubikat) |
| MÜNGALİKA: | Kapalı, mesdud. * Kilitli. |
| MÜTEALLİKAT: | Yakın olanlar, müteallik olanlar. Akraba. * Gr: Bir cümlenin mânasını açıklayan, tamamlayan kelimeler. |
| MÜTEHÂLİKÂNE: | f. Acelecilikle, çabuklukla. |
| MÜTESALLİKA: | Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar. |
| PALİKANE: | f. Büyük han kapılarının ortasındaki küçük kapı. |
| PALİKARYA: | Mc: Kabadayı, yiğit, cesur. * Rum gençleri. |
| SÂLİKÂN: | (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler. |
| SELİKA: | Güzel söz söyleme ve yazma istidadı. |
| SELİKA: | Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat. |
| SİYAHLİKA: | f. Kara yüzlü. |
| TA'LİKAT: | Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. * Bediüzzaman Hazretlerinin İlm-i Mantık üzerine te'lif ettiği bir eserinin ismi. |
| VELİKA: | Yağla unu karıştırarak yapılan yemek. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| LİKA-YI ÂFÂK : | Sema. Gökyüzü. |
| LÎK : | f. Lâkin, amma, ancak, fakat. |
| Lİ : | Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, "için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden" gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine göre muhtelif isimler alır. Lâm-üt-tahsis ve temellük gibi. |