Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| Lİ: | Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, "için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden" gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine göre muhtelif isimler alır. Lâm-üt-tahsis ve temellük gibi. |
| LİAB: | (Bak: Lüâb) |
| LİAM: | (Leim. C.) Alçak, aşağılık ve zelil kimseler. Pinti ve cimri insanlar. |
| LİAME: | (C.: Liem-Lüum) Kadın gömleği. |
| LİAN: | Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi. Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab okumak suretiyle olan yeminleri. Buna: Mülâene, telâun, iltiân da denir. |
| Lİ-AYNİHÎ: | Kendisi ile bir. Aynı ile. Allah tarafından emrolunan bir şeydeki güzellik, ya li-aynihi bir hüsündür veya li-gayrihi bir hüsündür. Ya kendi zatındaki bir güzellikten dolayı hasendir veya başkasında sabit bir güzellikten dolayı bir hasendir. Meselâ: Biz iman ile me'muruz. İmandaki hüsn, bir hüsn-ü zâtidir. Bu hüsün başkasından alınmış değildir. Öyle ise iman bizâtihi hasen olan bir durumdur. Biz cihad ile de me'muruz. Cihad hadd-i zatında insanları tazib, beldeleri tahribe sebeb olacağı için li-zatihi güzel değildir. Belki dini ihyaya, İslâm yurdunu muhafazaya vesile olduğu için güzeldir. Binaenaleyh cihad li-aynihi değil, li-gayrihi güzeldir, hasen'dir. (Ist.Fık.K.) |
| Lİ-AYNİHÎ HARAM: | Fık: Aslında herkes için haram olan şey. |
| LİBA': | Hayvan doğurduktan sonra gelen süt. Avuz (Ağuz) |
| LİBAB: | (Lebib. C.) Akıllılar, zeki kimseler. |
| LİBAÇE: | f. Elbise, libâs. |
| LİBAN: | Kadın sütü, insan sütü. Süt emzirme. |
| LİBAS: | Giyilecek şey. Elbise. Karı ve koca. Mc: İctima'. Şübhe kabul eden söz. |
| LİBAS-I FERSUDE: | Eskimiş elbise. |
| LİBAS-I TAKVA: | Takva elbisesi. Sâlih ameller. |
| LİBD: | (C.: Lübud) Yün. Keçe. |
| LİB'E: | (C: Libâ) Ağuz denilen koyu süt. (Her dişi davar doğurduğunda önce olur.) |
| LİBERAL: | Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya'daki dinsiz sosyalistliğin zıddı. (Bak: Sosyalizm) |
| LİBS: | Kâbe-i Muazzama'ya örtülen örtü. |
| LİBSE: | Elbise giyme. Giyiş. |
| LİCAC: | İnat ve düşmanlığı devam ettirme. Hasımlığı sürdürme. |
| LİCAF: | Kapının üst eşiği. |
| LİCAM: | (Ligâm) f. Dizgin. Gem. |
| LİDAD: | Husumet etme. Dâvacı olma. |
| LİDAM: | Eski elbiseye yapılan yama. |
| LİDER: | Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı. |
| Lİ-EB: | Baba bir (kardeşler). |
| Lİ-EBEVEYN: | Ana ve babaları bir olan kardeşler. |
| Lİ-ECLİ: | ...için, meram ve maksadı ile. |
| Lİ-ECLİLLAH: | Allah için, Allah rızası için. Allah rızası dairesinde. |
| Lİ-ECL-İT-TAHSİL: | Okumak için, tahsil yapmak için. |
| LİF: | Hurma çöpü. |
| LİFA': | Örtünecek nesne. Yorgan. |
| LİFAFE: | (C.: Lefâif) Sargı. Kefen. Ölünün sarıldığı bez katlarının herbiri. Bazı çiçeklerin etrafını çeviren değişik yapraklar. |
| LİFAM: | Eskiden kadınların burun örtüsü. |
| LİFF: | (C: Elfâf) Sıklığından yanındaki ağaca girmiş ve dolaşmış olan ağaç. |
| LİFT: | Şalgam. Parça, bölük. |
| LİGAM: | f. Dizgin, gem. |
| LİGAT: | Ses, sedâ. |
| LİGAYRİHÎ HARAM: | Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi. |
| LİHA: | (Lihye. C.) Lihyeler, sakallar. |
| LİHA': | (Lehât. C.) Küçük diller. |
| LİHA: | Ağaç kabuğu, kışr. Çekişmek, niza edişmek, kavga etmek. |
| LİHAF: | (C.: Lühuf) Örtünecek ve sarınılacak şey. Yorgan. Sargı. Kabuk, zar. |
| LİHAF: | (Lahfe. C.) Yumuşak beyaz taşlar. Yufka kaymak. |
| LİHAK: | Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma. |
| LİHAM: | Lehimleme. Lehim. (Lahm. C.) Etler. |
| LİHAT (LEHÂT): | (C: Lehâ-Lehevât-Leheyât-Lihâ') Boğaz ağzında olan dilcik. |
| LİHAZ: | Düşünme, mülâhaza etme. Riâyet etme, uyma. Söylenen sözü kabul edip yerine getirme. |
| LİHAZA: | Bundan dolayı, buna binaen, bunun için. |
| LİHEVÎ: | Lihye ile alâkalı. Sakala ait, sakalla alâkalı. |
| İçerisinde 'Lİ' geçenler | |
| ABLİSE: | f. Tarlaya tohum atan, ekinci. |
| ACALİT: | Yoğurt. |
| ACULİYET: | Acelecilik. Sabırsızlık. |
| ÂDÂB-I MİLLİYE: | Millete ait edep ve terbiyeler. |
| ADEM-İ MES'ULİYET: | Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk. |
| ADLÎ: | Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası. |
| ADLİYE: | Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.) |
| ADRENALİN: | Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır. |
| ADULÎ: | Gemici, mellah. |
| AFİLÛN (AFİLÎN): | (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler. |
| AFŞELİL: | Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın. |
| AGALİŞ: | f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma. |
| AHALİ: | (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar. |
| AHİLİK: | Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi. |
| AHKÂM-I ADLİYE: | Adaletle alâkalı hükümler, emirler. * Adliye nezaretinin eski ismi. |
| AHKÂM-I FER'İYYE VE AHKÂM-I ASLİYYE: | (Bak: Şeriat) |
| AH-LİÜMM: | Baba ayrı, ana bir kardeş. |
| AHLİYA: | (Hali. C.) Boş şeyler. |
| AKALİD: | Yoğurt. |
| AKALİM: | (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri. |
| AKALİT: | Yoğurt. |
| AKALL-İ KALİL: | En az. Azın azı. |
| AKALLİYET: | (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar. |
| AKD-İ MECLİS: | Konuşmak için toplanma, meclis kurma. |
| AKL-I BÂLİĞ: | Yetişmiş genç. Erginlik hâli. Onbeşini doldurmuş genç. |
| AKL-I KÜLLÎ: | Kâinatta görülen umumi ahenk. Her şeyi kavrayan akıl. |
| AKL-I SELİM: | (Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce. |
| AKLÎ: | Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik. |
| AKLİYYAT: | Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler. (Bak: Mücerredât, Ma'kulat)(Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulum-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanlarıaklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtelâ olur. M.N.) |
| AKLİYYE: | Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları. |
| AKLİYYUN: | (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kısım, insan aklının her meseleyi çözebileceğini iddia ederler. Allah'a ve vahye inanan ikinci kısım ise, Allah'a, ruha, âhiret gününe, kitap ve peygambere inanmanın makul olduğunu, dinde akla uymayan bir tarafın bulunmadığını isbat etmek isterler. |
| AKTÜALİTE: | Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler. |
| A'LÂ-YI İLLİYYÎN: | Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.(Bak o zat öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki: İnsanı ve bütün mahlukatı, esfel-i safilin olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvi vazifeye, mektubât-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor. M.N.) |
| ALÂ-KAVLİN: | Bir kavle göre. Bir rivâyete nazaran. |
| ALÂ-KÜLLİHAL: | İster istemez. Olduğu kadar. Her halde.(Ey insan düşün! Sen alâ küllihal öleceksin. L.) |
| ALÂM-I ELİME: | Çok acı ve acıklı elemler. |
| A'LÂ-YI İLLİYYÎN: | (Bak: A'lâ) |
| ÂLEM-İ SÜFLÎ: | Süflilerin âlemi. Dünyâ âlemi. Âlem-i şehadet, âlem-i nâsut. (Bak: Nâsut)(Şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azim bir şecere mânasında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflinin: Anasır, dalları; nebatat ve eşcar, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni-i zülcelâl'in, ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîm'dir. S.) |
| ALETTEVALİ: | Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya. |
| ÂLİ: | Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan. |
| ALİ: | Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib. |
| ALİYY-ÜL MURTAZA (R.A.): | Esedullah, Aliyy-ibni Ebi Talib, Ebutturâb, İmâm-ı Ali isimleri ile de anılır.Hz. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicretten yirmiüç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü daha on yaşında iken imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübârek ismi söylendiğinde, Kerremallâhü Veche diye tâzim edilir. Bütün gazâlarda, din muharebelerinde çok kahramanlık ve fedâkârlığından dolayı "Esedullâh: Allah'ın aslanı" nâmını da almıştır. Aşere-i Mübeşşeredendir. Ayetle medhedilmiştir. Kendinden evvelki üç Halife-i kirâma (R.A.) seve seve biat etmiş, onlara Şeyh-ül İslâm gibi hizmetlerine iştirak etmiştir. Evliyânın reisidir. Hicretin kırkıncı yılında şehid edilmiştir. (R.A.) Bu vesile ile onunla alâkalı bir dersten kısa ve mühim bir kısmı yazıyoruz:(... Hem nakl-i sahih-i kat'î ile İmam-ı Ali'ye demiş: "Sende Hazret-i İsa (A.S.) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi ifrat-ı muhabbet; diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ'ya Nasrâni, muhabbetinden hadd-i meşrudan tecavüz ile hâşâ ibnullâh dediler. Yahudi, adâvetinden tecâvüz ettiler, nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da bir kısım, hadd-i meşru'dan tecavüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir." $ demiş, bir kısmı senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da Havâricdir ve Emevîlerin bir kısım müfrit taraftarlarıdır ki, onlara Nâsibe denilir.Eğer denilse: Al-i Beyte muhabbeti Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş, o muhabbet Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü, ehl-i muhabbet bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar, hususan Rafiziler, o muhabbetten istifâde etmiyorlar? Belki işâret-i nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar?"Elcevab: Muhabbet iki kısımdır: Biri; mânâ-yı harfiyle, yani Resul-ü Ekrem Aleyhhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak namına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Al-i Beyti (R.A.) sevmektir. Şu muhabbet Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakkın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşru'dur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktizâ etmez.İkincisi: Manâ-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini; ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünür; sever. Hatta Allah'ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın muhabbetine ve Cenab-ı Hakkın muhabbetine sebebiyyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.İşte işâret-i Nebeviyye ile Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler ve o menfi muhabbet sebeb-i hasarettir. M.) |
| ÂLÎ: | Yemin eden, Yemin edici |
| ÂLİ BAHT: | f. Talihli, şanslı, bahtlı. |
| ÂLİC: | İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve. |
| ÂLİCAH: | (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan. |
| ÂLİ-CENAB: | f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat. |
| ÂLİ-D-DERECAT: | Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.ALİF : Yem torbası. |
| ÂLİ-FITRAT: | Yüksek fıtratta olan. |
| ÂLİH: | Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| LİAB : | (Bak: Lüâb) |