Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| LAHÎ: | Oyuncu. Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan. |
| LAHİ: | (Bak: Lahâ') |
| LAHİB: | Açık yol. |
| LAHİF: | Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş. |
| LAHİK: | Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. İlâve olan, eklenen. Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık) |
| LAHİKE: | (C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka) |
| LAHÎM: | Semiz, etli, şişman. |
| LAHİM: | Et yediren. Devamlı olarak et yiyen. |
| LAHİME: | Et yiyen hayvan. |
| LAHİN: | Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan. |
| LAHİS: | Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek. |
| LAHÎS: | Örülmüş. Dizilmiş. |
| LAHÎS: | Dar nesne. |
| LAHİYANE TA'ZİB: | f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek. |
| LAHİZ: | f. Sel suyu. |
| LAHÎZ: | Benzer, misil, nazir. |
| İçerisinde 'LAHÎ' geçenler | |
| ADÂLET-İ İLÂHİYE: | Allah'ın adaleti. |
| ADEM-İ SALÂHİYET: | Salâhiyetsizlik, yetkisizlik. |
| AVN-I İLÂHÎ: | Cenab-ı Hakk'ın yardımı. |
| BÂLÂHİMMET: | f. Himmeti fazla olan kimse. |
| BİLLAHİ: | Allah'a, Allah'tan. * (Yemin) maksadı ile söylenir. |
| CELAHİZ: | Kaba, ağır. |
| CİLAHİK: | Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne. |
| DİLAHİS: | Leşker, asker. Çeri başı. |
| DİLHAS (DÜLÂHİS): | Arslan. Çeri kimse. |
| DİVAN-I İLÂHÎ: | Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü. |
| EMR-İ İLAHÎ: | Allah'ın emri. Mc: Ölüm.(Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâisi, emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiyye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmiyerek verilen semereler, ubudiyete münafi olmaz. Belki zaifler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit fâideler ve menfaatlar, o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamıyanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve fâidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o fâidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O fâideleri göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki, o fâideler o evrâdların illeti olamaz; ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için, zaif insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O fâideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve selef-i salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder. M.N.) |
| ESMA-İ İLÂHİYE: | Allah'ın isimleri.(Herşeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikatı, esma-i İlâhiyeye istinad eder. Her bir şeyin hakikatı, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakiki fenn-i hikmet, "Hakîm" ismine ve hakikatlı fenn-i tıb "Şafi" ismine ve fenn-i hendese, "Mukaddir' ismine ve hâkezâ.. Herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemalât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatları, esma-i İlâhiyeye istinad der. Hattâ muhakkıkin-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakiki hakaik-i eşyâ, esma-i İlâhiyedir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. Hattâ birtek zihayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esma-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir. S.) |
| FERMAN-I İLÂHÎ: | Allah'ın fermanı. |
| FITRAT-I İLÂHİYE: | San'at-ı Rabbaniye ve kudret-i İlâhiyenin dâima değişen bir defteri olan ve yanlış olarak "Tabiat" namı verilen Cenab-ı Hak'ın fıtrat kanunları ve mahlukatın yaradılışı. |
| GAZAB-I İLAHÎ: | Allah'ın gazabı. Belâ, musibet. |
| HALAHİL: | (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır. |
| HELAHİL: | (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu. |
| HELAHİL-RİZ: | f. Öldürücü zehir saçan. |
| HİKMET-İ İLÂHİYE: | Allah'ın hikmeti. Mahlûkatın yaratılışında Allah'ın gayeleri. |
| İCAZET-İ LÂHİKA: | Bir kimsenin önce izni olmadığı halde, yapıldıktan sonra bir şeyi tasdik edip kabul etmesi. |
| İLAHÎ: | Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik. * Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir). * Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler. |
| İLAHİYAT: | Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler. |
| İLAHİYYUN: | İlâhiyatçılar. * Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar. (Bak: Feylesof) |
| İND-İ İLÂHÎ: | Allah'ın indinde. Allah'ın nazarında. |
| İRADE-İ İLÂHİYE: | Külli irade. Allah'ın emri ve isteği. |
| ISLAHÎ: | (Islahiyye) Islah etmeye ve düzeltmeğe dair. Düzeltme ile alâkalı. |
| ISTILAHÎ: | Istılaha dair. Istılaha âid ve müteallik. |
| KADER-İ İLÂHÎ: | Allah'ın takdiri. |
| KAVANİN-İ İLÂHİYE: | İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat) |
| KUDRET-İ İLÂHİYE: | Allah'ın kudreti.(Cenab-ı Hakk'ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyâsı gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle müvazene edilemez; Arş-ı Azama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenab-ı Hak; kâinatta vaz'ettiği yüksek mizan gibi, hurdebinî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz'etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden câzibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan kudretçe; büyük, küçük birdir.Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyadardır. İ.İ.) |
| LAHİB: | Açık yol. |
| LAHİF: | Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş. |
| LAHİK: | Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. * İlâve olan, eklenen. * Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık) |
| LAHİKE: | (C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka) |
| LAHÎM: | Semiz, etli, şişman. |
| LAHİM: | Et yediren. * Devamlı olarak et yiyen. |
| LAHİME: | Et yiyen hayvan. |
| LAHİN: | Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan. |
| LAHİS: | Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek. |
| LAHÎS: | Örülmüş. Dizilmiş. |
| LAHÎS: | Dar nesne. |
| LAHİYANE TA'ZİB: | f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek. |
| LAHİZ: | f. Sel suyu. |
| LAHÎZ: | Benzer, misil, nazir. |
| LA'NETULLAHİ ALEYH: | Allah'ın lâneti onun üzerine olsun. |
| LİLLAHİ: | Allah için. Allah yoluna. Allah aşkına. |
| LİLLÂHİ-L HAMD: | Ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, cümlesi Allaha mahsustur, ona gider, ona âittir. (Bak: Hamd) |
| MAGFİRET-İ İLÂHİYE: | Allah'ın mağfireti, affetmesi. |
| MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ: | Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş. |
| MARZÎ-İ İLÂHÎ: | Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| LAHİB : | Açık yol. |
| LAH' : | (Gövde) sülpük ve sarkık olmak. |
| LÂ : | Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ "Şeref edeb iledir, neseb ile değildir" sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kid eder. |