Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| LALE: | Lâle denen meşhur çiçek. Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka. İncir koparmak için ucu çatallı değnek. |
| LALEFAM: | f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen. |
| LALEGUN: | f. Lâle renkli. Pembe. |
| LALEHADD: | f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan. |
| LALEK: | (Lâlekâ) f. Taç. Papuç, ayakkabı. Horoz ibiği. |
| LALERENK: | f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe. |
| LALERUH: | f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan. |
| LALERUHSAR: | f. Lâle yanaklı, al yanaklı. |
| LALESAR: | f. Lâlelik. Lâlebahçesi. Sığırcık kuşu. |
| LALEVEŞ: | f. Lâleye benziyen. Lâle gibi. |
| LALEZAR: | f. Lâle bahçesi. Lâlelik. |
| LALEVEŞ: | f. Lâleye benziyen. Lâle gibi. |
| İçerisinde 'LALE' geçenler | |
| BÜLÂLET: | Islaklık, nemlilik, yaşlık. |
| CELALEDDİN-İ HARZEMŞAH: | (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defalar mağlub etmiştir. Kendisine pederinden şehzadelikten başka bir şey kalmadığı halde Harzem'de, Hind'de, Irak'ta, Azerbeycan'da dört devletin meydana gelmesine muvaffak oldu. Küçük küçük kuvvetlerle üç milyon askere sâhib Tatar devletine karşı yirmiden ziyade zafer kazandı. Moğol taarruzlarından birisinde bir dağa çekildiği sırada bir çapulcu taifesi tarafından sırtından hançerlenerek şehid edildi. (R. Aleyh)(Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken vüzerâsı ve etbaı ona demişler: "Sen muzaffer olacaksın; Cenab-ı Hak seni galip edecek." O demiş: "Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam, muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir." İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur. M.N.) |
| CELALEDDİN-İ SÜYÛTÎ: | (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celaleddin Muhammed bin Ahmed Mısrî'nin, İsrâ Sûresine kadar yaptığı (Hi: 864'de vefat edince yarıda bıraktığı) tefsiri tamamlamıştır ve Celaleyn Tefsiri denmiştir. |
| CELLALE: | Necaset yiyen sığır. |
| CÜLALE: | Büyük dişi deve. |
| DALALET: | İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.) |
| DALALETPİŞE: | Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden. |
| DELALET: | Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret. |
| DELALET-İ SELÂSE: | Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi; zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile; zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder. |
| DELALET-İ ZÂTİYE: | Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik. |
| DEVR-İ LÂLE: | Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı. |
| DİLALET: | Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe. |
| EHL-İ DALÂLET: | Dalâlette olanlar. |
| GILALE: | (C: Galâyil) Zırh altına giyilen kısa gömlek. * Küçük kaftan zıbını. |
| HALALE: | Kadın eş. Halile, zevce. |
| HİLÂLE: | Ay ağılı, hâle. |
| HİLALET: | Samimi dostluk. |
| HULALET: | Samimi dostluk arkadaşlık. |
| HÜSN-Ü DELÂLET: | Hayırlı. İyi bir başlangıca delâlet. |
| İCLALEN: | Büyük sayarak, saygı ve hürmet göstererek. |
| İSTİDLALEN: | İstidlal suretiyle, delil ile. |
| İSTİĞLALEN: | Gayrimenkulü rehine koymak suretiyle. |
| KAT'Î DELALET: | şüphesiz, kat'i delil. |
| KAT'İYY-ÜD DELALE: | Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu. |
| KELÂLET: | Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan. |
| KELUL (KELÂL-KELÂLE): | Kütelip kesmez olmak. * Göz nuru zayıf olmak. * Çocuğu ve anası olmayan şahıs. |
| KÜLALE: | f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle. |
| LALEFAM: | f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen. |
| LALEGUN: | f. Lâle renkli. Pembe. |
| LALEHADD: | f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan. |
| LALEK: | (Lâlekâ) f. Taç. * Papuç, ayakkabı. * Horoz ibiği. |
| LALERENK: | f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe. |
| LALERUH: | f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan. |
| LALERUHSAR: | f. Lâle yanaklı, al yanaklı. |
| LALESAR: | f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu. |
| LALEVEŞ: | f. Lâleye benziyen. Lâle gibi. |
| LALEZAR: | f. Lâle bahçesi. Lâlelik. |
| LALEVEŞ: | f. Lâleye benziyen. Lâle gibi. |
| MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ: | Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır. |
| SAHN-İ LÂLE-ZÂR: | Lâle bahçesinin ortası. |
| SELALE: | Çanak içinde yalanan nesne. |
| SÜLALE: | Soy, sop. Bir kimsenin soyu. |
| SÜLALE-İ TÂHİRE: | Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu. |
| SÜLALE: | Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı. |
| ŞELALE: | Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması. |
| TELALE: | Dalâlet. |
| ULALE: | Süt bakiyyesi. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı. |
| ZELALET: | Alçaklık, hakirlik, horluk. Zillet. |
| ZILALE: | Gölgelik. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| LALEFAM : | f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen. |
| LÂL : | f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen. |
| LÂ : | Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ "Şeref edeb iledir, neseb ile değildir" sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kid eder. |