Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı
| A | B | C | Ç | D | E | F | G | H | I | İ | J | K | L | M | N | O | Ö | P | R | S | Ş | T | U | Ü | V | Y | Z |
| Kelime | Anlam |
|---|---|
| LAZ: | Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim. Bu kavimden olan kimse. |
| LAZA: | Ateş. Alev. Cehennem'in altıncı katı. |
| LÂZÂLE: | (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. Olsun! |
| LÂZÂLE ÂLİYEN: | Yüce ve âli olsun. |
| LÂZEVAL: | Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz. |
| LÂZIK: | Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan. |
| LÂZIM: | Lüzumlu, gerekli. Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey. Gr: Müteaddi olmayan. |
| LÂZIM FİİL (FİİL-İ LÂZIM): | Fâilin zâtında kalan fiil. (Geldi, gitti, güldü gibi) |
| LÂZIM-I BEYYİN: | Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi... |
| LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK: | Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu. |
| LÂZIM-I MELZUM: | Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan. |
| LÂZIM-I ZATÎ: | Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet. |
| LÂZIM-AMED: | f. Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi. |
| LÂZIM-ÂMED ÇÂR-ÇİZ: | Dört şey lâzım geldi. |
| LAZÎ: | (Bak: Lazâ) |
| LAZİB: | Sâbit olan, yapışan. |
| LAZİSTAN: | Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad. |
| LAZLAZ: | Yol gösterici, kılavuz. |
| LAZLAZA: | Yılanın deprenmesi. |
| LAZUK: | Yaraya yapışıp onulmayınca kopmayan devâ. |
| LAZUK: | Yapışkan nesne. Yapışkan balçık. |
| LAZZ: | Devamlı yağan yağmur. Men'etmek, engel olmak. |
| İçerisinde 'LAZ' geçenler | |
| ABDULAZİZ: | 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir. |
| AGLAZ: | (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler. |
| ALAZ: | Alev. |
| BİLAZ: | Kaçkın kimse. * Yemeği doyana kadar yiyen. * Kısa boylu adam. |
| CELAZE: | Sazların perdeleri. |
| CİLAZ: | Kamçının ucuna bağlanan kayış. |
| CİLAZ: | Toz, gubâr. |
| CÜLAZÎ: | Kocaman ve kuvvetli. İriyarı. * Hâdim, hademe, hizmetkâr. * Kilise veya manastır uşağı. * Papaz veya keşiş. |
| FELLAZ: | Bostancı. |
| GILAZ: | Yoğunluk, koyuluk. |
| GILAZ: | (Galiz. C.) Şedid. Sert. Kalın ve kaba şeyler. |
| GULAZ: | Kalın, kaba. |
| İBTİLAZ: | Alma. |
| İFADAT-I LÂZİME: | Gerekli ifadeler. |
| İFTİLAZ: | Kesmek, kat'. * Bir kimsenin bir parça malını almak. |
| İGLAZ: | (Galiz. den) Kaba ve fenâ söyleme. |
| İGLAZAT: | (İglaz. C.) Kaba ve galiz söyleme. |
| İSTİGLAZ: | Bir şeyi galiz saymak, galiz bilmek. * Satın almaktan vazgeçmek. |
| KİLAZ: | Bodur, tıknaz kimse. |
| LAZA: | Ateş. Alev. * Cehennem'in altıncı katı. |
| LÂZÂLE: | (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. * Olsun! |
| LÂZÂLE ÂLİYEN: | Yüce ve âli olsun. |
| LÂZEVAL: | Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz. |
| LÂZIK: | Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan. |
| LÂZIM: | Lüzumlu, gerekli. * Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey. * Gr: Müteaddi olmayan. |
| LÂZIM FİİL (FİİL-İ LÂZIM): | Fâilin zâtında kalan fiil. (Geldi, gitti, güldü gibi) |
| LÂZIM-I BEYYİN: | Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi... |
| LÂZIM-I GAYR-I MÜFARIK: | Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu. |
| LÂZIM-I MELZUM: | Biri birisinden aslâ ayrılmaz, birisi olunca diğerinin de olması şart olan. |
| LÂZIM-I ZATÎ: | Kendisine ait icab eden hal. Kendisine has vaziyet. |
| LÂZIM-AMED: | f. Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi. |
| LÂZIM-ÂMED ÇÂR-ÇİZ: | Dört şey lâzım geldi. |
| LAZÎ: | (Bak: Lazâ) |
| LAZİB: | Sâbit olan, yapışan. |
| LAZİSTAN: | Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad. |
| LAZLAZ: | Yol gösterici, kılavuz. |
| LAZLAZA: | Yılanın deprenmesi. |
| LAZUK: | Yaraya yapışıp onulmayınca kopmayan devâ. |
| LAZUK: | Yapışkan nesne. * Yapışkan balçık. |
| LAZZ: | Devamlı yağan yağmur. * Men'etmek, engel olmak. |
| LEZLAZ: | Kurt. (Canavar) |
| MALAZ: | Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla. |
| MELAZ: | Sığınılacak yer. Melce'. |
| MELAZE: | f. Küçük dil. |
| MELAZE: | Badem ağaçları olan yer. |
| MELAZİB: | (Milzâb. C.) Çok tamahkâr ve cimri olanlar. |
| MELAZZ: | Yalancı, kezzab. (Melzuz. C.) Leziz nesneler, lezzetli şeyler. |
| MİKYAS-I ZELAZİL: | Yer sarsıntısının şiddet ve yönünü gösteren âletler. |
| MUGALAZA: | Düşmanlık, husumet, adâvet. |
| MÜLAZEME: | Lüzumlu. Gerekli. Ayrılmaz. Lâzım. |
| Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar | |
| LAZA : | Ateş. Alev. * Cehennem'in altıncı katı. |
| LÂ : | Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. "Yoktur, değildir" gibi. Mâzi fiilinin evvelinde bulunan Lâ, duâiye olur. Lâ zâle sıhhatehu: "Sıhhati zâil olmasın" sözündeki gibi. * Harf-i atıf da olur. Ve mâba'dını makabline nefyen rabt eder ve irabı da ona tâbi kılar. $ "Şeref edeb iledir, neseb ile değildir" sözündeki gibi. * Vav edatıyla beraber olursa, atıf edatı vav olur, lâ da nefyi te'kid eder. |