Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
LEV: Gr: (Şart edâtı) Dahâ ziyade, olsa bile (manâsına gelir.) "İnne" gibi mâzi mânâsını muzariye çevirmeyip aksine muzâriyi de mâziye çevirir. Temenni edâtı ve vasıl edâtı olur. Meselâ : Lev-câe Aliyyun leraeytühu: Ali gelse idi, elbette görürdüm.
LEV': Yanma.
Yakma.
LEV'-İ GARÂM: Aşk ile, sevgi ile yanma.
LEV'A: (C.: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.
LEV'A-İ KALB: İç yanıklığı, gönül acısı.
LEVA: Bulgar parası.
LEVAHIK: (Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
LEVAİC: (Lâice. C.) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.
LEVAİH: (Levâyih) (Lâyiha. C.) Lâyihalar.
LEVAİM: (Lâime. C.) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.
LEVAMİ': (Lâmia. C.) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.
LEVAZIM: İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde.
Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi tabirdir.
LEVAZIMAT: (Levazım. C.) Lüzumlu maddeler.
LEVBAN: Siyah taşlı yer.
LEVC: Ağız içinde lokma veya başka bir şeyi döndürüp çevirme.
LEVCA': Hâcet, ihtiyaç.
LEVEAT: (Lev'a. C.) Sevgiden ve mecazî aşktan gelen iç yanıklıkları. Yürekten gelen acılar.
LEVEND: (Levent) f. Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker.
Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse.
LEVENDÂN: (Levend. C.) f. Leventler, askerler.
LEVENDÂNE: f. Leventçesine, hızla, süratle.
LEVG: Ağızda bir cismi çiğneyip sonra dışarı tükürmek.
Yalamak.
LEVH: Görünen ibretli manzara.
Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.
Seyredilen yerin çizili sureti.
Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
Şimşek çakmak.
Susamak.
Zâhir olmak.
Çalıp almak.
LEVH-İ HÂTIR: Hâfıza.
LEVH-İ KAZÂ VE KADER: Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LEVH-İ MAHFUZ: Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
LEVH-İ MAHV: Mahvolma levhası, bir şeyin harab oluşu ve yıkılışını gösteren manzara.
LEVH-İ MAHV VE İSBAT: Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz. Bu hale mahv diyoruz. Kudret-i İlâhî ile tekrar aynı eski hale gelmesi, havanın yağmurlu, bulutlu, şimşekli manzarasına dönmesi keyfiyyetine de İsbât diyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın tekrar mahlukatı dirilteceğine bir işâret olarak bu vaziyete de İsbat deniyor, Cenab-ı Hak levhayı yazıyor, bozuyor.(...Hem zihayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi, âdetâ bir hikmete binâen "levh-i mahv ve isbat" ve yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, Senin faaliyyet-i kudretine işâret ve Senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zihayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri, kelimeleriyle, Senin vüs'at-ı rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder!... Ş.)
LEVHA: Üzerinde yazı veya resim bulunan, duvara asılacak kâğıt.
Bir sayfanın üzerindeki kalın yazı.
LEVİD: f. Çok büyük tencere. Kazan.
LEVÎSE: Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.
LEVİYYE: Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.
LEVK: Çiğnemek.
LEVKA: Ceviz ağacı.
LEVLAKE: Eğer sen olmasaydın (meâlindedir).( $ beyanında "Bu hitab zâhiren Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'a müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevilhayata râcidir." fıkrası, ta'dile muhtaçtır. Çünkü: Küllî hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem ism-i âzamın tecelli-i âzamının mazharı ve bütün ziruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitab, doğrudan doğruya ona bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder. R.N.)
LEVLEB: Makara deliğine soktukları ip.
LEVM: Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.
LEVMA: (C.: Levâyim) Azarlama.
LEVME: Kınanmaya ve çekiştirilmeğe sebep olacak şey.
LEVN: Renk, boya. Sıfat, nev', çeşit, tür. Bir şeyi diğerinden ayıran alâmet.
LEVS: Pislik, murdarlık. Kir.
Zor. Kuvvet.
Tam olmayan, zayıf beyyine.
Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
Deprenmek.
Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
Cerâhet, yara.
LEVS-İ FÂNİ: Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.
LEVS-ÜL KATL: Birisini katletmekle müttehem olan şahısta, katlin nişânesi veyahut maktul ile aralarında zâhir bir düşmanlık bulunması gibi alâmet ve karineler.
LEVSİYYÂT: Kirli ve pis şeyler.
LEVS: Kapı aralığından veya örtü ve perde kenarından bir nesneyi görmek.
LEVŞEB: Kurt, zi'b.
LEVT: Gizlemek, saklamak.
Sorduklarını değil de başkasını haber vermek.
LEVT: Yapışmak.
Varmak, ulaşmak.
LEVV (LÜVV): "Mürr" dedikleri acı Yemen zamkı.
LEVVAH: Yakıcı ve bozucu.
LEVVAM: (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.
İçerisinde 'LEV' geçenler
AİLEVÎ: Aile ile ilgili.
AKS-İ MÜLEVVEN: Renkli akis.
ALEV: Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
ALEV-GİR: f. Alevlenmiş.
ALEV-HİZ: f. Parlayan, alevlenen.
ALEVÎ: Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
ALEV-KEŞ: f. Alevden fırlayan.
ALEV-RİZ: f. Alevlenen, alev saçan.
CELEVAT: (Cilve. C.) Cilveler. Hüsn-ü zuhûrlar.
CELEVLA': Mekân ismi.
CİLLEVEZ: İnce kabuklu, uzunca fındık. * Köknar.
EVLEVİYET: Daha öncelik. Başta gelir olmak. Daha beğenilir. Daha münâsip olmak.
FELEVAT: (Felât. C.) Susuz çöller, sahralar.
HALEVAR: f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan.
HALEVAT: (Halâ. C.) Halvetler, boşluklar. * Yalnız bulunulacak yerler.
HİLLEVF: Kocamış, ihtiyarlamış. * Yalancı, hilekâr.
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.): Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)
KILEVB: Kurt, zi'b.
LALEVEŞ: f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
LEV': Yanma. * Yakma.
LEV'-İ GARÂM: Aşk ile, sevgi ile yanma.
LEV'A: (C.: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.
LEV'A-İ KALB: İç yanıklığı, gönül acısı.
LEVA: Bulgar parası.
LEVAHIK: (Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
LEVAİC: (Lâice. C.) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.
LEVAİH: (Levâyih) (Lâyiha. C.) Lâyihalar.
LEVAİM: (Lâime. C.) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.
LEVAMİ': (Lâmia. C.) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.
LEVAZIM: İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde. * Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi tabirdir.
LEVAZIMAT: (Levazım. C.) Lüzumlu maddeler.
LEVBAN: Siyah taşlı yer.
LEVC: Ağız içinde lokma veya başka bir şeyi döndürüp çevirme.
LEVCA': Hâcet, ihtiyaç.
LEVEAT: (Lev'a. C.) Sevgiden ve mecazî aşktan gelen iç yanıklıkları. Yürekten gelen acılar.
LEVEND: (Levent) f. Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. * Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse.
LEVENDÂN: (Levend. C.) f. Leventler, askerler.
LEVENDÂNE: f. Leventçesine, hızla, süratle.
LEVG: Ağızda bir cismi çiğneyip sonra dışarı tükürmek. * Yalamak.
LEVH: Görünen ibretli manzara. * Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük. * Seyredilen yerin çizili sureti. * Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey. * Şimşek çakmak. * Susamak. * Zâhir olmak. * Çalıp almak.
LEVH-İ HÂTIR: Hâfıza.
LEVH-İ KAZÂ VE KADER: Kader ve kazanın levhası, yani: Olmuş ve olacak her bir şeyin ilm-i İlâhîdeki vücudları; yani, ilmen mevcudiyyetleri.(Alem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mevcudatın dahi mânen hayatdar bir vücud-u mânevileri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, levh-i kaza ve kader vasıtası ile o mânevi hayatın eseri, mukadderât nâmı ile görünür, tezahür eder. L.)
LEVH-İ MAHFUZ: Her şeyin hayatının ind-i İlâhîde yazılması. İlm-i İlâhînin bir ünvanı.
LEVH-İ MAHV: Mahvolma levhası, bir şeyin harab oluşu ve yıkılışını gösteren manzara.
LEVH-İ MAHV VE İSBAT: Bir tabirdir. Levh: Görünen ve ibret verici bir vaziyeti ifade eder. Mahv ise; o vaziyetin birden ortadan kalkması, mahvolmasını ifade eder. Gökyüzü bulutlarla kaplı, şimşek çakar, yağmur yağar bir levha halinde iken birden hava açılır, hiç bir şey yokmuş gibi, eski manzarayı mahvolmuş hâlde görürüz. Bu hale mahv diyoruz. Kudret-i İlâhî ile tekrar aynı eski hale gelmesi, havanın yağmurlu, bulutlu, şimşekli manzarasına dönmesi keyfiyyetine de İsbât diyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın tekrar mahlukatı dirilteceğine bir işâret olarak bu vaziyete de İsbat deniyor, Cenab-ı Hak levhayı yazıyor, bozuyor.(...Hem zihayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi, âdetâ bir hikmete binâen "levh-i mahv ve isbat" ve yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası" suretine çevirmekle, Senin faaliyyet-i kudretine işâret ve Senin vücuduna şehadet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zihayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri, kelimeleriyle, Senin vüs'at-ı rahmetine ve geniş şefkatine şehadet eder!... Ş.)
LEVHA: Üzerinde yazı veya resim bulunan, duvara asılacak kâğıt. * Bir sayfanın üzerindeki kalın yazı.
LEVİD: f. Çok büyük tencere. Kazan.
LEVÎSE: Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.
LEVİYYE: Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.
LEVK: Çiğnemek.
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
LEV' : Yanma. * Yakma.
LEAL : İnci.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...