Osmanlıca ve Dini Terimler Lügatı

ABCÇDEFGHIİJKLMNOÖPRSŞTUÜVYZ

KelimeAnlam
MEY: f. şarap, içki. (Bak: şarab)
MEY': Eriyip akma.
MEY'A: (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı.
Atı koşuya alıştırmak.
Erimiş sıvı madde.
Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi.
Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.
MEYADİN: (Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.
MEYADİN-İ HARB: Savaş meydanları. Muhârebe alanları.
MEYAMİN: (Meymenet. C.) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.
MEYAMİN: (Meymun. C.) Bereketliler, uğurlular.
Maymunlar.
MEYAN: (Bak: Miyân)
MEYASİR: (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar.
Zenginlikler, servetler.
MEYASİR: (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler.
MEYASİR: Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)
MEY-AŞAM: f. İçki içen. Şarap içen.
MEYAZİB: Oluklar. Su yolları.
MEYD: Deprenmek. Sallanmak.
Ziyaret etmek.
Hareket etmek.
Kırağı çalmak.
Meyletmek.
Neşv ü nemâ bulmak.
Başı dönüp midesi bulanmak.
MEYDAN: Arsa.
Geniş yer.
Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.
MEYDAN-I HARB: Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı.
MEYDAN-I HAŞİR: Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
MEYDAN-I İMTİHAN-I İNS Ü CÂN: İnsan ve cinlerin imtihan meydanı, yani dünya.
MEYDAN-I MAHŞER: Mahşer meydanı.
MEYDAN DAYAĞI: Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin huzurunda atılırdı. Cezaya çarpılacak talebe yahut asker, meydana getirilerek cezayı icab ettiren kabahatle meydan dayağının tatbiki için verilen karar okunduktan sonra serilen bir battaniye üzerine yüzükoyun yatırılır, başının ucuna ve ayaklarının üstüne kuvvetli birer hademe yahut asker oturtulur, okulun inzibât subayı, asker ise bölüğün subaylarından biri ince kızılcık sopasıyla kaba etlerine vururdu.Bu gibi cezalar, herkes ibret alıp bu suçlar işlenmemesi için herkesin gözü önünde icra edilirdi.
MEYEH: Su, mâ.
MEYELAN: Bir tarafa eğilmiş olma. Ziyâde meyil gösterme. İltizam.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım." Biiznillâh olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.)
MEYEZD: f. Düğün veya işret meclisi.
MEY-FÜRUŞ: f. Şarap satan, meyhâneci, şarapçı.
MEY-GUN: f. Şarap renginde olan, kırmızıya yakın olan.
MEY-GÜSAR: f. İçki arkadaşı. Birlikte içki içen.
MEYH: şefâat etmek.
Vermek.
Avuçta su tutmak.
Sallanarak yürümek.
MEYH: Kuyunun suyunun çok olması.
MEY-HANE: f. İçki satılan ve içilen yer.
MEY-HAR: (Mey-hâre) f. İçki içen, içkici, ayyaş.
MEYHEM: "Hâlin nedir, nasılsın?" mânasına kullanılır.
MEY-HOŞ: f. Ekşimtrak, mayhoş.
MEY-KEŞ: f. İçki içen, şarap içen.
MEYL: Ortadan bir tarafa eğik olmak.
İstek. Yönelme. Arzu.
Sevme, tutulma, âşık olma.
Gönül akışı.
MEYL-İ TAHADDÎ: Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri.
MEYL-ÜT TAHRİB: Bozma ve yıkma isteği, meyli.
MEYL-ÜT TEFEVVUK: Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu. (Bak: Himmet)
MEYL-ÜT TEVESSÜ': Genişleme isteği. Genişleme meyli.
MEYL-ÜT TEZEYYÜD: Tekellüfle sözü uzatma, artırma arzusu.
MEYLA': Otsuz sahra, çöl.
Acele, hızlı, seri.
MEYLA: Çok budaklı ağaç.
MEYLAB: Za'ferân.
MEYLAK: Seri ve aceleci kimse.
MEYLEN: Eğilerek, meylederek. O taraftan olarak.
MEYLETMEK: Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek.
Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek.
MEYLİYAT: Bir tarafa meyleden istekler.
MEYMENE: Sağ kol, sağ taraf.
Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk.
MEYMUM: Denize atılmış olan.
MEYMUN: Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu.
MEYN: (C.: Müyun) Yalan. Yalan söyleme.
İçerisinde 'MEY' geçenler
ÂLEMEYN: İki âlem. Dünya ve âhiret.
AMEYSEL: Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
ASHÂB-I MEYMENE: Dinen ihtiram mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahibleri. Hayırlı kimseler.
ASL-I MEYYİT: Huk: Ölen kimsenin babası, babasının babası ve ilh...
BENÎ ÜMEYYE: Emeviler.
CÜMMEYZ: İncire benzer bir yemişin adı.
DEFN-İ MEYYİT: Ölünün gömülmesi.
DERMEYAN: (Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada.
DERMEYAN ETMEK: Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.
DİRAHT-I MEYVEDÂR: Meyve veren, yemişli ağaç.
EBU HUMEYD: Ayı denilen canavar.
EBU-L MEYMUN: Bal, asel.
FETH-İ MEYYİT: Ölüm sebebini anlamak için cesedin açılarak muâyene edilmesi, otopsi.
GASL-İ MEYYİT: Ölünün yıkanması.
HÂCC-ÜL HAREMEYN: Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden.
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN: Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir.
HAKEMEYN: İki hakem. * Tar: Sıffîn Vak'asında Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye (R.A.) arasında hakem seçilen Amr İbn-ül As ile Ebu Muse-l Eş'arî.
HAREMEYN: İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
HAYY-I MEYYİT: Ölü halinde canlı. * Mc: Hiçbir işe yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan.
HAYYEN MEYYİTEN: Ölü ve diri olarak.
HEMEYAN: Akmak, seyelân etmek.
HODRİ MEYDAN: "Kendine güvenen meydana çıksın!" mânâsında meydan okuma, kafa tutma.
HUMEYYA: şiddet.
HÜMEYRA: Pembecik.
HÜMMEYAT: (Hümmâ. C.) Hastalıktan dolayı vücutta meydana gelen şiddetli hararetler, ateşler. * Sıtmalar. * Nöbetli hastalıklar.
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN: Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara.
İKBAR-I MEYYİT: Ölünün kabre konulması. Mevtanın gömülmesi.
İ'LAMAT-I ŞER'İYE MÜMEYYİZİ: Şeyh-ül İslâm kapısındaki fetvahanenin üç kaleminden biri olan "İlâmat Odası"nın başındaki memurun ünvanı idi. Kadılar tarafından verilen ilâmları tetkik vazifesiyle mükellef olduğu için, bu memuriyete, ulemadan tanınmış olanlar tâyin edilirdi. (O.T.D.S.)
İMAMEYN: İki İmam. * Fık: Ekseriyetle Hanefî kitaplarında "İmameyn" dendiği zaman "İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed" anlaşılır. Bazan da İmam-ı A'zam ile İmam-ı Şâfiî Hz.lerine söylenir.
KUVVE-İ MÜMEYYİZE: İnsanın iç âleminde hissedilenleri birbirinden ayırdetme kudreti. * Hayır ve şerri anlayıp ayıran bir duygu ve kuvvet.
KÜMEYT: Koyu doru at. * Kırmızı şarap.
LÜMEY'A: Küçük pırıltı. Küçük ışıkcık. Parıltıcık.
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ: Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.
MEY': Eriyip akma.
MEY'A: (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı. * Atı koşuya alıştırmak. * Erimiş sıvı madde. * Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi. * Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti.
MEYADİN: (Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar.
MEYADİN-İ HARB: Savaş meydanları. Muhârebe alanları.
MEYAMİN: (Meymenet. C.) Bereketler, mutluluklar, uğurlar.
MEYAMİN: (Meymun. C.) Bereketliler, uğurlular. * Maymunlar.
MEYAN: (Bak: Miyân)
MEYASİR: (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler.
MEYASİR: (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler.
MEYASİR: Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.)
MEY-AŞAM: f. İçki içen. Şarap içen.
MEYAZİB: Oluklar. Su yolları.
MEYD: Deprenmek. Sallanmak. * Ziyaret etmek. * Hareket etmek. * Kırağı çalmak. * Meyletmek. * Neşv ü nemâ bulmak. * Başı dönüp midesi bulanmak.
MEYDAN: Arsa. * Geniş yer. * Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer.
MEYDAN-I HARB: Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı.
MEYDAN-I HAŞİR: Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.)
Ekleri ayıklanarak bulunan sonuçlar
MEY' : Eriyip akma.
MEAB : Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'.
 » Lügat manası içerisinde geçen kısaltmanın anlamını öğrenmek için tıklayın...
Yükleniyor...